| Cinler, Dosto ve Biz |
|
|
|
| Yazar Ekrem Özdemir |
| Pazar, 18 Temmuz 2010 09:18 |
|
Cemil Meriç'in Mağaradakiler kitabında "Dosto ve Biz" başlıklı bir analizi vardır. Oradan başlayalım: "1968'den beri kurbanı veya seyircisi olduğumuz trajediyi, bütün çıplaklığı, bütün eziciliği ile Ecinniler'de yaşıyoruz. Sosyalizm, anarşizm, batıcılık. Dosto, bütün dertlerimiz üstünde düşünmüş, tabii bir Rus milliyetçisi olarak..."
Cinler, Ecinniler olarak da çevriliyor dilimize, Orhan Pamuk edebiyat tarihinin en iyi siyasal romanı olarak tanımladığı eserin Cinler olarak tercümesinin daha doğru olduğu kanaatinde.
İki yüz yıllık öğretmenimiz: Avrupa Herkesin kendine ait bir cümle bulabileceği geniş bir yelpazeye sahip roman, düşüncenin gökkuşağında uzun bir geziye çıkarıyor okuru. Ben de okurken büyük bir zevk ve bir o kadar ıstırap duydum. Bugün hem ülke hem de birey olarak verdiğimiz amansız çatışmanın ortasında olduğumuzu düşünürsek!... Nedir o çatışma? Batılılaşma problemi. Batılılaşmanın hem kaçınılmaz çözüm hem de en büyük tehlike olması 140 yıl önce Dostoyevski'nin zihnini nasıl kemiriyorduysa bugün bizim önü bulanık yolumuzda da yeni dehlizler açıyor beynimizde. Gözlerimizi ne kadar kaparsak kapayalım Batılılaşmanın hakim medeniyet olduğunu gördük sonunda ama bu da kimliğimizi oluşturan birçok özelliğimizi ortadan kaldırıyor. Çaresiz hâlâ aynı teraneye inanıyor, inanmak istiyoruz: Tekniğini al, ahlâkı kalsın.
Cinler ne zaman ve nasıl bir ortamda yazıldı? 1869 yılında (Budala'yı bitirip yayınlamış olan Dostoyevski) Cinler'i yazmaya başlar. Zihnini meşgul eden konular; Ateizm, din ve inançsızlık. Orhan Pamuk'la devam edelim: "O zamanlar Rusya'da pek moda olan ve bugün yarı anarşist, yarı liberal diyebileceğimiz nihilistlere (hiççilere) öfke duyuyor, onların Rus geleneklerine düşmanlıklarına, Batıcılıklarına ve dinsizliklerine karşı alaycı bir siyasal roman yazıyordu." Cinler 1872'de yayınlanır. Üstad 41 yaşındadır.
19. asrın ortalarındayız. Konumuz Rusya ve Avrupa. Rusya'nın geleceği ne olacaktır? Avrupalılaşmak Rusya'ya ne getirecektir? Romanın ana ekseni bu, tartışmalar bu minvalde. Petersburg'a bağlı bir taşra kentinde, idealist insanların kanaat önderi olarak gördüğü Stepan Trofimoviç gençlere öğüt verirken Rusya'nın kurtuluş reçetesini çizmektedir: "Bir şey verilmeden hiçbir şey alınamaz. Uğraşır, çalışırsak bizim de düşüncemiz olur. Ama hiçbir zaman çalışmayacağımız için, şimdiye dek bizim yerimize çalışanlar, yani Avrupa, iki yüz yıllık öğretmenlerimiz Almanlar bizim için düşünce sahibi olacaklardır. Üstelik, Almanların yardımı olmadan, emek harcamadan anlayamayacağımız kadar büyük bir sırdır bu." (s. 43) İttihat ve Terakki dönemi Türkiye'sinde yapılan tartışmaları hatırlıyor insan. Meğer kapı komşumuz Ruslar'la ne çok ortak yönümüz varmış!..
Avrupa'yı akıl hocası sayan Stepan Trofimoviç, şehrin üst düzey, itibarlı kadınlarından Varvara Petrovna'nın yakın dostudur. Bu dostluğa bir göz atalım: "Bazı garip dostluklar vardır. İki dost ellerinden gelse birbirlerini yerler ya, yine de içtikleri su ayrı gitmez ömürleri boyunca. Birlikte olmadan edemezler. İkisinden biri aklına esip de bu dostluk bağını koparayım dese, hemen devrisi gün yatağa düşer, belki kederinden ölebilir bile. Varvara Petrovna ile baş başa, özel görüşmeler yaptıktan hemen sonra kaç kez şahit olmuşumdur Stepan Trofimoviç'in kanepeden fırlayıp duvarları yumruklamaya başladığına..." (s. 21) Şehrin entelektüel hocası Stepan Trofimoviç ile oğlu Nikolay'a yıllarca özel ders verdiği ve bu sayede kanatları altında yaşadığı Varvara Petrovna Stavrogina arasındaki dostluğu (!) böyle anlatıyor yazar. Varvara Petrovna'ya göre: "Dostluk, iki kişinin içlerindeki pislikleri karşılıklı olarak birbirine dökmeleri..." dir. (s. 337) Bir bilim adamı, bir üniversite hocasıdır Stepan Trofimoviç: "nasıl söylesem, bilimsel... ama bu alanda pek bir şey, belki hiçbir şey de yapmadı. Rusya'da bilim adamlarının tümü böyle değil midir? (s. 15) Dostoyevski'nin aydınlanmacı bilim dünyasına duyduğu saygı bu kadardır.
Tanrı ölüm korkusunun acısıdır Rusya'da Cinler romanının yazıldığı dönem Avrupa'dan gelen akımlarla birlikte yeşeren büyük Rus devrimi taraftarları ve karşıtları arasındaki mücadelenin hemen her alanda hissedildiği zamanlara rastlar. Romanın idealist, Rus devrimine inanan kahramanı Pyotr Stepanoviç Verhovenski, Dosto'nun -gerçek hayattan- Sergey Nechaev isimli bir nihilist devrimciden ilham alarak oluşturduğu bir tiplemedir. Avrupa'dan gelen emir ve talimatları ailesinin yaşadığı Petersburg'a yakın bir taşra kentinde örgüt kurarak uygulamaya çalışan ama aslında kafasındaki şahsî fikirleri yaymaya hevesli, bu amaçla etrafına adamlar toplayan ütopik bir devrimcidir. Kentin zengin kadınlarından Varvara Petrovna Stavrogina'nın oğlu Nikolay Vsevolodoviç Stavrogina bizim idealist devrimcimizin, fikirlerini gerçekleştirmekte en büyük umududur. Onun gücünden ve çevresinden faydalanacak, planlarını onun yardımıyla gerçekleştirecektir. Nikolay, zengin bir ailenin oğlu olmanın bütün avantajlarını kullanmış, Avrupa'da eğitim almış, şehrin entelektüel hocası Stepan Trofimoviç Verhovenski'den özel dersler alarak büyümüş, paranın sunduğu bütün imkanlara sahip, tıpkı Rusya gibi çelişkiler, bunalımlar, gel-gitler yaşayan, işlediği günahlar ve hayatının anlamsızlığı yüzünden vicdan azabı çeken, anlaşılması güç bir gençtir. Yakışıklı, zengin ve soylu, çapkın, şehvet düşkünü prensimizin yemediği halt yoktur Avrupa'da.
Bana sorarsanız romanın en ilginç karakteri Aleksey Niliç Kirillov'dur. "Kendisini öldürebilen kişi Tanrı'dır." diyen Kirillov, nihilist gruplara katılsa da, muhafazakâr yanını korumaya çalışan, iyi niyetli, dürüst bir üniversite öğrencisidir. Bakın ne diyor genç filozofumuz: "Acı ile korkuyu kim yenerse Tanrı o olacak. Öteki Tanrı ise olmayacak. Öteki Tanrı yok ama, O var. Taşta acı yok ama taştan duyulan korkuda var acı. Tanrı ölüm korkusunun acısıdır. Acı ile korkuyu yenen Tanrı olacaktır... En büyük özgürlüğü isteyen herkes, kendi kendini öldürme cesaretini göstermek zorundadır. Kendisini öldürebilen kişi yanılmanın sırrına ermiş kişidir. Bundan öte özgürlük yoktur. Her şey burada biter." (s. 121)
Andre Gide'in "Felsefenin uğraşması gereken bir tek ciddî mesele vardır: O da intihardır" sözünü hatırlatan felsefî görüşleriyle aykırı bir karakter profili çizen Kirillov'un Tanrı-insan-özgürlük üçgeninde yaptığı yorumlardaki cesaret insanı dehşete düşürmüyor değil. "Öte dünyadaki değil, bu dünyadaki sonsuz hayata inanıyorum. Öyle anlar var, kişi öyle bir ana varıyor ki, zaman duruyor birden, sonsuzluk başlıyor." (s. 239). Bu sonsuz anı da anlatıyor Kirillov. Harika bir metin olduğu için buraya alıyorum: "Beş altısı birden gelen saniyelerim oluyor, içimi sonsuz bir huzurun doldurduğunu sezinliyorum. Yeryüzündeki hayatla ilgisi yok bunun; öteki hayatla ilgisi olduğunu söylemek istemiyorum, ama yeryüzü insanının kaldırabileceği dayanabileceği bir şey de değil. Bedenen değişmek gerek, ya da ölmek. Açık seçik, itiraz kabul etmez bir duygudur bu. Sanki bir anda tüm doğayı hissediyorsunuz da şöyle diyorsunuz: "evet, gerçek budur işte. Tanrı evreni yaratırken her günün sonunda "evet, gerçek budur, iyidir bu, " diyordu. Bu... Bu bir duygululuk değil, sevinçtir yalnızca. Hiçbir şeyi bağışlamıyorsunuz, bağışlayacağınız bir şey yok çünkü. Sevmiyorsunuz gerçekte, sevgiden de yüce bir şey bu. Bunun en korkunç yanı da, böylesine açık seçik olması, içinde bu denli sevinç bulunması. Beş saniyeden çok sürse ruh dayanamayacak, kaybolmak zorunda kalacak. Bu beş saniyede tüm hayatı yaşıyorum, hayatımı veririm de ona, değer çünkü. On saniye dayanabilmek için bedenen değişmek gerek. Kişioğlunun doğurmaya bir son vermesi gerektiği kanısındayım." (s. 578)
Biraz mürekkep yalamış insanların ne çok hoşuna gider büyük insanlık idealini anlatmak. Hayatın anlamını nasıl da kavramışlardır! Toplum cahildir, mutsuzdur, yığın kendini yönetmesi için yeni bir lider ve sistem aramaktadır. Ah kendine sorulsa toplumun bütün sorunları kolayca çözülebilecektir ya, henüz fark edilmemiş olması ne büyük kayıptır! Kafası karışık Rus toplumunun mutsuzluğu aşikârdır devrimci kardeşlerimiz için. Kirillov da farkındadır durumun: "İnsan mutlu oluğunu bilmediği için mutsuzdur. Tek nedeni budur mutsuzluğunun. Püf noktası buradadır işte." (s. 240)
Mutluluk bir bilgi midir ki! Ne dersiniz?
Özgürlük uğruna intihar eder Kirillov için, Tanrı kavramı halkın uydurduğu bir inançtır sadece. İntihar etmeden önceki son sözlerine kulak verelim: "Kendimi öldürmek zorundayım, çünkü özgürlüğümün doruğu kendimi öldürmemdir... İnsan, kendini öldürmeden yaşayabilmek için Tanrı kavramını uydurmak zorunda kalmıştır. Dünya kurulalı beri insanlığın serüveni budur işte." (s. 604)
Dostoyevski'nin 1862 yılında yapılmış bir portresi Bir diğer ilgi çekici kahramanımız; İvan Şatov, eski general karısı ve şehirde etkisi büyük (az önce değindiğimiz) Varvara Petrovna Stavrogina'nın eski serflerindendir, bir sığıntı gibi Varvara'nın himayesinde yaşamaktansa Avrupa'da sefaleti tercih etmiş, Panslavist düşüncelerle, elini verip kolunu kaptırdığı nihilist grupların fikirleri arasında gidip gelen üniversite öğrencisi, "Güçlü bir düşüncenin birdenbire kendine tutsak ettiği, sanki ağırlığı altında ezdiği, hatta bazı durumlarda bir daha bırakmamacasına kendine bağladığı ülkücü Rus gençlerinden biriydi." (s. 31) Ülkesinden kopuk aydın sınıfına lanet yağdırma ve tüm olumsuz gelişmelerden onları sorumlu tutma eğilimine sahiptir: "Bizim Rus liberallerimiz her şeyden önce uşaktırlar. Durmadan, çizmelerinin çamurunu temizleyecekleri birilerini ararlar. (s. 142) Başka bir yerde Rusya'da olup bitenler ve Şatov hakkında şu diyalog geçer: "Tanrıtanımamazlık üzerine konuştuk, Tanrı'yı kaldırmışlar ortadan. Mutlular, çığlık atıyorlar. Aklıma geldi, Şatov, Rusya'da başkaldırı başlayacaksa, tanrıtanımamaktan başlayacağı iddiasında." (s. 229)
Şatov, bir anlamda yoldaşı ve Rus devrimine öncü olacak arkadaşlarından biri olarak gördüğü Nikolay Vsevolodoviç'le konuşurken Rus milletinin kendine duyduğu özgüven sorununa değinir: "büyük bir ulus gerçeğin yalnız kendisinde, (kesin olarak yalnız kendisinde) olduğuna, dünyayı kurtarmaya, yeniden canlandırmaya yalnız kendisinin yetenekli olduğuna inancını yitirdiği anda büyüklüğü yoktur artık, etnografik bir gereç olmuştur. Gerçek büyük bir ulus insanlıkta ikinci derecede bir rol oynamayı hiçbir zaman kabul edemez. Birinci dereceye bile razı değildir, kesinlikle tek olmak ister. Bu inancı yitiren ulus artık bir ulus değildir. (s. 255). Dikkat ederseniz 20. yüzyılda -biz de dahil- ulus devlet kuran bütün toplumların inandığı bir idealdir bu dünyanın kaderini değiştirecek millet olma iddiası. Bütün bir yüzyılı kana bulayan da bu düşünce değil midir?...
Bütün romanları içinde Dostoyevski'yi en iyi anlatan -manifesto niteliğindeki-cümlelerden biri bu romanda, Şatov'un ağzından dökülür: "Gerçeğin İsa dışında olduğunu matematiksel olarak kanıtlasalar bile, gerçeğin yanında olmaktansa İsa'nın yanında kalmayı yeğlerim." (s. 252)
Büyük Rus devrimine inanan Şatov dahil tüm idealist gençlerin önünde bir sorun vardır: Tanrı inancı. Tanrı demek, kader inancı demek, yoksulluğunu, ezilmişliğini ilahî takdir olarak görmek, başarısızlıklarını "kısmet değilmiş" diyerek kabullenmek, Napolyon'un ifadesiyle "fakirlerin zenginleri öldürmemesi için" mazeret, bu da ilerlemenin, gelişmenin, bilimsel düşünmenin, rasyonel aklın önündeki en büyük engel demektir. Rusya, Tanrıtanımazların, sosyalistlerin, nihilistlerin ve ateistlerin sesinin alabildiğine güçlü çıktığı, kilise merkezli inanç sahibi insanların yaşanan bütün olumsuzluklardan sorumlu tutulduğu (bize ne kadar benziyor değil mi?) bir değişimin içindedir. Ama Tanrı? Rus Tanrısı ne olacak? "Tavşan yahnisi yapmak için tavşan gerekir. Tanrı'ya inandırmak için de Tanrı." (s. 255). Rus Tanrısı ölmek üzeredir, büyük Rus devrimi yeni bir Tanrı inşa edecektir. Peki Tanrı inşa edilen bir varlık mıdır? Şatov'u dinliyoruz: "Tanrı, tüm ulusun, doğduğu günden yeryüzünden silinip gideceği güne kadar yaşayan aynı ulustan insanların birleşimi bir kişiliktir. Şimdiye dek hiçbir zaman, tüm ulusların, ya da çoğunluğunun ortak bir Tanrısı olmamıştır her zaman. Tanrılar ortak olmaya başlayınca millet kavramının ortadan kalkacağına işarettir bu. Tanrılar ortak olunca ölürler, onlara olan inanç da uluslarla birlikte yok olur. Ulus güçlü olduğu oranda Tanrısı ötekilerden değişiktir. Tanrı'sız, yani iyilikle kötülük kavramı olmayan bir ulus gelmemiştir yeryüzüne. Her ulusun kendisine özgü bir iyilik, kötülük anlayışı, kendisinin olan bir iyiliği, kötülüğü vardır, iyi ile kötü kavramı birçok ulusta ortak olmaya başladığında uluslar ölmeye başlarlar... Mantık hiçbir zaman, iyi ile kötü arasındaki ayrılığı görebilecek, yaklaşık bile olsa, iyiyi kötüden ayıracak güçte olmamıştır. Tersine, pek çirkin, acınacak bir biçimde karıştırmıştır onları birbirine. Her zaman bilimsel yumrukla çözüm yoluna dürtmüştür insanı. İnsanlığın yüzyılımıza değin bilinmeyen, salgın hastalıktan da, kıtlıktan da, savaştan da korkunç, en büyük felaketi olan yarıbilim de özellikle bu yanıla göstermiştir onları. Dünyanın bugüne dek görmediği bir zorbadır yarıbilim... Her ulus, ancak kendisinin bir Tanrısı olduğu, öteki ulusların Tanrılarına başını çevirip bakmadığı, kendi Tanrısıyla düşmanlarını yeneceğine, öteki Tanrıları yeryüzünden sileceğine inandığı sürece bir ulustur. (s. 254)
En tehlikeli düşman en yakın düşmandır Şatov, gerçek hayatta Sergey Nechaev'in örgüte ihanet etti diye öldürdüğü öğrencinin romana uyarlanmış halidir. Romanın sonlarına doğru Stepan Torfimoviç de "En tehlikeli düşman en yakın düşmandır, demek ki aramızdan ilk ayrılandır." diyerek ihanet ettiği gerekçesiyle Şatov'u öldürür. Gerekçesi de hazırdır: Tehlike anında korkanların tümü satılmıştır, baylar. Son anda tabanları yağlayıp, "Af, affedin beni, her şeyi anlatacağım" diye bağıra bağıra kaçan ödlekler her zaman bulunur." (s. 589)
Bütün bu gelişmeler yaşanırken şehre yeni bir vali atanır: Andrey Antonoviç von Lembke. Devrimci örgütlerin şehri kasıp kavurduğunun ve bildirilerin elden ele dolaştığının farkında olan valimiz, devletin gerekli bütün tedbirleri alması namına üstüne düşeni yapmaya hazırdır ama eşi Yulina Mihailovna'nın yönlendirmelerinden kendini alamaz. (Her başarılı erkeğin arkasında bir kadın bulunuyor ama her başarısız erkeğin arkasında da bir kadın bulunabiliyor. Ah, bu kadınlar olmasa hayat biz erkekler için ne kadar sıkıcı olurdu!...)
Devrimci gençleri (liderleri) Stepan Trofimoviç'i avucuna alarak yola getirmeyi planlayan vali eşi Yulina, ipleri elden kaçırınca olan olur. Gösteriler, patlamalar, cinayetler, yangınlar... Şehir birbirine girer. Vali öfkeli, karısı şaşkın, halk huzursuzdur. Devrimci gençlerin bir kısmı öldürülmüş, bir kısmı kayıp, Stepan cinnet geçirmiş, romandaki bütün kadın kahramanların ya peşinden koştuğu,ya hayranlık duyduğu, ya gayr-ı meşru çocuğunu karnında taşıdığı zengin prens Nikolay da yapıp ettiklerinin getirdiği buhranlarla vicdan azabına dayanamayıp cinnet geçirerek intihar etmiştir. "Kişioğlunun hayatında günah işlememesi olamaz, ama başkalarının günah işlemesine neden olanların vay haline." (s. 695) Nikolay'ı uçuruma sürükleyen de budur.
Elindeki hazır bildiriler, tercüme kitaplarla kendi ülkesinde devrim yapacağına inanan bu gençlerin sonunu hazin bir şekilde ya cinnet ya intihar olarak gören Dosto'ya inanmalı mıyız? Ya da onu okumak bize ne kazandırır? Cemil Meriç'in zikrettiğimiz yazısından bir bölüm: "Dosto'yu anlayabilir miyiz? Evet. Hem de Batı'nın bütün romancılarından çok... Dosto, büyük kılavuzlarımızdan biri. Doğu ile Batı'nın muhasebesini yaparken, insanı, bütün azamet ve sefaleti -daha çok sefaleti- ile teşrih masasına yatıran o büyük romancıdan cesaret aldım."
Rus devrimine inanan bu gençlere yazarımız nefretle baksa da, devrim Dosto'nun ölümünden 36 yıl sonra gerçekleşmiş, Karl Marx'ın İngiltere'de yeşereceğine inandığı Sosyalizm Rusya'da neşv-ü nema bulmuştur. Kısa vadede "Dostoyevski Batıcılık karşısında yenik düştü" diyebiliriz. Ama bugün -SSCB'nin çöküşü sonrası- Putin'le yeni bir dönüşüm yaşayan Rus toplumunun 1918'de röportaj bahanesiyle Ekaterinburg'ta bir çiftlik evine kapatıp kurşuna dizdikleri Romanov'lara 2000 yılında devlet töreniyle iade-i itibar yapması, Ortodoks kilisesinin (Rus Tanrısının) eski gücüne kavuşturulması için devlet eliyle yapılan destekler vb. uygulamalar, ibrenin Dosto'dan yana döndüğünü, Rus Tanrısı'nın gri geldiğini göstermektedir. "Dosto ve biz" bakalım hangi tarafta yer bulacağız yazgımıza?
|
| Pazar, 18 Temmuz 2010 09:53 tarihinde güncellendi |
|
Türkiye Devrimini Tamamladı, Evrimini Yaşıyor |
| İsmail Şahin | |
|
Eşim için evet |
| Ekrem Özdemir | |
|
Bal ve İktidar |
| Tamer Hafif | |
|
Mağara ve Keşik |
| Mesut Doğan | |
|
Mağaraya Senfoni |
| Sait Mermer | |
|
Yoksunluk |
| Atilla Aktaş | |
|
Sen, ben bir de oruç |
| Aziz Kemal NAFİ | |