| İnsancıklar |
|
|
|
| Yazar Ekrem Özdemir |
| Cuma, 09 Temmuz 2010 12:46 |
|
Dostoyevski de en az Kafka kadar sorunludur babasıyla. Mihail Andreyeviç, oğlu Dostoyevski 16 yaşına gelene kadar Dostoyevski'ye harçlık vermemiş bir babadır. Napolyon'a karşı savaşan Rus askerlerinin yaralarını saran bu adam, karısına zulmeden, çocuklarının karşısında asker gibi hazırolda durmasını emreden, dediğim dedik, sert ve aksi bir baba olarak, mum dibine ışık vermez sözüne canlı örnek olmuştur. İyi ki de öyledir, zira onun bu tavrı olmasaydı "Hangimiz babasını öldürme isteği duymamıştır ki!" sorusunu hiçbirimiz kendimize soramayacaktık. Freud'dan bu yana hepimiz Mihail Anderyeviç Dostoyevski'ye minnet duymakta son derece haklıyız.
Sayfalarca yazsam bitmeyecek Dostoyevski'yle ilgili ayrıntıları burada keserek romana dönebiliriz.
Romandan yola çıkarak o dönem Petersburg'unun nasıl bir şehir olduğuna bir bakalım. Devuşkin bir odasında kaldığı evi şöyle anlatır: "Sahi, yeni evimin durumunu bilmiyorsunuz. Zifiri karanlık, son derece pis, uzun bir koridor getirin gözünüzün önüne. Sağ yanda upuzun bir duvar, sol yandaysa otel gibi bir sürü kapı. Kiralık odaların kapılarıdır bunlar. Her birinde iki, hatta üç Kişi kalıyor. Düzen falan aramayın... her kafadan bir ses çıkıyor. Ne var ki hepsi de iyi, mektep, medrese görmüş insanlara benziyor... Ev sahibemiz pire kadar. Kir pas içinde bir kocakarı. Bütün gün ayağında terlikler, sırtında sabahlıkla, dolaşıp duruyor. Mutfağın yanında küçük, mütevazi bir oda var. (s. 14) Devuşkin, bu odada kalmaktadır. Bir karyola, bir masa, iki komodin, sandalyeler. "Pencereniz tam karşımda... Aramızda yalnızca daracık bir avlu var. Arada bir görüyorum sizi, bu yetiyor bana." (s.15)
Bütün veremliler gibiydi Bir komşusu vardır Devuşkin'in; adı Gorşkov. Ailesini geçindirme sıkıntıları yaşayan Gorşkov'un bir sabah üç çocuğundan biri (yoksulluk, beslenme yetersizliği ve bakımsızlık nedeniyle) dokuz yaşında kızıl hastalığından ölür. "Hallerini görünce insanın içi parçalanıyor Varvaracağım! Anne ağlamıyor, öyle çökmüş, bitmiş ki kadıncağız! Bir kişinin yükünden kurtuldular diye az da olsa için için seviniyorlardır belki..." (s. 66) Manzara böyle. Öz evladı acılar içinde kıvranırken elinden hiçbir şey gelmeyen bir baba.
Makar Devuşkin, annesi öldükten sonra, bir sığıntı gibi akrabası Anna Fyodorovna'nın yanında yaşamaya başlamış, epey sıkıntılı geçen yıllardan sonra, - kendine göre haklı nedenlerle- yoksulluk pahasına yanından ayrılmış olan uzaktan akrabası Varvara Dobroselova'ya geçiminde yardımcı olmakta, yalnız ve sıkıntılı yaşlılık günlerinde -zevk alarak ve büyük bir coşkuyla- bu genç hanımla ilgilenmektedir. Dostturlar, Devuşkin ve Varvara'nın arasındaki ilişki akrabalık ilişkisinden öteye henüz gitmemiştir. Hatta Devuşkin, çok sevdiği Varvara'nın ısrarlı davetlerine rağmen laf söz olmasın diye evine çok az gitmektedir, buna karşın sırf Varvara'nın kaldığı odanın penceresine bakıyor diye daha kötü şartlarda bir odayı kiralamış, günlerini böyle geçirmektedir. Ancak her iki tarafın da komşularının gözünden kaçmayan bu gidiş gelişler, dedikoduya neden olmuş, iyi niyetli Devuşkin, "yaşı geçkin çapkın", utanmaz bir insan olarak nitelenir olmuştur.
Onların istediği gibi olmalıymışım!
Önsözü yazan Orhan Pamuk, Belinski'nin bu tavrını eleştirmekte, gereksiz bir hayranlık duyduğunu düşünmektedir. "Oysa Belinski de İnsancıklar'ın arkasında kendisinin de hayran olduğu Gogol (daha sonra Gogol'ün karanlık mistisizmi ve Slavcılığı onu hayal kırıklığına uğratacaktır) olduğunu çok iyi biliyordu. Bize aynaların tekrarını hatırlatan daha da ilginç şey ise bu aşırı övgülerle onu elinden tutarak edebiyat dünyasına tanıtan, romanının yayınlanmasına önayak olan ve bir süre genç Dostoyevski'yi bir masal dünyasında adeta uçurarak yaşatan Belinski'nin hemen sonra, Dostoyevski asıl ilk önemli olan Öteki'yi yazınca ona sırtını dönüp burun kıvırmasıdır."(Önsözden)
"Hepimiz Gogol'ün paltosunun altından çıktık" diyen Dostoyevski'nin Gogol'den etkilendiğine ne şüphe! Zaten kendisi ayan beyan dile getiriyor. Sıradan insanların basit yaşamlarını eserlerine konu olarak Rusya'da doğal gerçekçiliği edebiyata kazandıran Gogol'ün tarzından esinlenen Dostoyevski daha da ileri giderek, kahramanı dışarıdan izleyen ayna rolünü geliştirerek, yaşam mücadelesini ve sorunlarını yansıttığı sıradan insanların iç dünyasına nüfuz etmeyi başarmış ve doğal gerçekçiliğin zirvesine çıkmıştır.
Sürekli küçümsenen, hiçe sayılan, dışta tutulan, hesaba katılmayan küçük insanlardan biri olan Makar Devuşkin bakın kendini nasıl anlatıyor: "- Hoşlanmıyorlar hiçbir şeyimden. (Dairede iş arkadaşlarının kendisiyle dalga geçmesinden bahsediyor). Onların istediği gibi olmalıymışım!.. Kendimi bildim bileli bu böyle sürüp gider. Alıştım artık. Her şeye alışırım ben. Çünkü sessiz, uysalım, küçük bir insanım. Ama, ne isterler benden, anlamadım gitti! Kime ne kötülüğüm dokundu? Birisinin rütbesini mi aldım elinden? Büyüklere birisini mi gammazladım? Terfî mi istedim? Dolap mı çevirdim? Sakın ola ki böyle bir şey düşünesiniz ancağım! Ben kim, bunları yapmak kim? (s. 62).
Yoksulluk can sıkıcı bir şeydir
Sıradan insan için kendisi gibi olanları takdir etmek hiç de zor değildir. Ama zenginler ve soylular için yoksulları görmek bile bunaltıcı bir olaydır ve maalesef bütün ezilmiş insanlar gibi Devuşkin de bunun farkındadır: "Varlıklılar yoksulların kötü talihlerinden yakınmalarını pek sevmezler. Rahatsız eder onları bu, canlarını sıkar! Yoksulluk genellikle can sıkıcı bir şeydir onlar için zaten. Aç iniltiler uyumalarını mı engelliyor deriniz? (s. 126)
Varvara'nın okuması için gönderdiği Gogol'ün Palto hikayesinde kendini bulan Devuşkin, yazarın bu durumu mizahî bir dille anlatmasına içerler ve kendisine yapılmış bir saygısızlık addeder: "Bunları ne diye yazarlar sanki? Neye yarar böyle şeyler? Okuyuculardan biri bunu okuyunca bana bir palto mu yaptıracak, bir çift yeni çizme mi alacak? Hayır Varvaracığım, bunu bırak, üstelik öykünün sonunu ister. İnsan bazen köşesine siniyor, dışarı adım atmaya korkuyor... elinden başka ne gelir zavallının? Alaya alınmış, gururu bir paralık edilmiştir. Aile hayatı, günlük yaşayışı edebiyata konu olmuştur. Herkes okumuştur onu, gülmüştür! Şimdi cesaretin varsa gel de sokağa çık bakalım.(s. 87-88)
Gururu incinen Devuşkin, yoksulluğundan utanmaz ama insanların bunu utanılacak bir şey olarak görmelerinden ve onunla dalga geçmelerinden korkar ki bunda son derece haklıdır. Hepimizin hayatının bir döneminde parası olmadığı için çay içemediği, giyecek çizmeleri olmadığı veya uçları delik olduğu için soğuk havalarda sokağa çıkmaktan utandığı dönemler olmuştur. Ama düşünün ki Devuşkin gibi bir sürü insan var etrafımızda sürekli bu halde yaşayan: "Yolun biraz bozuk olduğu yerde çizmelerimi sakınarak parmaklarımın ucuna basa basa yürürüm! Falanın para sıkıntısı çektiğini, çay içmeye bile para bulamadığını, yazmanın ne anlamı var? Sanki herkes çay içmek zorundaymış gibi! Acaba ne yiyor diye şunun bunun ağzına bakıyor muyum ben? Kimseye böyle bir hakarette bulundum mu?..." (s. 87)
Fakir insan için din önemlidir. Her şeyin yaratıcısı ve takdir edicisi olarak Tanrı'yı görür, hatta görmek zorundadır. Aksi takdirde neden fakir bir memur yerine apoletli bir general olamadığını kendine izah edemez. "İzninizle söyleyeyim: Ulu Tanrı her şeyi insanoğlu için düzenlemiştir. Kiminin kısmetinde omuzlarına general apoleti takmak vardır; kiminin altıncı derece memur olarak kalmak... Kiminin alnında emir vereceği, kimininkindeyse, hiç mırıldanmadan, korku içinde bu emri yerine getireceği yazar. Kişinin yeteneklerine göredir bütün bunlar. (s. 85)
Mutsuzluk bulaşıcı bir hastalıktır
Umutsuzluğa kapılan ve başkalarına yük olduğu için kendini suçlayan Varvara için hayat, hele çocukluğunun geçtiği köydeki hayatı ve o güzelim sonbaharı hatırladığı anlarda daha da çekilmez hale gelir. Mutluluk, hepimizin kaçtığı mağaradır ve bu sığınak sadece çocukluğumuzda vardır. Şehir, kalabalık, fabrikalar, yüksek binalar, beton duvarlar, maviyi ve yeşili unutturur bize ve o masum çocukluğumuza -köyümüze- sık sık geri dönmemize neden olur: "Dinç bir ata binmiş bir köylü odun kesmek için ormana giderken penceremizin önünden geçerdi. Hepimiz öyle mutlu, öyle neşeli olurduk ki!... Ambarlarımız silme buğday doluydu. Kocaman ot yığınları güneşin altında parlardı. Ne kadar da sarıydılar! Bakarken insanın içi bir hoş olurdu. Herkes mutlu, huzur içindeydi. İyi ekin alınırdı her zaman köyümüzde. Kışlık buğdayının hazır olduğunu herkes bilirdi. En yoksul köylü bile, çoluk çocuğunun karnının doyacağını bilirdi." (s. 121)
Gel de üzülme. Nereden nereye!... İnsanın içi acıyor değil mi? Zaten Dostoyevski'nin hayatında çok önemli olan "acıma" duygusu İnsancıklar'ın ana teması olarak kabul edilir.
İyiler niçin hep fakirler arasından çıkar? Neden çok veren bir kez olsun candan veremez? Devlet neden hep kötü kişileri el üstünde tutar, makam sahibi -hak dağıtan- insanlar neden iki yüzlü, karaktersiz, düşünme kabiliyetinden yoksun kişilerden seçilir?..
İnsan hayatı bir kere sorgulamayagörsün, sonunda Tanrı'ya kadar vardırır işi. Bizim Makar Devuşkin de -korksa bile- yapar bunu: "Niçin böyle mutsuzsunuz Varvaracağım? Canım! Onlardan neyiniz eksik? İyi yüreklisiniz, güzelsiniz, bilgilisiniz. Böyleyken niçin talihiniz kara? İyiler niçin geride kalır da, hep kötülerin başına devlet kuşu kendiliğinden gelip konuverir acaba? Biliyorum anacığım, biliyorum böyle düşünmenin iyi bir şey olmadığını. Ama hakça konuşalım şimdi: Niçin bir kızın alnına daha annesinin karnındayken mutlu olmak yazılıyor da; ötekini yaşı dolunca "bundan böyle başının çaresine kendin bak" diyerek öksüzler yurdundan çıkarıyorlar?" (s. 124-125)
Bu sorunun cevabını bilen varsa beri gelsin... |
| Cuma, 09 Temmuz 2010 13:38 tarihinde güncellendi |