| Beyaz Geceler |
|
|
|
| Yazar Ekrem Özdemir |
| Pazar, 25 Temmuz 2010 22:37 |
|
Günün bir saati var ki... Yaşadığınız şehrin en çok hangi saatini sevdiğinizi düşündünüz mü? Böyle soruları hep tip adamlar sorar değil mi? Hani "Nerden bulursun böyle soruları?" dediğimiz kişiler. "Tip mi dediniz. Tip, herkesten farklı, gülünç adam demektir. Kimseye benzemeyen bir yaratılışı vardır. Hayalcinin anlamını bilir misiniz?" (s.32) Ben de size zaten böyle bir tipten bahsetmek istiyorum. Bakın o ne diyor? "...günün bir saati var ki, onu çok severim. Bütün işlerin, görevlerin, çalışmaların bittiği bir saattir bu. Herkes yemek yemek, dinlenmek için akın akın evlerine gider. Yol boyunca şakalaşarak akşamı, geceyi nasıl geçireceklerinden söz ederler. Bu saatte kahramanımız da, evet kendine göre bir işi olan kahramanımız da bu saatte herkes gibi sokaktadır. Biraz yorgun, soluk yüzünde garip bir zevkin izleri görülebilir." (s.37)
Hiçbir arkadaşı olmayan ama şehrin bütün insanlarını garip bir zelve dostu sayan bir hayalperestin romantik öyküsünü anlatan Beyaz Geceler, Dostoyevski'nin 1848'de İnsancıklar'la gelen başarının hemen ardından şöhret basamaklarını bir anda tırmanmaya başladığı ama bunu sürdüremediği döneme rastlar. Öteki ve Ev Sahibesi yayınlanmış, edebiyat çevrelerinde hayal kırıklığı yaratmış, birden yükselen genç yazarımız kariyerinde aniden inişe geçmiştir. Belinski'nin oluşturduğu muhteşem kariyeri sürdürmek için kendini ispatlamaya çalışan Dostoyevski, pek alışkın olmadığımı bir konu ve teknikle bir hikâye yazar. Orhan Pamuk'un dediği gibi "Bir şeye inanan, sonra aynı güçle tam tersine inanan tipik Dostoyevski kahramanları yok" Beyaz Geceler'de. (Önsözden). Yaşadığı şehri gezdiği kaldırımlardaki granit taşlarında kurduğu hayalleri, bir başka gece aynı saatte, aynı taşlar üzerinde bu sefer kurduğu hayalleri tekrar düşünmenin keyfini yaşayacak kadar seven, ağaçlarına, sokaklarına, mevsim geçişlerine, kalabalığına, tenha vakitlerine kadar içsel bir sevgiyle bağlandığı Petersburg'u hayal dünyasının baş tacı sayan kahramanımız için "Bazen yalnız acıyarak, bazen de hiç farkına varmadığımız, cılız, hastalıklı bir genç kızı, ama bir gün, beklemediğimiz bir anda, birdenbire değişerek anlaşılmayan bir güzelliğe bürünen bir kızı anımsatır Petersburg kırları." (s.16(
Neden içimizden geçenleri olduğu gibi söylemiyoruz?
Yaşadığı şehri duymak
Kendi hikâyesini anlattığı için (belki de yazarın kastı böyle olduğu için) adını bilmediğimiz bu münzevî kişilik alıştığımız haliyle "Aklı bir karış havada "romantik" ve hülyalı delikanlının memleket gerçekleriyle karşılaşması!"nın aksine "Dostoyevski bu romanda memleket gerçekleri yerine sevgi ve içtenlikle anlattığı ve daha önce gazete makalelerinde de tasvir ettiği Petersburg'u ve yılın o en uzun günlerine denk düşen yıldızlı bahar gecelerini koymuştur." (Önsözden)
"Soğuk Petersburg göğünde yavaş yavaş sönmekte olan gurubun son ışıklarını heyecanla seyreder" kahramanımız. "Seyreder" demek yalan olur, daha doğrusu bu ışıkları içinde duyar. Çünkü yorgun olduğu ya da o sırada zihni daha ilginç şeylerle uğraştığı için çevresine ayırdığı zaman ister istemez pek az olacaktır. Ertesi güne kadarki can sıkıcı işlerini bitirdiği, bir okullu gibi sınıftan çıkıp oyunlarına, yaramazlıklarına kavuştuğu için kıvançlıdır, sevincinden yerinde duramaz. (s.37) İnsan bu satırları okurken ister istemez işten çıkıp eve doğru yürümeye başladığı anlarda kaç kişi böyle bir sevinç duyar? diye soruyor kendi kendine. Bu ne heyecandır kardeşim! Üstelik sosyal hayatta başarısız, arkadaşlık ilişkilerinde beceriksiz, yalnızlığından başka serveti bulunmayan bir insanın yaşadığı mutluluğa bakar mısınız? "En basit kişide bile ne denli güzellik, mertlik, kutsallık olduğunu gösteren, çatı ve bodrum katlarında oturanları seven" yazarı Dostoyevski'yi sevmemek ne mümkün! Zaten "... istençsiz, iradesiz bir kişinin piyanodaki tuştan ne farkı var ki?" diyen kendisi değil midir hazretin? Bazen O'nu okumak beni korkutuyor. Zaten insanı tanımanın imkânsızlığına inanan birisi olarak karşımdaki ucu bucağı görünmeyen insan ruhunu gördükçe insana dair doğrularım birer birer yıkılıyor zihnimde.
Akşam yürüyüşlerinin mutluluğu
Petersburg ilginç bir şehir. Haziran ayının ortalarından itibaren güneşin gece 11 gibi battığı ve birkaç saat sonra (saat 2 civarı) yeniden doğmaya başladığı Temmuz ayının ilk haftasına kadar süren bir iklim yaşanıyor şehirde. Dosto'nun hikayesine Beyaz Geceler ismini vermesi bundan. Hayalperest kahramanımız aslında birçoğumuz gibi bir devlet dairesinde çalışan sıradan bir memurdur ve sanırım zayıf sosyal kişiliği yüzünden yükselmesi pek mümkün görünmüyor. Zaten onun da böyle bir derdi yok. Yalnız başına dolaşıp hayaller dünyasında gezintiye çıktığı gecelerden birinde dalgınlıkla şehrin dışına çıktığını fark eder ve geri dönerken Neva Nehri kenarında (gerçekten de romantik bir şekilde) yalnız başına ağlayan bir genç kız görür. Hikâyemiz hayalperest kahramanımızla bu genç kızın görüştüğü dört geceyi anlatmaktadır. Bu dört gecede iki yalnız insan birbirine hayat hikâyelerini anlatır ve dertleşirler. Nastenka isimli genç kız ilginç kahramanımızın görüşlerini daha da ilginç bulur ve ona kendini anlatmasını iter.
Akşam yürüyüşlerine bayılan kahramanımıza "Şöyle bir göz atın, bu sevincin, bu coşkunluğun adamcağızın sinirlerini uyardığını, hastalık derecesinde duyarlı olan hayal yeteneğini hemen harekete geçirdiğini göreceksiniz. Adam dalgındır, düşünmektedir... Onun ne düşündüğünü sanırsınız? Akşam yemeğini mi? Geceyi nasıl geçireceğini mi? Bakmakta olduğu bir şeyi mi? Bir beyefendinin, güzel atların çektiği pırıl pırıl arabası içinde önünden geçen bir bayana hoş bir biçimde selam verişini mi?... Hayır, Nastenka, onun böyle şeylerle ilgisi olmaz. O şimdi kendi iç yaşamıyla dopdoludur; sönen güneşin son ışıklarının neşeyle parlayışı boşuna değildir; bu ışıklardan ısınan yüreğinde binlerce duygu uyanarak ruhu alabildiğine zenginleşmiştir. Kahramanımız, üzerinde yürüdüğü yolun daha önce en ufak girintisi çıkıntısıyla ilgilenirken, bir başka gün neredeyse bu yolun kendisinin bile farkında değildir. "Hayal tanrıçası" becerikli elleriyle altın kasnaklı gergefini hazırlamış (sevgili Nastenka, sanırım Jukovski'yi okumuşsunuzdur); şimdi de peri masallarının akıl almaz dünyasının nakışlarını işlemektedir. Kimbilir belki de kahramanımız hayal tanrıçasının hünerli elleriyle yedi kat göğe yükselmiş, billurdan yolların granit yaya kaldırımlarından evine doğru yürümektedir. (s. 37)
Çeşnisi değişik, aldatıcı, tatlı bir zehir! İnanılması zor bir saflık değil mi? Hele Dostoyevski'den bu satırları okumak daha da zor. O gergin, kaderiyle (haliyle Tanrısıyla) kavgalı, sürekli bir arayış içinde olan insanlar gitmiş, yerine sade hayatından hiç de muzdarip olmayan, aramayan, sormayan, tüm içsel yalnızlığın rağmen kendisiyle barışık mutlu bir insan bu. "insanın inanacak bir şey bulma azmi ve gayretiyle, inandığı şeye hiçbir zaman tam inanamamasının acıları üzerine kuran Dostoyevski'nin, kendilerini hayallerine bu derece bırakan kahramanlara bir hikayeyi bu derece bırakabilmesini anlayamıyordum." (Önsözden) Üstelik "hayal dünyasında geziyor" diye dalga geçtiğimiz bu adam aynı zamanda mutludur. "Hayaller ona mutluluk yollarını açar. Çeşnisi değişik, aldatıcı, tatlı bir zehir!" (s. 40). Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden ibaret değil midir zaten? Hayalci olmak da zehirliyor bizi, gerçekçi olmak da. Aradaki fark, aldığımız tadan ibaret. Hem gerçek dediğin nedir ki! "...kendisini bütün isteklerin üstünde görür, her şey elinin altındadır, her şeyi kanıksamıştır... Yaşamını kendi kurar. Ona her an canının istediği biçimi verir. Üstelik bu inanılmaz düş evreni öyle kolay, öyle doğal bir yolla kurulur ki, düş olduğu aklının köşesinden geçmez! Zaten düş evreninin, duygularının yanılmasından doğan bir serap, aldatıcı bir hülya olduğuna inanmak istemez; bu, onun için gerçektir, gerçeğin ta kendisidir." (s. 42)
Sevmek insanı güzelleştirir
Hayalperest kahramanımız ilk kez bir kızla bu kadar uzun bir sohbetin sevinci içinde yüzedursun, Nastenka'nın yaşlı babuşkasıyla yaşadığı hayat onu derinden etkiler. Saf bir sevgiyle bağlanmanın coşkusu da içindedir: "Ulu Tanrım, sevinç ve mutluluk insanı ne kadar güzelleştirir, insan yüreği sevinçten nasıl da coşarmış! (s. 68) Genç kız geçen yıl evlerinin çatı katında kalan bir adama aşık olmuş, bir yıl sonra buluşup evlenmek üzere anlaşmışlardır. İşte hikâyemiz bu yılın son dört gecesini kapsıyor. Hep böyle olur ya, beklediği sevgilisi gelmeyen genç kızın dertleşme ihtiyacını gideren erkek, önceleri yardımcı olmak için sohbet ettiği kıza (kaçınılmaz sonmuş gibi) aşık olur ve beklenen adamın gelmemesi için dua etmeye başlar. Anlayışınız, sevecen ve dürüst kişiliğiniz kızın hoşuna gider. "Mutsuz olduğumuz zamanlar başkalarının mutsuzluğunu daha bir derinden duyarız. O zamanlar duygular incelip güçleniyor." (s. 69) İşte duygularınız örtüşmeye başladı. Genç kız, beklediği adamın gelmeyeceğini düşünmeye başladığı anlarda, birden sizinle ilgilenmeye başlar; neden sizin gibi (yanınızda ve sizinle olan) birine değil de gelmeyen vefasıza bel bağlamaktadır? Nastenka umudunu iyice kaybeder ve kendisine aşık olan kahramanımızda karar kılar. Son gecedir bu, artık gelmeyecektir beklenen ve yeni bir umut yeşermektedir kalplerde.
Ne ki, bütün hayaller bir gün biter ve geçeğin soğuk yüzüyle tanışırız. "Hayaller içinde geçirilen gecelerden sonra ayılmanın gerçek dünyaya dönmenin ne kadar korkunç olduğunu bilemezsiniz." (s. 46)
NOT: Alıntılar aşağıdaki eserden alınmıştır: Beyaz Geceler, Dostoyevski, Çev: Mehmet Özgül, 14.Baskı Kasım 2009, İstanbul (1.Baskı Ağustos 2000, İstanbul) |
| Pazartesi, 07 Şubat 2011 08:33 tarihinde güncellendi |