| Yoksunluk |
|
|
|
| Yazar Atilla Aktaş |
| Cuma, 26 Şubat 2010 23:49 |
|
Yazıyı sadece dokunulamayan düşünceleri dokunur hale getirmek için bir araç olarak gören, aklına esen her şeyi olgunlaşmaya bırakmaksızın aniden kâğıda kusan poligraf zihniyetin kirlettiği ortamda bazı kusur noktalarını veya tutamakları yazabilmek, yazılan şeyin kalabalıkta kaybolup gideceğini de göze almayı gerektirir. İşte bunu göz önüne almış olarak bazı çoğul olarak anlaşılabilen yoksunlukları anlatmayı istiyorum. İhtiyaçlardan türevleşen bazı koşulların, yazı içerisinde, taksitli bir biçimde, yazan kişinin hayatındaki yoksunluklara denk geldiği gözden kaçırılacak gibi değildir. Edebiyatın sosyolojisini de, psikanalitiğini de bundan hareket alan bir "yoksunlukları belirleme platformu" olarak, aslından koparılmış "yansıtma teorileri" gibi görebiliriz. Görmemiz de gerekir. Çünkü yazar, hayatının kendisine koşul olarak öne sürdüğü durumları benimseyememeden doğan kavgasını [içsel veya tamamen dışa bağımlı olmayan yarı-içsel ancak dışarıdan doğan] tezahürlerle gösterme gayretine girer. Burada yoksunluğun tematik olarak sırıtacağını, herkesin fark edebileceği bir durum olarak ortaya çıkacağı sanılmasın. Özlenen duruş da bir yoksunluktur, kibir de, belki ev ya da araba da, bedensel ihtiyaçlardan sanatsal olarak en çok vurgu alan seks olgusu da. Ama bir yazar esrime ile karışık olarak - ki yazardan günümüzün poligraflarını değil gerçekten edebi metinler üretme gayretinde olan insanları kastetmekteyim - yiyemediği bir salkım öküzgözü üzümünü anlatmaz. Bunu yiyebilmeye muktedirdir. Bir şekilde tadını alacaktır. Ama kadınlar/erkekler konusunda tıkanan yazar, bunu herhangi bir kadınla/erkekle giderilebilecek bir eksiklik olarak görmez, işin içine aşk bulaşır ve aşk bulaşık olduğu kadar da edebiyat için oldukça yavşak bir terimdir. Ellerini alçaklık komplekslerinden arındırmamış ego budalası bir şair de üretebilir, kelimelerle harikalar yaratan, onlara yeni baştan anlamlar bahşeden bir ozan da bu olgu. Basitçe herkesin yakındığı şeye olan yoksunluk, sevebilme hareketinden uzaklaşmamış bir insanın, sevilebilmeyle alakalı durumunu sertçe ortaya koymasına engel teşkil eden bir yoksunluktan doğar ama yine bu yoksunluk başka bir yoksunluğa doğrudur. Bu fonksiyon yazı adamının egosunun beslenememesinden doğan yazma sorumluluğu olarak yansır ve aşk, yazı için oldukça tehlikeli ve sorunlu bir yoksunluktur. Politik kavgaları içerisinde zafer nidalarını meydanlarda haykıramamış, beş-on kişiyi etkileyememiş, zihnindekilere inanan kimselerin ürettiği edebiyata ise - kişisel olarak - inancım son derece zayıf. Çünkü bir yerde ideolojilere dayalı edebi üretim, kendisi için yeni baştan bir dünya üretilmesini isteyen yazarı ütopyalara doğru itecektir ve bu istem-dışı yöneliş karşılaştığı hayal ürünü dünya karşısında onu sadece derlemeye ve atıf yapmaya itecektir. Öyleyse kimdir politik ürünlerin yazarları? Ütopyaları ve ideolojileri yazanlar mı, yoksa onları derleyip okuyucusuna referans olarak gösteren bağcı bozuntusu yazarı mı? Evet, yazar bu konumda başkasının bağını bozmaya, ondan çeşitli üzümleri karıştırıp dengesiz ve tadı hiçbir şeye benzemeyen bir şarap yapma niyetinde olan kişidir. Şarabın iyi olduğuna inananlar da bunu içeceklerdir, tadını anlamamalarını da iyiliğe yoracaklardır. Çünkü üzüm, inandıkları kişilerin bağından geliyordur. Böylesi bir çatışmazlığın olduğu yerde, başka bir yerin üzümüne veya üzümden başka bir meyveye yer vermeyen, onu tabilikle anlatmayan bir yazarın kendi adına yoksunluk duyduğu şey tahammülden başka bir şey değildir. Hoş görebilme yeteneğinden de yoksundurlar. Atıf yaptıkları düşünceler tekrardan ibarettir ve yere sağlam basan bir okuyucuda sadece propaganda izlenimi bırakırlar. Bugün Türk edebiyatının ihtiyacı olan temalar arasında köylünün ağaya ayaklanması olmadığı gibi - ki bunu köylü yaşamından uzak insanlar, kaliteli birkaç yazarın izinden gidebilmek adına yapmayı denediler - Hz. Ömer'in Adalet'i filmindeki gibi bir aydınlanma sürecini, arayış yolculuğu kalıbını - ayrı düşme, yola çıkma, arama, kavuşma veya yok oluş - tarzında durmadan birbirlerine devrederek işlemeleri, bu konulardan kopamayarak popülerlik eğiliminde bulunmaları da ayrıca mide bulandırıcıydı. Bugün belli kesim dergilerin sütunlarında yeni yetenekler olarak okuyuculara tanıtılan, filozoftan bozma eşantiyon edebi kimlikler ise, kaliteli fotoğraflarında düşünceli bir şekilde ellerini çenesine koyan, düşünce adamı pozu kesen duruşları ve niteliksiz yazıları ile dayanılmaz bir "ne okuyacağını bilememe" çeken Türk okuyucusunu Batı'nın daha uzaklarına itiyor ve ölçü olamayan ödüllerin gösteremediği güzelim eserler, meraklı bir entelektüelin bir anlık değinmesiyle [belki] ortaya çıkıyor. Ne okuyacağımızı bilememenin yoksunluğu içerisindeyiz, çünkü yazınımız eleştirinin iyileştirici tokatlarından yoksun. Buraya kadar getirdiğimiz duyarlıkları biraz daha genişletecek olursak yazınımızın sorunsallarını aslında üç damardan gelen yoksunlukların daraltıp genişlettiğini görebiliriz. İlk olarak yazı adamının hayata dair kavgalarından ve eksikliğini duyduğu şeylerden bahsettik. Cemil Meriç'in de dediği gibi "Suyun rüyası güzel"dir. Susama karşısında su içen kişi ihtiyacını gidermiştir (Tantalos gibi içememiş de olabilir). Ancak içtiği su, kendisinin beklediği su değildir, hayalindeki serinleticiyle kavuşamadığı için yoksunluğu devam eder. Yazar da kadınlara karşı tutumunda hep bu tarafıyla vardır. Zihninde yer kaplayan imge, onu yanıltır ve o yanıldıkça daha çok yakınır bu durumdan. Müştak ve her zaman isteyen alçaltıcı tavrı, ne kadar lirikleşirse o kadar iyidir edebiyat için, ne kadar taklit olursa o kadar gericidir. Burada taklide de değinmenin yerinde olacağı kanısındayım. Taklit, bir tür ezikliğin sonucudur. Tanrı karşısında o denli ezik ve çaresiziz ki sürekli doğayı taklit ediyoruz. Bütün sanatların da bundan meydana geldiğini söylemekten de çekinmiyoruz. İnsan, bu yönüyle kendine yontmayı seven, her koşulda kendisini haklı çıkartacak argümanı, onu yetersiz olarak gösterecek olandan seçip özellikle vurgulayarak ortaya çıkarır. Ancak taklidin taklidine geldiğimizde ezikliğinde ezikliğini görebiliriz. Metni takdir eden yazı adamı, beğeniyle karşıladığı şeye karşı ezilmemişse - kendisi metnin ulaşamayacağı kadar yukarıdaysa - taklit yoluna gitmez. Buna gerek de görmez. Ancak yazı karşısında bu tür bir eksiklik duyan kişi, onu belli yönlerden taklit etme yoluna gidecektir. Bizim Tanzimat'taki tavrımız yeni bir edebiyatın gerekliliğinden ziyade, batı karşısındaki medeni ezikliğimizin sosyal yaşama yansıyan taraflarından taşan, dolaylı bir eziklikti. Bugün batının eskittiği modellere, tarzlara biz yeni ve modern gözüyle bakıyoruz, demek ki bu eziklik (yeni bir tür icat etmek değil şüphesiz hayatı algılayışla alakalı) devam ediyor. Yeni edindiğimiz duyarlılığın taşıdığı bir eziklikle, önümüzü arkamızı belirlemeden bir taklit yarışına girdik ve yer yer özgünleşmemize rağmen bu damarı hala kurutamadık. Eski şiirin cinsellikle tasavvufi aşk arasında gidip gelen ince mecazlarından taşınıp, kalıplaştığı zaman çeliştiği toplum tabakalarının hayatlarına edebiyatı sokmak isteyen bazı divan sahibi entelektüellerimizin heyecanı ile gidiş dönüşler yaşıyoruz. Mütecevviz kelimesine taparcasına bağlı, güncelden kopuk ama çağı da kapsayamayacak kadar yeteneksiz insanların taciz ettiği edebi dil, hissetmek yerine duyumsamak gibi basit, çaresiz kelimelerle de yeniden üretilebilirlikten uzaklaştı. Dilin yan anlamlarla yeniden üretilmesi olarak algılayabileceğimiz edebi dil, kendi içinde ideolojik bir ayrıma gitti ve yazarları kullandıkları edebi dille, metaforlarla siyasi bakımdan çok kolay etiketlendirilebilir hale getirdi. Yazarlar bunu kendileri yaptılar. Gerek kaybolma endişesiyle gerekse gruplaşan insanlar arasında bir yer bulabilmek isteğiyle özgün bir dil üretiminden kaçındılar. Hem işledikleri konular da buna uygun değildi. Yazar, yoksunluk duyduğu şeyi yazan kişi olduğu gibi, anlatmak istediği şeyi kurmaca dünyasında yerleştiren ve çizen kişidir de aynı zamanda. |
| Perşembe, 04 Mart 2010 13:36 tarihinde güncellendi |