| Sakınma |
|
|
|
| Yazar Atilla Aktaş |
| Pazar, 24 Ocak 2010 11:55 |
|
Sakınma ne tür bir eylemdir, anlayabilmek mümkün değil. Sadece düşüncemizden, dış atmosfere doğru ilerlemeyi tıkayacak; sabrı, iç sükuneti, korunmayı ve kollamayı, terazisiz bir isim tamlaması halinde ellerimize döküyor olduğunu bilmek, sonradan kavranılanın anlatılış tarzındaki abartı, sürpriz bir yalandır. Yakılacak, kavrulacak düşmanları olan eli maşalı cengâverler bir sakınma anında tırnaklarını kendilerine, maşalarını kıçlarına saplarlarsa şaşırmayın. Bu hallerin getirdiği suskunluk, çoğu insanda olduğundan daha çok, gevezelerde bir tür iletişimsizlik, algıda donma ve gerçeği isimlendirememe ifadesidir. Yukarıda yazılanlar aslında bir tür boşluk doldurmaca sempatisine haiz çoktan seçmesiz ifadeler. Cümleler herkesin kendi öznesine göre baştan çekimlenebilir. Bu kimseye de koymaz. Yazarı da galiba töhmet altında kalmayacağını düşünerek bu durumdan ötürü çok memnun olur. Tersine çevrildiğinde anlaması kolaylaşan bütün cümlelerin yüklemini ortasına alarak, neresinden dokunsanız yıkılacak gibi duran devrik cümlelerin sahipleri/sahibeleri sakınmanın hayret dolu halinden öyle bir etkilenmişlerdir ki sürekli o yapmacık, sevgi kusmuğu, tasannu abidesi tavrı tarz edinmişlerdir. Niye ben sizin duygularınızla düşüneyim? Duyguyla neden düşüneyim, sahi niçin? Anlaşılması kolay olsun diye türetilen sözcükler yok mu? Var tabi. Bizim en kilit noktalarımızı da parsellemişlerdir. Emek ayrı şey şimdi söylenecek olanların konusu da bariz dil işçiliği kabul edilir. Meramım; tercüme. Hem de felsefenin tercümesi. Batı dillerinden, vecd ile tepinerek, heyecan ile kudurarak çevrilmesini beklediğimiz felsefî metinler öyle bir cinayetle çevriliyor ki, terim eksikliğimizi doldurma çabaları mı dersiniz, lügat üzre lügat kullanarak yine de hiçbir şey anlamamayı mı dersiniz, çevirmenin söyleminin yazarınkine baskın geldiğini mi dersiniz yoksa perde arasından kelam ile kendisini bir totem kabul ettirmek isteyen yavşak ifadelerin müsebbibi çevirmenin kendisini tekelleştirmesini mi? Hangi birini sayabiliriz ki? Sakınma öyle araya giriveriyor, buyur edildiği konuma 'cuk' diyerek oturuyor, sakinleşip de dile giremiyor; iletişimsiz, anlamsız kalıyor. Bir olguyu, batılı gözüyle kurulmuş bir olguyu karşıladığı hüsn-i zannı ile öylece metnin orta yerinde bir taşa 'tikil'iveriyor. Biz okurlar ne kadar da komiğiz çevirmenin üst-kurmaca felsefî metniyle boğuşurken; kucakta lügatler, boşalan kahve bardağı, kızışmış kafalar, çoğalan izmaritler, netice ise bir cümleyi yamalayarak anlamak olarak beliriyor. Kitaba verdiği paraya asla yanmayan okur, bu sefer cebini yoklar oluyor. Laf salatasına servet mi baydım, diyerek. Tanpınar, Türk entelektüelinin kesinlikle bir batı diline bağlanması - burada bağlanmak mecazen o dilde yazılmış edebî, sanatsal ve felsefî literatürün okunup anlaşılması için gerekli dil bilgisine kavuşulması demek - gerektiğini söylerken pek de haksız görünmüyor. Aslında Tanpınar, gençlerin okuması gereken başyapıtların, temel kitapların ve başvuru kaynaklarının Türkçeye aktarılmasının çok uzun bir zaman gerektirdiğini öngördüğü için böyle bir çözüm önerisinde bulunuyor. İşin merkezinde de bu sorunun bize bıraktığı açmazlar zaten var. Bir dile bağlanmak öyle kolay mı? Okullarda dil eğitiminin ne nitelikte yapıldığını sorgulatır cinsten eylemlere girişip duran, düşük kalitede ancak yoğun bir entelektüel birikim sonrası edinilebilecek metinlerin yayıncılığından vazgeçen eğitimsizlikten sorumlu bir bakanlık bunu bir asra yakındır temin edemedi. Üniversiteler de gayet aciz. Aciz olmayanlar da zaten puan uçurumu ile aldıkları marka değeri yükleyecekleri ultra-beyinli kimseleri yurtdışına aparma kaygısındalar. Tercümeye gelelim. Bilim ve felsefe metinlerinin tercümesinin bizde layıkıyla yapıldğını hangi ispat değeri yüksek metin ortaya koyabilir? Hangi devlet kurumu bunun eksikliğini ve ezikliğini yutkunurken gırtlağında hissediyor? Emin olun kimse sesini çıkarmaz, hatta pişkinlikle bizi google translate sayfasına bile yönlendirebilirler. Edebî tercüme, bizde başlangıcından 80lerin sonuna, hatta 90ların başına değin, gönül faaliyeti olarak görülürdü. Bazı titiz ve edebiyatı candan seven yazarlarımız, ediplerimiz, bildikleri yabancı dillerin kendilerine kattığı yeteneğe dayanarak ve okurun gerçekten metni anlayıp anlayamayacağının 'sakıncını' yüreklerinde duyarak çeviri faaliyetine girişmişlerdir. Şinasî'nin Tercüme-i Manzume ile başlayan edebî çeviri maceramız, bir süre sonra yayılır ve gazetelerde, mecmualarda boy boy çeviriler tefrika edilir. Zaten telif metin konusunda Tanzimat yazarları ilk başlarda çok çekingendirler. Yazılanları eleştirirken gerçek çizgilerini bulurlar, onun dışında romantik bir âşık, beyefendi çizgisini asla bozmayacak bir hoca, tebaasına karşı naif ve zarif bir bürokrat olarak boy gösterirler. Fransızcayı kendi kendisine öğrenen Ahmed Midhad, edebiyatın eğitsel dinamiğini Türk edebiyatında inşa edip, halk ile müellif arasındaki dağlardan geçit açmak için dinamitleri ateşleyince Türk edebiyatında tercüme faaliyetleri iyice cûşa gelir. Atala, Sefiller, Monte Kristo gibi edebî metinlerden sonra sırayı bir eğitim-bilim kitabı kabul edebileceğimiz Émile alır. Bu tercüme, Ziya Paşa gibi eskiyle bağlarını kenara koyup da tamamen yeniye yönelememiş bir aydının Tanzimat devrine yaptığı en büyük katkıdır. Dahası genel olarak Tanzimat dönemi aydınlarını etkilemiş olan bu kitabın tercümesi, Fransızca bilmeyenlerle kucaklaşınca Ahmed Midhat'ın Peder Olmak San'atı ve Âyanzâde Namık Ekrem'in eğitsel düşünceleri Türk okuyucusunun beyninde daha da netlik kazanır. En önemlisi ise Émile tercümesinin dili, dönemin has dilidir. Ziya Paşa'nın çevirisi gayet rahatlıkla, elde Devellioğlu Lügatı ile okunabilir. Keşke bugünkü tercümanlarımız biraz Tanzimat kafalı olsa dedirtiyor. Şimdi elimize Bergson'u, Habermas'ı, Bakhtin'i, Jacobson'u, Kristeva'yı, Saussure'ü, Chomsky'yi, Todorov'u, Derrida'yı, Zizek'i okumak için aldığımızda kuramları anlamaktan çok düşünürlerin kuramlarını açıklarken kullandıkları kavramların Türkçe karşılıklarında boğuluyoruz. Bu bilim dalının terminolojisi değil birkaç çevirmenin üzerinde ittifak ettikleri terim kirlenmesi. Okur benimsiyor mu diye soracak olursanız, Türkiye'de okur ne verirseniz yemez, hazmı kolay olana yönelir. Sonra maazallah, terimlerin gün ışığı görmemiş anlamlarının ifşa edildiği basit ve sistemsiz sözlüklere bile muhtaç kalacak, okuduğunu anlamadan kitaplığına kaldıracak, alıntılayacağı metne üreteceğinden daha çok zaman harcayacak entelektüel adayı okuyucuları, ceninken hayattan azledersiniz. Bu metin çeviricilerinin vahşi üslûbu da okura sirayet ederse "anlayamadım" dili ve edebiyatı bölümlerini meclise taşımanın vakti gelmiş demektir. Sonuç niyetine bir tersinleme: Metni sakınarak çevirene çöp batmaz! |
|
Türkiye Devrimini Tamamladı, Evrimini Yaşıyor |
| İsmail Şahin | |
|
Zavallı Şehir İnsanı! |
| Ekrem Özdemir | |
|
Beş Duyuya Ağıt |
| Tamer Hafif | |
|
Mağara ve Keşik |
| Mesut Doğan | |
|
Tenzih |
| Sait Mermer | |
|
Yoksunluk |
| Atilla Aktaş | |
|
Dostun Ölümü |
| Aziz Kemal NAFİ | |