Anasayfa Edebiyat Kurdun Ölümü ve Yahya Kemal
Kurdun Ölümü ve Yahya Kemal PDF Yazdır E-posta
Yazar M. Sinan ÇAKMAK   
Salı, 01 Aralık 2009 15:27

"İnlemek, ağlamak, yalvarmak; bunların hepsi onur kırıcıdır. Alın yazının seni sürüklediği yolda, uzun ve ağır görevini yerine getir. Sonra da benim gibi ses çıkarmaksızın acı çek ve öl. Ama başın dimdik, özgürce ve yiğitçe!" Önemli olan yenilmek değil baş eğmemektir! 

 

 

SES

Yârab ne müsâvâtı ne hürriyeti ver
Hattâ ne o yoldan gelecek şöhreti ver
Hep neşve veren aşkı terennüm dilerim
Yârab bana bir ses yaratan kudreti ver

Yahya Kemalin ses rubaisi onun şiirini kendi dilinden bize anlatır. Aslında bir süre şiirin ve sanatın kalbi Fransa'da ya da Paris'te bulunması sebebi ile şiirin o gün geldiği yeri kavramış, öte taraftan da Tanzimat ile reddettiğimiz Divan şiirini önemini anlamıştır.

 

Yapmak istediği bu iki dünya arasında bir çeşit yeni bir ses olmaktır.

 

Yahya Kemal 1884 yılında Üsküp'te doğdu. Adı Ahmet Ağah konuldu.

Türk Yunan harbi ertesinde ailesi ile birlikte Selanik e göç etmek zorunda kaldılar. Bu göç edişi Annesi Nakiye Hanım istememiş ve aradan kısa bir zaman geçmesine rağmen tekrar Üsküp'e yalnız başına dönmüş, orada veremden hayata gözlerini kapamıştır.

 

Yahya Kemal derinden etkilendiği bu vefattan, Nazar şiirinde söz eder ve  "Nazar'da annemin ölümü vardır." der.



 

LEYLA

Yattı, aylarca devam etti bu hal.

Sindi simasına akşam hüznü.

Böyle yasdıkta görenler yüzünü,

Avuturken uzun sözlerle,

O susup bakdı derin gözlerle.

Evi rüzgâr gibi bir sır gezdi.

Bir sabah söyledi son sözlerini,

Yumdu dünyaya ela gözlerini;

Koptu evden acı bir vaveyla,

Odalar inledi: "Leyla! Leyla !"

 

1902 yılında Galatasaray'da okumak için İstanbul'a gelen Yahya Kemal aynı yıl içerisinde şiirlerini yayınlamaya devam eder.

 

Dönem Abdülhamid zamanıdır ve 1903 yılının bir Temmuz günü tek kelime Fransızca bilmediği halde Fransa'ya gitme kararı alır. Bunun nedeni; ülkesini bir zindan olarak kabul etmesi ve bundan kurtuluşun tek çaresi olarak da Paris i görmesidir.

 

 

GURBET

 

Gurbet nedir bilir mi o menfâya gitmiyen?

Ey gurbet, ey gurûbu ufuklarda bitmiyen

Ömrün derinliğinde süren kaygı günleri!

Yıllarca, fakr içinde, hayâtın hüzünleri.

Bir çöl çoraklığında hayâlin susuzluğu;

Hem uyku ihtiyaçları, hem uykusuzluğu.

En sinsi bir ezâ gibidir geçmiyen zaman;

Bin türlü başka cevri de vardır ki bî-aman;

Yalnızlığın azâbı her işkenceden beter;

Yalnız bu kahrı insanı tahrîb için yeter

diyecektir.

 

Yahya kemal Paris'te geçirdiği yılardan yine kendi şiirinde şöyle söz eder:

 


BÜYÜ ŞİİR


Paris'te genç iken koyu Baudelaire'perest idim.
Balkon'la, Yolculuk'la, Güzellik'le mest idim.

Sinmisti si'ri ruhuma ulvi keder gibi;
Absente damla damla sizan seker gibi.

Hulyâsinin yarattigi iklim o baska yer!
Gür defnelerle çevrili, afyonlu bahçeler...

Her zevki bir haram olan efsunlu cennetin
Koynunda vardi lezzeti bin türlü nimetin.

Bir gün veda edip o diyârin hayatina,
Döndüm bütün bütün vatanin kâinatina.

Lâkin o bahçelerde geçen devreden beri
Kalbimde solmamistir o si'rin çiçekleri.
  

Fransa'nın kuzey sahilinde ilk kez okyanusu görür. Ve "Açık Deniz" isimli şiirini yazmaya başlar. Bu şiir onun hem şahsi macerasını hem de inkırazını anlatacaktır. Şiirin tamamlanması, kurtuluş savaşı bitiminde Bursa'da gerçekleşecektir.

 

Garbın ucunda, son kıyıdan, en gürültülü

Bir med zamanı, gökyüzü kurşunla örtülü,

Gördüm deniz dedikleri bin başlı ejderi

...

 

Balkan şehirlerinde geçerken çocukluğum

Her lahza bir alev gibi hasretti duyduğum.

 

 

Dokuz yıl süren Fransa günleri ve arkasından memleket dönüş.

 

Fransa da kaldığı dönemde yazdığı şiirlerde, şiir akımlarının en yenisi olan sembolizmi benimsemeyip divan şiirini Paris'e taşımasının sebebini soran bir arkadaşına şu cevabı verecektir.

"Mallarme'nin şiir yazmak isteyen bir talebesine Verlaine' ın Fetes Galantesindeki şiirleri tavsiye ettiğini, kendisinin bunu duyunca bu şiir kitabını bulup, okuduğunu ve birçok şiirini ezberlediğini anlatacaktır. Kısacası Verlainenin yaptığını Türkçe'de yapmak istemektedir.

Daha sonraları tanışıp sıkı dostluk kurduğu Yakup Kadri ile tartışmalarında edebiyat hedeflerini belirleyeceklerdir.


İran'dan Yunan'a geçmek.

"Şark felsefesini bırakıp Sokrat ve Platon'dan başlayan çizgide yürüyeceğiz. Şiirde modellerimiz, eski yunanlıların epigram, idil, trajedi gibi şekilleri olacaktır. Avrupa milletlerinin yaptığı gibi neo-klasik bir şiir vücuda getirerek kendi Rönesanssımızı yapacağız. Velhasıl, hedefimiz bir nevi Nev-Yunani edebiyat."

 

Sicilya kızları, Biblos kadınları gibi birkaç şiiri bu düşünceleri doğrultusunda yazılmıştır.

 

SİCİLYA KIZLARI

 

Sicilya kızları üryan omuzlarında sebû;

Alınlarında da çepçevre gülden efserler,

Yayar bu mahfile âsâbı gevşeten bir bû

Ve gözleriyle derinden bakar gülümserler

Sicilya kızları üryan omuzlarında sebû.

 

Hadîkalarda nevâgîr iken şadırvanlar,

Somâki kurnalarından gümüş sular dökülür.

Ve hep civâra serilmiş dîvanlar

İçinde bûseden ölmüş vücûtlar bükülür,

Hadîkalarda nevâgîr iken şadırvanlar.

 

Gerer beyaz kuğular nâzenin boyunlarını,

Füsûn-ı nevm ile görmez bu âteşin ravza

İçinde dalgalanan reng ü bû oyunlarını.

Dalar huzûz-ı rehâvetle hâvzdan havza.

Gerer beyaz kuğular nâzenin boyunlarını.


 

Ülke bir kargaşaya doğru sürükleniyordu. İkinci Balkan harbi kaybedilmişti. İstanbul yoğun bir muhacir akımına maruz kalmakta idi. Bu şartlar altında nev-yunanilikten söz etmek Türklüğe ve Türkçülüğe düşmanlık olarak anlaşılacak hatta Rum kanı taşımakla suçlanacaktır. Ayrıca şiirsiz şöhret oluşu ile de alay edilecektir.

 

Tüm bu gelişmeler yaşanırken, Yahya Kemal bir taraftan tarih okumaya ve İstanbul'un değişik semtlerine günlük yürüyüşler yapmaya devam eder.
Darüşşafaka'daki derslerinden arta kalan zamanlarda da Türk Ocağında soluğu alıyor, medeniyet, dil ve şiirle ilgili görüşlerini dile getiriyordu.

 

Bu sohbetlerinden birinde "mektepten memlekete" şeklinde özetlediği milliyetçilik anlayışını açıkladı." Turan anlayışına kesinlikle karşı idi.  Milliyetin en mühim unsuru topraktı. Bizim milliyetimiz de Anadolu ve Rumeli toprağının eseri idi. Malazgirt muharebesi başlangıç kabul edilirse, takip eden bin yıl zarfında, Anadolu ve Rumeli de, yaşayış tarzıyla, musikisiyle, şehir anlayışıyla bambaşka bir Türk milleti ve Türkçe teşekkül etmişti ve farklı bir tarihi tecrübe, farklı bir macera yaşanmıştı. Bin sene önce koptuğumuz dünya ile tekrar birleşmek, hayal dünyasında mümkün, fakat gerçekte imkânsızdı."

Yine bu sohbetlerinin birinde şiir ile ilgili düşüncelerini de şöyle açıklamıştır.

"Şiir her şeyden evvel ritim sanatıdır. O halde güfteden çok bir çeşit beste olarak kabul edilmek lazımdır. Mısralarında nağme hissedilmeyen bir manzume sadece güftedir ki, biz onu nesir sahasına atıyoruz. Mısra, mısra beste olan bir manzume asıl şiirdir." der ve ilave eder.

"Şiirde ritim başka bir şeydir; buna ben deruni ahenk diyorum"

Sohbet esnasında Nef'inin bir mısrasını da örnek gösterir.

"Hem kadeh hem bade hem bir şuh sakidir gönül"

Ve ekleyecektir.

"Ne bir kelime atılabilir ne bir kelime ilave edilebilir. Söz musikiye dönmüştür artık. Kelimeler alelade anlamlarını aşarak bu nağmenin ayrılmaz unsurları haline gelmiştir."

 

İçinde bulunan günler sıkıntılarla dolu idi. Birinci dünya harbi çok kötü başlamıştı. Cemal paşanın Süveyş kanalı harekâtı başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Enver paşanın Allahuekber dağlarında, askerlerimizin büyük bir kısmının donarak ölmesi ile sonuçlanan harekâtı da felakete dönüşmüştü. Bunlarla birlikte İtilaf devletleri donanmasının Çanakkale boğazı girişindeki saldırıları morallerin bozulmasına yetecek ve artacaktı.

 

Yahya Kemal ve Yakup Kadri uzun zamandır arkadaştılar ve Yakup Kadri bir süredir Kısıklıdaki Bektaşi dergâhına gidiyordu. Yahya Kemal ile birlikte de birkaç kez dergâhı ziyaret etmişlerdi.

 

Bu ziyaretlerin birinde Yahya Kemal, Celile hanımı görür ve âşık olur.Ancak Celile Hanım evlidir..

 

Artık gözü başka bir şey görmüyordu. Bu hal ona Viranbağ şiirini yazdırır.

 

VİRANBAĞ

 

Adalardan yaza ettik de vedâ

Sızlıyor bağrımız üstündeki dağ,

Seni hâtırlıyoruz Vîranbağ!

 

Yine bir sofrada şen şakraktık,

Gün denizlerde sönerken baktık

Ve çobanlar gibi dallar yaktık.

 

Biz şen, onlarsa muammâlıydı,

Birinin sözleri îmâlıydı,

Birinin gözleri hummâlıydı.

 

Acı duymuş diye aşkın tadını,

Hepimiz sevdik o solgun kadını,

Ve o gün râhibe koyduk adını.

 

Uyuduk kırda, gezindik dağda,

O yazın, âh o engin çağda,

Geçti en son gün Vîranbağ'da.

 

 

İlerleyen günlerde Celile Hanım ile bir vesile tanışırlar. Celile hanım eşinden boşanmak üzeredir, rahatlar.

 

Yahya Kemal içinde bulunduğu tüm şartları bir kenara bırakmıştır. Varı yoğu Celile hanımdır. Artık tamamı ile yazmaz hale gelmiştir. Sonunda Ziya Gökalp'in ısrarları ile tamamlanmamış şiirlerini - Telaki ve Özleyen isimlerinde - Yeni Mecmuaya vermeye razı olur.

 

Bu yepyeni bir sestir.

 

TELAKİ

 

Yollarda kalan gözlerimin nûrunu yordum,

Kimdir o, nasıldır diye rüzgârlara sordum,

Hulyâmı tutan bir büyü var onda diyordum,

Gördüm: Dişi bir parsın elâ gözleri vardı.

 

Sen miydin o âfet ki dedim, bezm-i ezelde

Bir kanlı gül ağzında ve mey kâsesi elde,

Bir sofrada içtik, ikimiz aynı emelde,

Karşımda uyanmış gibi bir baktı sarardı.

 

13 Kasım 1918,  sabahın erken saatleri ve top sesleri. Savaş kaybedilmiş ve zorluklarla dolu mütareke günleri başlamıştır.

Artık İtilaf devletleri İstanbul'dadırlar. Yahya Kemal Beyoğlu'ndan geçerken Yunan bayraklarını asan Rumları görür ve kahrolur.

 

Takip eden günler mütareke günleridir ve bu kolay hazmedilecek bir durum değildir. Mitingler düzenlenir.

 

O gün Sultanahmet ve Ayasofya meydanları dolup taşmış, herkes kenetlenmiş idi. Yahya Kemal siyah bir örtü ile örtülmüş kürsünün yakınlarında durur ve mitingi dikkatle takip eder. Dilinde bir mısra vardır

 

"Nice bin dalgalı Tekbir oluyor tek bir ses "

 



SÜLEYMANİYEDE BAYRAM SABAHI.


Artarak gönlümün aydınlığı her sâniyede,

Bir mehâbetli sabâh oldu Süleymâniye'de.

Kendi gök kubbemiz altında bu bayram saati,

Dokuz asrında bütün halkı, bütün memleketi

Yer yer aksettiriyor mâvileşen manzaradan,

Kalkıyor tozlu zaman perdesi her ân aradan.

Gecenin bitmeğe yüz tuttuğu andan beridir,

Duyulan gökte kanad, yerde ayak sesleridir.

Bir geliş var!.. Ne mübârek, ne garib âlem bu!..

 

 

Hava boydan boya binlerce hayâletle dolu...

Her ufuktan bu geliş eski seferlerdendir;

O seferlerle açılmış nice yerlerdendir.

Bu sükûnette karıştıkça karanlıkla ışık

Yürüyor, durmadan, insan ve hayâlet karışık;

Kimi gökten, kimi yerden üşüşüp her kapıya,

Giriyor, birbiri ardınca, îlâhi yapıya.

Tanrının mâbedi her bir tarafından doluyor,

Bu saatlerde Süleymâniye târih oluyor.

 

 

Ordu-milletlerin en çok döğüşen, en sarpı

Adamış sevdiği Allâh'ına bir böyle yapı.

En güzel mâbedi olsun diye en son dinin

Budur öz şekli hayâl ettiği mimârinin.

Görebilsin diye sonsuzluğu her yerden iyi,

Seçmiş İstanbul'un ufkunda bu kudsi tepeyi;

Taşımış harcını gaazîleri, serdâriyle,

Taşı yenmiş nice bin işçisi, mimârıyle.

Hür ve engin vatanın hem gece, hem gündüzüne,

Uhrevî bir kapı açmış buradan gökyüzüne,

Tâ ki geçsin ezeli rahmete rûh orduları..

 

 

Bir neferdir bu zafer mâbedinin mimârı.

Ulu mâbed! Seni ancak bu sabâh anlıyorum;

Ben de bir vârisin olmakla buğün mağrûrum;

Bir zaman hendeseden âbide zannettimdi;

Kubben altında bu cumhûra bakarken şimdi,

Senelerden beri rü'yâda görüp özlediğim

Cedlerin mağfiret iklimine girmiş gibiyim.

Dili bir, gönlü bir, imânı bir insan yığını

Görüyor varlığının bir yere toplandığını;

Büyük Allâh'ı anarken bir ağızdan herkes

Nice bin dalgalı Tekbir oluyor tek bir ses;

Yükselen bir nakarâtın büyüyen velvelesi,

Nice tuğlarla karışmış nice bin at yelesi!

 

 

Gördüm ön safta oturmuş nefer esvaplı biri

Dinliyor vecd ile tekrâr alınan Tekbîr'i;

Ne kadar sâf idi sîmâsı bu mü'min neferin!

Kimdi? Bânisi mi, mîmâri mı ulvî eserin?

Tâ Malazgird ovasından yürüyen Türkoğlu

Bu nefer miydi? Derin gözleri yaşlarla dolu,

Yüzü dünyâda yiğit yüzlerinin en güzeli,

Çok büyük bir işi görmekle yorulmuş belli;

Hem büyük yurdu kuran hem koruyan kudretimiz

Her zaman varlığımız, hem kanımız hem etimiz;

Vatanın hem yaşıyan vârisi hem sâhibi o,

Görünür halka bu günlerde tesellî gibi o,

Hem bu toprakta buğün, bizde kalan her yerde,

Hem de çoktan beri kaybettiğimiz yerlerde.

 

 

Karşı dağlarda tutuşmuş gibi gül bahçeleri,

Koyu bir kırmızılık gökten ayırmakta yeri.

Gökte top sesleri var, belli, derinden derine;

Belki yüzlerce şehir sesleniyor birbirine.

Çok yakından mı bu sesler, Çok uzaklardan mı?

Üsküdar'dan mı? Hisar'dan mı? Kavaklar'dan mı?

Bursa'dan, Konya'dan, İzmir'den, uzaktan uzağa,

Çarpıyor birbiri ardınca o dağdan bu dağa;

Şimdi her merhaleden, Tâ Beyazıd'dan, Van'dan,

Aynı top sesleri birdir geliyor her yandan.

Ne kadar duygulu, engin ve mübârek bu seher!

Kadın erkek ve çocuk, gönlü dolanlar, yer yer,

Dinliyor hepsi büyük hatıralar ruzgarını,

Çaldıran topları ardınca Mohaç toplarını.

 

 

Gökte top sesleri, bir bir, nerelerden geliyor?

Mutlaka her biri bir başka zaferden geliyor:

Kosva'dan, Niğbolu'dan, Varna'dan, İstanbul'dan..

Anıyor her biri bir vak'ayı heybetle bu an;

Belgrad'dan mı? Budin, Eğri ve Uyvar'dan mı?

Son hudutlarda yücelmiş sıra-dağlardan mı?

 

 

Deniz ufkunda bu top sesleri nerden geliyor?

Barbaros, belki, donanmayla seferden geliyor!..

Adalar'dan mı? Tunus'dan mı, Cezâyir'den mi?

Hür ufuklarda donanmış iki yüz pâre gemi

Yeni doğmuş aya baktıkları yerden geliyor;

O mübarek gemiler hangi seherden geliyor?

 

 

Ulu mâbedde karıştım vatanın birliğine.

Çok şükür Tanrıya, Gördüm, bu saatlerde yine

Yaşayanlarla berâber bulunan ervâhı.

 

Doludur gönlüm ışıklarla bu bayram sabahı.

 

 

Süleymaniye'den sonra Darülfünun Edebiyat fakültesinde öğrencileri ile tüm olan biteni paylaşır. Ve öğrencilerine Anadolu'daki kurtuluş mücadelesinden, kongrelerden, hürriyet fikrinden, Fransız ihtilalinden ve son olarak da Alfred de Vigny nin "Kurdun Ölümü" şiirinin Fransızcasını büyük bir heyecanla okur.

 

KURDUN ÖLÜMÜ

 

Sair Vigny, dostları olan soylularla birlikte dağlarda kurt avına çıkar. Vakit gecedir. Issız bir Ay aydınlığı vardır. Alevlenmiş gibi yanan  Ayın üzerinden bulutlar geçmektedir. Kara ormanlar ufuğa dek dayanmakta, avcılar tüfekleri ile birlikte art arda yürümektedirler. Bir ara, avcıların en deneyimlisi yerde taze pençe izleri görür. Bu izler, oradan az önce geçmiş olan iki kurt ile iki yavrusunun izleridir. Avcılar bıçaklarını hazırlarlar, tüfeklerinin parıltılarını saklarlar. O arada üç avcı durur. Karşılarında alev saçan gözleri ile bir kurt durmaktadır. Biraz ötede, kurdun yavruları sessiz sessiz oynamaktadırlar. Kurdun dişisi tehlike karsısında dimdik durmaktadır.

Erkek kurt, bütün kaçış yollarının kapalı olduğunu anlar. Ön pençelerini kumlu toprağa saplayarak çömelir ve avcıların köpeklerinin en iri ve saldırgan olanına saldırır. Köpeğin gırtlağına dişlerini geçirir ve bırakmaz. Avcılar üst üste ateş ederler, erkek kurdun gövdesini delik deşik ederler, bıçaklamadık yerini bırakmazlar; ama kurt, köpeğin gırtlağındaki dişlerini biraz olsun gevşetmez. Sonunda da köpeği gebertir.

Erkek kurt çömelmiş, gövdesine saplı bıçaklarla avcılara bakmaktadır. Avcılar ellerinde tüfeklerle çevresini sarmıştır. Kurt, ağzından akan kanları dili ile yalayarak avcılara son bir kez bakar. Sonunda gözlerini kapar ve ses çıkarmadan son soluğunu verir.

Dişi kurt ile yavrular ise kaçıp kurtulmuşlardır.


Erkek kurt ölmeden önceki son bakışlarında belli ki avcılara şunu demek istemiştir.

"İnlemek, ağlamak, yalvarmak; bunların hepsi onur kırıcıdır. Alın yazının seni sürüklediği yolda, uzun ve ağır görevini yerine getir. Sonra da benim gibi ses çıkarmaksızın acı çek ve öl. Ama başın dimdik, özgürce ve yiğitçe!"

Önemli olan yenilmek değil baş eğmemektir!

 

Günler ilerliyordu. Bir gün Bebekte oturmuş boğazı seyrederken bir yara tekrar açılır.

Celile hanım ile yaşadığı ayrılık tekrar dile gelmiştir ve ilk kez bir oturuşta ilk şiirini tamamlar.

 

 

SES

 

Günlerce ne gördüm ne de kimseye sordum,

'Yârab! Hele kalp ağrılarım durdu!' diyordum.

His var mı bu âlemde nekahat gibi tatlı?

Gönlüm bu sevincin helecâniyle kanatlı

Bir tâze bahâr âlemi seyretti felekte,

Mevsim mütehayyil, vakit akşamdı Bebek'te;

Akşam!.. Lekesiz, sâf, iyi bir yüz gibi akşam!..

Tâ karşı bayırlarda tutuşmuş iki üç cam;

Sâkin koyu, şen cepheli kasriyle Küçüksu,

 

Ardında vatan semtinin ormanları kuytu;

Bir neş'eli hengâmede çepçevre yamaçlar

Hep aynı tehassüsle meyillenmiş ağaçlar;

Dalgın duyuyor rüzgârın âhengini dal dal,

Baktım süzülüp geçti açıktan iki sandal;

Bir lâhzada bir pancur açılmış gibi yazdan

Bir bestenin engin sesi yükseldi Boğaz'dan.

Coşmuş yine bir aşkın uzak hâtırasıyle,

Aksetti uyanmış tepelerden sırasıyle,

Dağ dağ o güzel ses bütün etrâfı gezindi:

Görmüş ve geçirmiş denizin kalbine sindi.

 

 

Âni bir üzüntüyle bu rü'yâdan uyandım.

Tekrâr o alev gömleği giymiş gibi yandım,

Her yerden o, hem aynı bakış, aynı emelde,

Bir kanlı gül ağzında ve mey kâsesi elde;

Her yerden o, hem aynı güzellikte, göründü,

Sandım bu biten gün beni râmettiği gündü.

 

 

Siz bu kadar güzel iki şey için dövüştünüz.

 

Yahya Kemal İstanbul'un değişik semtlerine yapmış olduğu her ziyaretin onun fikri gelişiminde ve şiir çizgisinde önemli bir yeri vardır denilebilir.

Böyle gezintilerinden birinde Topkapı sarayına gider ve dört yüzyıllık bir gelenekten orada haberdar olur. Hırka-i saadet dairesinde aralıksız dört yüzyıldır Kuran okunmaktadır.

Tevhidi Efkâr'ın 14 Şubat 1922 tarihli sayısında " Hilafete Yakın Bir Gün "  başlıklı yazısında bu deneyiminden bahseder.

 

" Bu devletin iki manevi temeli vardır. Fatih'in Ayasofya minaresinden okuttuğu ezan ki hâlâ okunuyor. Selim'in Hırka-i Saadet önünde okuttuğu Ku'ran ki hâlâ okunuyor. Eskişehir in, Afyonkarahisar'ın, Kars'ın askerleri. Siz bu kadar güzel iki şey için dövüştünüz.

 

Bir bayram sabahıdır. Ve Yahya Kemal uzun zaman sonra ilk kez, Bayram namazı kılmak için camidedir. Camideki varlığının bir yabancı olarak hissedildiğini bilerek ve içi hüzünle dolu vaazı dinlemeye başlar. O gün daha önceden de duyduğu sesi tekrar hisseder

 

"Gitme kal !"

"Gitme kal! Sen bu civar halkına dost insansın ."

 

O gece uyumaya çalışırken, içinden duyduğu bu cümlenin bir mısraa dönüştüğünü fark eder.


 

KOCAMUSTAFA PAŞA

 

Koca Mustâpaşa! Ücrâ ve fakir İstanbul!

Ta fetihden beri mü'min, mütevekkil, yoksul,

Hüznü bir zevk edinenler yaşıyorlar burada.

Kaldım onlarla bütün gün bu güzel rü'y'ada.

Öyle sinmiş bu vatan semtine milliyetimiz

Ki biziz hem görülen, hem duyulan, yalnız biz.

Mânevi çerçeve beş yüz senedir hep berrak;

Yaşıyanlar değil Allâh'a gidenlerden uzak.

Bir bahar yağmuru yağmış da açılmış havayı

Hisseden kimse hakikat sanıyor hülyâyı.

Âhiret öyle yakın seyredilen manzarada,

O kadar komşu ki dünyâya dıvar yok arada,

Geçer insan bir adım atsa birinden birine,

Kavuşur karşıda kaybettiği bir sevdiğine.

 

 

Serviliklerde sükûn, yolda sükûn, evde sükûn.

Bu taraf sanki bu halkıyle ezelden meskûn.

Bir afîf âile sessizliği var evlerde;

Örtüyor farkı asâletle çekilmiş perde.

Kaldırımsız, daracık, iğri sokak, doğru sokak..

Her geçildikçe basılmış ve düzelmiş toprak.

Kuru ekmekle, bayat peyniri lezzetle yiyen,

Çeşmeden her su içerken: "Şükür Allah'a" diyen

Yaşıyor sâde maîşetlerin en sâfında;

Rûh esen kuytu mezarlıkların etrâfında.

Bu vatandaş biraz ahşapla, biraz kerpiçten

Yapabilmiş bu güzellikleri birkaç hiçten.

Türk'ün âsûde mizâciyle Bizans'ın kederi

Karışıp mağrifet iklimi edinmiş bu yeri.

 

 

Şu fetih vak'ası, yârab! Ne büyük mu'cizedir!

Her tecellisini nakletmek uzundur bir bir;

Bir tecellisi fakat, rûhu saatlerce sarar:

Koca Mustâpaşa var, câmii var, semti de var.

Elli yıl geçtiği günlerde büyük mu'cizden,

Hak'dan ilham ile bir gün o güzel semte giden

Rum vezîr, eski manastırda ederken secde,

Kalbi çok dolduran îmân ile gelmiş vecde,

Onu, tek Tanrısının mâbedi etmiş de hayâl,

Vakfedip her neye mâlikse, bütün mâl ü menâl,

Bir fetih câmii yapmak dilemiş islâma.

Sebep olmuş bu eser yâd edilir bir nâma.

 

 

Dört asırdır inerek câmie nûr üstüne nûr

Yerde bulmuş yaşıyanlar da, ölenler de huzûr.

Ona hâlâ gidilirken geçilir bir yoldan,

Göze çarpar ölüm âyetleri sağdan soldan,

Sarmaşıklar, yazılar, taşlar ağaçlar karışık;

Hâfız Osman gibi hattatla gömülmüş bir ışık

Bu mezarlıkta siyah toprağı aydınlatıyor;

Belli, kabrinde, O, bir nûra sarılmış yatıyor.

 

 

Gece, şi'riyle sararken Koca Mustâpaşa'yı

Seyredenler görür Allâh'a yakın dünyâyı.

Yolda tek tük görünenler çekilir evlerine;

Gece sessizliği semtin yayılır her yerine.

Bir ziyâretçi derin zevk alarak manzaradan,

Unutur semtine yollanmayı artık buradan.

 

 

Gizli bir his bana, hâtif gibi, ihtâr ediyor;

Çok yavaş, yalnız içinden duyulan sesle, diyor:

"Gitme! Kal! Sen bu taraf halkına dost insansın;

Onların meşrebi, iklimi ve ırkındansın.

Gece, her yerdeki efsunlu sükûnundan iyi,

Avutur gamlıyı, teskin eder endişeliği;

Ne ledünnî gecedir! Tâ ağaran vakte kadar,

Bir mücevher gibi Sünbül Sinan'ın rûhu yanar.

Ne saâdet! Bu tarflarda, her ülfetten uzak,

Vatanın fâtihi cedlerle beraber yaşamak! ..."

 

 

Geç vakit semtime döndüm Koca Mustâpaşa'dan

Kalbim ayrılmadı bir an o güzel rü'yâ'dan.

Bu muammâyı uzun boylu düşündüm de yine,

Dikkatim hâdisenin vardı derinliklerine;

Bu geniş ülkede, binlerce lâtif illerde,

Nice yıl, cedlerimiz kökleşerek bir yerde,

Mânevî varlığının resmini çizmiş havaya.

- Ki bugün karşılaşan benzetiyor rü'yâ'ya. -

 

Kopmuşuz bizler o öz varlık olan manzaradan.

Bahseder gerçi duyanlar bir onulmaz yaradan;

Derler: İnsanda derin bir yaradır köksüzlük;

Budur âlemde hudutsuz ve hazîn öksüzlük.

Sızlatır bâzı saatler dayanılmaz bir acı,

Kökü toprakta kalıp kendi kesilmiş ağacı.

Rûh arar başka tesellî her esen rüzgârda.

 

Ne yazık! Doğmuyoruz şimdi o topraklarda!

 

 

 

Yıl 1922.Talebeleri ile birlikte ya da tek başına İstanbul'un değişik semtlerine gezintilere gitmeye devam etmektedir. Aslında bu biraz da mütareke acılarından ve işgal zilletinden kaçarak bozgunda fetih rüyası görmek gibi bir şeydir.

Tarih 29 Mayıs'tır yani fethin 469.yıldönümü. Bu bayram günü kimsesizdir. Ve o bayram gününü İstanbul'u fetheden yeniçerilerle birlikte geçirecektir. Surlardan Ayasofya'ya kadar yürür ve mırıldanır

 

" Şu fetih vakası, Yarab, ne büyük mucizedir." der.

 

Anadolu'daki kurtuluş hareketi başarıya ulaşmıştır. Mustafa Kemal Paşa'nın Bursa'da ziyaret edilmesi için hazırlanan Darülfünun heyetinin içindedir. Paşa ile görüşmeleri ve yıllar önce başladığı ama bir türlü tamamlayamadığı Açık Deniz isimli şiirini bir gecede tamamlayıp bitirir.

 

Bu bir anlamda inkırazının da nihayet bulmasıdır. Yaşantısının da kimilerine göre en verimli dönemi sona ermiştir.

 

AÇIK DENİZ.

 

Balkan şehirlerinde geçerken çocukluğum;

Her lâhza bir alev gibi hasretti duyduğum.

Kalbimde vardı "Byron"u bedbaht eden melâl!

Gezdim o yaşta dağları, hulyâm içinde lâl,

Aldım Rakofça kırlarının hür havâsını,

Duydum akıncı cedlerimin ihtirâsını,

Her yaz, şimâle doğru asırlarca bir koşu...

Bağrımda bir akis gibi kalmış uğultulu...

Mağlûpken ordu, yaslı dururken bütün vatan,

 

Rü'yâma girdi her gece bir fâtihâne zan.

Hicretlerin bakıyyesi hicranlı duygular,

Mahzun hudutların ötesinden akan sular,

Gönlümde hep o zanla berâber çağıldadı,

Bildim nedir ufuktaki sonsuzluğun tadı!

Bir gün dedim ki istemem artık ne yer ne yâr!

Çıktım sürekli gurbete, gezdim diyar diyar;

Gittim o son diyâra ki serhaddidir yerin,

Hâlâ dilimdedir tuzu engin denizlerin!

 

Garbin ucunda, son kıyıdan en gürültülü

Bir med zamânı, gökyüzü kurşunla örtülü,

Gördüm deniz dedikleri bin başlı ejderi;

Gördüm güzel vücûdunu zümrütliyen deri

Keskin bir ürperişle kımıldandı anbean;

Baktım ve anladım ki o ejderdi canlanan.

Sonsuz ufuktan âh o ne coşkun gelişti o!

Birden nasıl toparlanarak kükremişti o!

Yelken, vapur, ne varsa kaçışmış limanlara,

Yalnız onundu koskoca meydan ve manzara!

Yalnız o kalmış ortada, âsi ve bağrı hûn,

Bin mağra ağzı açmış, ulurken uzun uzun,

Sezdim bir âşinâ gibi, heybetli hüznünü!

 

Rûhunla karşı karşıya kaldım o med günü,

Şekvânı dinledim, ezelî muztarip deniz!

Duydum ki rûhumuzla bu gurbette sendeniz,

Dindirmez anladım bunu hiçbir güzel kıyı;

Bir bitmeyen susuzluğa benzer bu ağrıyı.

 



YAŞANTISINDAN KISA BAŞLIKLAR.

1884 Üsküp'te doğdu. Ahmed Agâh adı konuldu.

1901 "Hatıra" adlı ilk şiiri Musavver Terakki dergisinin 17 Ekim tarihli 32. sayısında A. Agâh imzasıyla yayımlandı.

1903 Messagerie Maritime kumpanyasının Memphis adlı vapuruyla Paris'e kaçtı. College de Meaux'ya yatılı öğrenci olarak kaydını yaptırdı.

1911 Fransa'nın kuzey sahilindeki Roscoff şehrinde ilk defa okyanusu gördü ve "Açık Deniz" adlı ünlü şiirini yazmaya başladı.

1912 Paris'ten döndü.

1913 Darüşşafaka'da muallimliğe başladı. Ali Kemal'in Peyam gazetesinde Süleyman Sadi imzasıyla yazılar yazmaya başladı. Yılın sonlarında Büyükada'ya yerleşti.

1914 Peyam'da "Bir Fikir" başlıklı yazısında ilk defa Yahya Kemal imzasını kullandı.

1915 Darüşşafaka'daki görevinden ayrıldı. Darülfünun'a Garp Edebiyatı Tarihi müderrisi olarak tayin edildi.

1922 Darülfünun'dan bazı öğrenci ve hocalarla birlikte Mustafa Kemal'e görüşmek üzere Bursa'ya gitti. Birinci Lozan Konferansı'nda, Türk Murahhas Heyeti'nde basın müşaviri olarak yer aldı.

1923 Dergâh, 42. sayısında kapandı. Türkiye'ye döndü. Urfa milletvekili seçildi.

1926 Varşova elçiliğine tayin edildi. Bunun üzerine milletvekilliğinden istifa etti.

1929 Madrid elçiliğine tayin edildi.

1932 Madrid elçiliği görevi sona erdi.

1934 Yozgat milletvekili olarak meclise girdi. Soyadı kanunu yürürlüğe girdi, Beyatlı soyadını aldı.

1935 Tekirdağ milletvekili seçildi. Bu görevi 1943 yılına kadar devam etti.

1946 Kısmi seçimlerde İstanbul milletvekili olarak tekrar TBMM'ye girdi. Bir ara Halkevleri sanat müşavirliği yaptı.

1948 Pakistan büyükelçiliğine tayin edildi.

1958 Rahatsızlığı arttı ve Cerrahpaşa Hastahanesi'ne yatırıldı. 1 Kasım'da öldü, 2 Kasım'da büyük bir törenle Rumeli Hisarı'nda toprağa verildi.

 

NOT: Bu yazının hazırlanmasında Sayın Beşir AYVAZOĞLUNUN Bozgunda Fetih Rüyası isimli Biyografik Romanından yararlanılmıştır.

 

Yorumlar   

 
#1 Faulkner 01-12-2009 23:15
Celile Hanımla akıbetleri ne oldu. Vuslat oldu mu?
Alıntı
 

Yorum ekle

Yapılan yorumlarla ilgili yasal sorumluluk yorum sahibine aittir.

Güvenlik kodu
Yenile