Anasayfa Edebiyat Ezilmiş Ve Aşağılanmışlar
Ezilmiş Ve Aşağılanmışlar PDF Yazdır E-posta
Yazar Ekrem Özdemir   
Cumartesi, 01 Mayıs 2010 13:48

"Tok açın halinden anlamaz derler. Ben şunu ekleyeceğim buna: Aç da açın halinden her zaman anlamaz."











Dostoyevski demek benim için vicdan demektir. Kötülük yaptığında acı çeken, iyilik yaptığında mutluluk duyan, asla yalan söylemeyen, söyleyemeyen, insanı insan yapan yönüyle vicdan. İnsanı (hiçbir dine veya ideolojiye adapte etmeden) bütün tezatlarıyla salt insan olarak ele almanın imkânını bugüne kadar okuduğum yazarlar içinde en iyi Dostoyevski sundu bana. Bütün büyük yazarlar gibi yazdıklarını okumak gerçekten sabır istiyor ama Dostoyevski'nin bir farkı daha var; onu okumak için sağlam bir yürek ve onu besleyen güçlü sinir sistemi de lazım.  Bir insan ki, Dostoyevski'nin bir eserini eline alıp biraz okuduktan sonra "Şu an bu eseri okuyacak kadar güçlü değilim" diyebilir, anlayışla karşılarım.

 

 

Ezilmiş Ve Aşağılanmışlar işte böyle bir eser. Her toplumda varlığı bilinen, zenginlerin görmek istemedikleri, fakirlerin dilinden düşürmedikleri yoksulluğun, bazen kaderi ve Tanrı'yı sorgulatacak kadar acı yüzüyle karşılaşan insanların yaşadıkları anlatması kolay yaşanması zor gerçeklerden bahsediyor. Dostoyevski ile çağdaş yazarımız Namık Kemal Londra gezisi sonrası öyle bir şehir portresi çizer ki Türk halkına, okuyan kişi büyük insanlık idealini İngilizler gerçekleştirdi zanneder. Namık Kemal'e göre Londra insanlığın bu zamana kadar ortaya koyduğu ilerlemenin sembol şehridir. Dünya üzerinde ilerleme namına ne varsa Londra'da görmek mümkündür. Aynı şehre hemen hemen aynı dönemde Dostoyevski gider. Londra'nın büyük ve geniş caddeleriyle devasa binalarının gizlediği arka sokakları gezer ve öyle bir şehir anlatır ki yaklaşan dünya düzeni bizi "her gün aynı kalafat yerine çekilmenin sefaleti"ne boğacak diyebilirsiniz. Bugün yaklaşık bir buçuk asır sonra "yoksulun sırtından doyan doyana"  bir hayatı paylaşıyoruz. Bu satırların yazarı, kendi aydını olan Namık Kemal'den yana olmaktansa Slavcılığıyla meşhur Dostoyevski'den yana olmayı tercih etmektedir.

 

Mevlana'ya sorarlar: Ey pîrimiz! Sen ki durmadan Şems'ten bahseder durursun. Her sözünde bahseder, şiirler söylersin. Şems gelmeden önce sen bir Allah dostu, bir bilge adam, sultanların, vezirlerin görüşmek istediği bir yüce kişiydin. Şems sana ne sağladı ki onu bu kadar yüceltirsin? Hazret-i Pîr şöyle cevap verir: Şems'ten önce ısınacak bir yorganım, yiyecek bir tas çorbam varsa bu bana yeter diye düşünür, mutlu olurdum. Şems'ten sonra anladım ki, dünyada ısınacak yorganı olmayan bir kişi varsa benim yorganım bana yetmemeli, içecek bir tas çorbası olmayan insanlar varken bir tas çorbayla mutlu olmaya hakkım yoktur."    

 

 

Sevdiğini söyleyememenin dayanılmaz hafifliği 

 

Romana geçelim: Vanya yetim ve öksüz, genç, yoksul bir yazar. Para kazanmak için yazmaktadır. İlk romanıyla büyük beğeni toplar ve bir anda para kazanmaya başlar. (Bu kısmı Dostoyevski'nin kendi hayatıyla adeta birebir özdeşleşmektedir.) Vanya, soğuk bir günde, sokakta üstü başı paçavra, yaşlı bir adamın ölümüne tanık olur. Roman böyle başlar. Kolayca söylüyoruz da, Smith adındaki bu adamın dermansız, aç ve sefil görünüşünü okumak hiç de kolay değil. Vanya, ölümüne tanık olduğu bu adama ilgi duyar ve kaldığı evi araştırır. Bugün hangimize gösterseler hiçbirimizin bırakın kalmayı geçici misafirliğe bile razı olmayacağı bir odada kalan ihtiyarın yaşadığı yeri görünce, içinden bir sıcaklık duyan ve hakkında biraz bilgi sahibi olmak isteyen Vanya, odayı kiralar.

 

Vanya'nın hayatında bir aile (Ihmenevler - Nikolai Ihmenev ve eşi Anna Andreyevna) ve onların kızı Nataşa vardır. Vanya, anne-babasız kalınca, Ihmenev onu yanına almış, bakıp büyütmüştür. Haliyle Nataşa ve Vanya iki kardeş gibi büyümüş, birbirlerini çok iyi tanıyan iki insandır. Vanya, evvelden beri Nataşa'ya karşı önce kardeşçe bir sevgi ve dostluk duymuş, yaşı ilerledikçe bu sevgi aşka dönüşmüş, ama Vanya hislerini açmamıştır. Uzun süre duygularını ifade etmekten çekinen Vanya, beklemeyi tercih etmiştir. (Ah, ne zordur sevdiğini söylemek. Hem müthiş bir istek duyar, kabınıza sığmazsınız, hem de aynı oranda kaybetmeye, bir daha görüşme imkânındam mahrum kalmaya dayalı bir korku. Tabi ki heyecanlı bir bekleyişten başka yapacak bir şeyiniz yoktur. Hayatınızın en sancılı ama en unutulmaz günleri geçer böylece) Nihayet Ihmenevler, ailenin onur meselesi haline gelen bir dava yüzünden şehre taşınınca, Vanya ve Nataşa yeniden sıkça görüşmeye başlamışlar, aralarında bir aşkın yeşermesiyle, Vanya bu ailenin evine daha sık gider olmuştur. Ihmenevler durumun farkındadır. Baba Ihmenev, Vanya'yı sevmekte, ilk kitabıyla iyi bir gelir elde etmeye başlamasına rağmen bunun sürekli olmayacağı korkusu taşımaktadır. Sonuçta o bir babadır ve kızının geleceğini düşünmek zorundadır. Anne-baba bu korkuyu duyadursunlar, bu arada kızları Nataşa, babasının kasabadaki çiftlikte beraber iş yaptığı Prens Valkovski'nin oğlu Alyoşa'ya aşık olmuştur. Zaten şehre gelmelerine neden, Prens Valkovksi ile İhmenev arasındaki davanın yanı sıra, gerginliklerin başlamasına sebep olan Nataşa ile Alyoşa arasındaki ilişkiye dair çiftlikte çıkan dedikodulardır. Prens Valkovkski, oğlunun yoksul Ihmenevler'in kızıyla evlenmesini istemediği için bir yol bulup Ihmenev'i zimmetine para geçirmekle suçlar, ortaklığı bozar ve dava eder.                         


 

 

Dostoyevski ve hayatın gerçekleri

Vanya'nın durumu daha da ilginç hale gelir. Sevdiği kız başka bir erkeğe (Alyoşa'ya) aşıktır ve Vanya Nataşa'nın sırf mutlu olmasını istediği için bu duruma razı olur. Orhan Pamuk kitaba yazdığı önsözde bize şöyle bir bilgi veriyor: "Ölümünden sonra Dostoyevski hakkında Zalim Bir Yetenek adlı zalim ve anlayışsız bir kitap yazan Rus eleştirmen Mihailovsky aşırı anlayış ve kendini yok sayışı yüzünden Vanya'nın sevgilisini "pezevengi" durumuna düştüğünü yazar acımasızlıkla." (s. 6). Bu durumu nasıl açıklamak lazım bilmiyorum, ama sevdiği kızın mutluluğu için insan böyle bir şeye razı olur mu, cevap vermek kolay değil. Liseli yıllarımda çok sevdiğim bir dostuma, "Aynı kıza âşık olsak senin için o kızdan vazgeçerim" dediğimi hatırlıyorum. Tabi ki gülerek, "Valla kusura bakma, ben vazgeçmem"  demişti. Hayatımda kendimi ilk enayi hissettiğim anlardan biri olmuştur bu. Bu yüzden ben Dostoyevski peşinde, o Amerika peşinde koşuyoruz. Vanya'nın gösterdiği aşırı derecede merhamet ve şefkat tartışma konusu olmuş, değişik yorumlara neden olmuştur. Dostoyevski'nin bu romanı hapishane yıllarından sonra (1861) yazdığını dikkate alırsak, toplumun bütün sınıflarından her türlü insan türüyle karşılaşmış, ülkesini ve insanını çok iyi gözlemleme imkânına kavuşmuş bir yazar olduğunu dikkate almalıyız. Örneği Sibirya yıllarını anlattığı "Ölüler Evinden Anılar" kitabında "Akulka'nın Kocası" isimli hikâyesi vardır ki, dudak ısırırsınız. Hayatın gerçeklerini görmek isteyenlerin Dostoyevski okuması şarttır diye düşünüyorum.      

 

Bizim Vanya, sevdiği kızın dostu konumuna düşmüş, sır ortağı olmuştur artık. Yetmediği gibi yeni damat adayımız Alyoşa ile de görüşmekte, onun sevdiği kızla yaşadığı gönül ilişkisine bizzat şahit olmaktadır. Bu arada hikâyemize küçük bir kız, Nelli katılır. Nelli, Vanya'nın ölümüne tanık olduğu ihtiyar Smith'in torunudur. Dedesinin ölümünden sonra odasından bazı şeyleri almaya gelen Nelli, Vanya ile karşılaşır ve tanışırlar. Çocukluktan genç kızlığa geçen Nelli'nin yaşadığı trajediyi Dostoyevski öyle bir anlatıyor ki, neden romana bu ismin verildiğini anlıyorsunuz. Şehrin yoksul, aşağı sınıfından olan insanların, varlıklı insanların egoist yaklaşımları, gönül eğlenceleri, şehvet düşkünlükleri, iğrenç istekleriyle nasıl hırpalandığını, ne denli rezil bir hayata katlanmak zorunda kaldıklarını başarıyla gözler önüne seriyor yazarımız. Hakikaten okumaya yürek lazım.

 

"Temiz yürekli insanlar üzüldükleri zaman sıkılırlar"

 

Nelli'den biraz bahsedeyim. Ihmenevler'le sorun yaşayan Prens Valkovski, Nelli'nin aslında babasıdır. Zamanında genç annesini kendine âşık etmiş, babasının (yani ihtiyar Smith'in) tüm itirazlarına karşın, kız bu aşağılık adamla kaçmıştır. Dede Smith kızını asla bağışlamamış, bizim Prens bir süre sonra (belki de gönlü artık soğuduğundan) terk edip gidince, kadıncağız çocuğuyla birlikte acımasız yoksulluğun girdabında kavrulmuş, bedeni bu ağır şartlara dayanamayarak hastalanmış ve ölmüştür. Nelli bütün olan biteni annesinden dinlemiş, annesinin tüm ikazlarına rağmen onları yüzüstü bırakan ve kızını hiç affetmeyen dedesinden nefret etmiştir. Yine de annesinin ısrarlarıyla arada bir dedesine ziyarete gelip gitmiş, ama öfkesi hiç dinmemiştir. İşte Vanya ile Nelli'nin karşılaşması, Nelli'nin annesinin acılar içinde ölümünden kısa bir süre sonra ölen dedesinin evine geldiği döneme rast geliyor. Vanya, merak ettiği ve ona ilginç gelen Nelli'yi takip eder, bir zamanlar annesinin kaldığı evde, bir ailenin yanında sığıntı gibi yaşadığını, sürekli dayak yediğini, zorla yaşından büyük işlere koşulduğunu görmüştür. Bir süre sonra (zor da olsa) Nelli'yi yanına alır Vanya. Yalnız burada beni çarpan bir noktayı belirtmek istiyorum: Dostoyevski, çocukluktan genç kızlığa adım atmaya başlayan küçük Nelli'nin, ıstırap dolu çocuk yüreğiyle Vanya'ya duymaya başladığı aşkı, dedesine olan nefretini, izini bulup arada sırada onu görmeye gelen (onları yüzüstü bırakıp giden babası) Prens Valkovski'den korkuyla sürekli kaçışını, kızı Nataşa'yı Prens'in oğlu Alyoşa ile yaşadığı aşk yüzünden affetmeyen baba Ihmenev'e (dedesine benzediği için) kötü gözle bakışını ve yoksulların hastalığı veremle mücadelesini, bu amansız hastalığın küçücük çocuğun bedenini yavaş yavaş nasıl ele geçirdiğini ve giderek yok ettiğini öyle güzel veriyor ki, o yaştaki bir çocuğun iç dünyasına girip yaşadıklarını birebir sunuşuna hayret ediyorsunuz.

 

"Dürüst, temiz yürekli insanlar üzüldükleri zaman sıkılırlar. (s. 175) Nelli işte böyle bir kızdır. Bir gün evden kaçar, hiç ihtiyacı olmadığı halde köprüde dilencilik yapmaya gider. Bunu hem annesinin "kimseden bir şey isteme" nasihatini yerine getirmek, hem de yoksulluğuna duyduğu öfkeden yapmaktadır. "Ezilen, gururu incinen, kaderin sillesini yiyen insanların çoğuna bunların bir haksızlık olduğunu bilmek özel bir haz verir."(s. 295)

 

Yaşadığı hayat Nelli'nin yaşam umutlarını öylesine kırmıştır ki, yaşamın kendisinden bile nefret edecek hale gelmiştir. Hastadır Nelli, ölmek üzeredir, doktorun tüm çabalarına rağmen iyileşmemek için direnmekte, bir çeşit sinir buhranıyla sağa sola saldırmaktadır. Vanya onun bu durumunu anlamaya çalışır: "İçimde birisinin bana hakaret etmesi ya da gücenebileceğim bir şeyi söyleme isteğiyle odamda bir aşağı bir yukarı dolaştığım çok olmuştur. Böyle durumlarda "boşalan" kadınlar acı acı ağlarlar, duygulu olanlarına sinir buhranı bile gelir. Son derece olağan bir durumdur bu. Çoğunlukla insanın içinde hiç kimsenin bilmediği, istese bile kimseye açamadığı bir keder bulunduğu zamanlar görülür. (s. 281)

 

Ahlak rahatlığın ta kendisidir

 

Nataşa'ya geri dönersek; babasının tüm itirazlarına rağmen (bütün anne babaların ortak ifadesi olan "gençlik hevesi"ne kapılarak) Alyoşa ile ayrı eve çıkan Nataşa, evlenme umutları kurarken başka bir olay daha gelir başlarına. Prens Valkovski, oğlunun soylu ve zengin bir kızla evlenmesini istediğinden, ona sosyeteden bir kız belirlemiş, Katarina Fyodorovna adındaki bu kızla görüştürmüş ve oğlunu razı etmek için her türlü yolu denemeye başlamıştır. Dikkat ederseniz, bizim Yeşilçam filmlerini aratmayan (ama 149 yıl önce Rusya'da kaleme alınmış) bir konuyla muhatabız. Hikâye hiç de yabancı değil. Zaten insanın "Güneş altında yeni bir şey yok" diyesi geliyor okurken.

 

Benim bu romanı sevmeme neden olan şey; para kazanmaya, ayakta kalmaya, yaşamaya çalışan genç bir yazarın başından geçenleri anlatmasıdır. Aramızdaki farklara rağmen genç Vanya'nın hikâyesini büyük bir merakla okudum. Ben de sadece yazdıklarımla yaşamaya çalıştığım dönemde Vanya ile ortak bazı sıkıntılar geçirmiştim. Onun dışında romandaki belki de en ilginç karakter Prens Valkovski'dir. İnsan bu kadar iğrenç olabilir mi?, sorusunu sordurtan bu adamın sosyal konumu, hayata yaklaşım tarzı, toplumun kendisi dışındaki kesimlerine bakış açısı insanı deli ediyor, müthiş bir öfkeye kapılıyorsunuz, üstüne bugün bile dünyamızda her toplumda bu tiplemenin alabildiğine bolca bulunduğunu bilmek ise daha da öfkelendiriyor insanı. Bir örnek verelim: Prens Valkovski, Nelli yanında kaldığı için Vanya ile yakınlaşarak (arayıp nihayet bulduğu) kızının durumunu görme şansını yakalamıştır. Bir akşam yolda karşılaştığı Vanya'yı zorla akşam yemeğine alıkoyar. Parasıyla, gücüyle, her fırsatı değerlendirerek karşısındakini ezmeye çalışan bu adamın (kendini temize çıkarmak adına) sözlerinden bir parça sunuyorum: "Olanağı olsaydı da içimizde sakladığımız bütün kötü şeyleri, yalnızca en yakın dostlarımıza açtıklarımızı değil, kimi zaman kendi kendimize bile itiraf etmekten utandığımız duygularımızı, anılarımızı açığa vuraydık... dünyayı öyle iğrenç bir koku kaplardı ki, soluk alamaz, boğulurduk. Toplumun koyduğu kurallar da bu bakımdan iyidir zaten. Derin bir anlamı vardır bu kuralların... Ahlak yönünden yararlıdır demeyeceğim, ama koruyucudurlar, rahatlık veriler insana. Hem böylesi daha iyidir. Çünkü ahlak aslında rahatlığın ta kendidir." (s. 245)

 

 

Soyluların altında halkın üstünde

 

Bir başka örnek vermek istiyorum: Oğlu Alyoşa Nataşa'dan vazgeçsin, kendi bulduğu Katarına Fyodorovna ile evlensin diye yapmadığını bırakmayan Prens Valkovski, bizzat Nataşa'nın yanına giderek onu vazgeçirmeye çalışmıştır. Ama hangi metotla? Kendi rahatı için herkesi ve her şeyi gözden çıkarabilme özelliği olan (genelde toplumun üst sınıfıdır bunlar) insanların (gariptir) aldıkları iyi eğitimle orantılı kıvrak bir zekâsı ve ustaca kullandıkları hitabetleri vardır. Onlar hatalı oldukları yerde bile, konuyu en olmayacak yerinden ele alır, kendini haklı çıkarmayı gene de başarırlar. Prens Valkovski, işte bu soylular sınıfının altında, bir yol bulup ona ulaşmaya çalışan tabakadan olduğu için rezil bir insandır. Soylu değildir, görünmeye çalışır böyle insanlar, zengin değildir bir zenginle evlenip mala mülke konmanın yolunu ararlar, yönetici değildir, yöneticilerin katıldığı toplantı ve eğlence mekânlarında bulunarak kendini de o sınıftan gösterme gayreti içindedirler. Soyluların özgüveni geçerli ve güçlüyken Prens Valkovski gibilerin özgüveni sahtedir. Ama bu haliyle bile çok işe yarar. İşte size Prens Valkovski'nin zihniyetine bir örnek: Nataşa ile Alyoşa'nın kaldığı evdeyiz. Kıvrak zekâsıyla genç kızın psikolojisini harap etmeye uğraşan Prens karşısında dişli bir rakip görünce bakın nasıl tepki veriyor: "Kadınların bir özelliğine dikkat ettim: Suçüstü yakalanan bir kadın o anda özür dilemektense, suçunu kabul etmektense sonra günlerce uğraşıp gönlünüzü almaya, kendini bağışlatmaya çalışmayı yeğler. Bunun için sözlerinizden alınmış olsam bile, şimdi özür dilemenizi istemezdim sizden. Sonra hatanızı anladığınız, gönlümü almak istediğiniz zaman bunu yapmanız daha işime gelir. (s.189)

 

Tok açın halinden anlamaz derler

 

Nataşa temiz ruhlu bir kızdır. Alyoşa'nın kendisini bırakıp zengin bir kızla evlenmesine bile sağduyuyla yaklaşmakta, ona kızmamaktadır. "Bu temiz ruhlu kız için unutmakta, bağışlamakta sonsuz bir haz vardı." (s. 82) Çaresiz kız, bu çaresizline bile bir mazeret aramaktan geri durmaz: "Bak Vanya: Onu bir dengim gibi, bir kadının erkeği sevdiği duyguyla sevmediğimi anladım. Bir annenin oğlunu sevdiği gibi seviyordum onu... Sanırım iki insan birbirinin dengi olarak sevemezler birbirini." (s. 314)    

 

Ve romanın en ilginç sahnelerinden birini aktararak bitireyim: Baba Ihmenev, Vanya'nın yanında kalan Nelli'yi evlatlık olarak yanına almak, böylece Nataşa'nın yokluğundan kahrolan karısı Anna'ya ufak da olsa bir teselli sunmak istemektedir. Fakat Nelli, dedesine benzettiği Ihmenev'den nefret ettiği, onun kötü bir baba olduğunu düşündüğü için türlü kötülükler yaparak adamı bezdirmiştir. Baba Ihmenev, Vanya'dan ayrılırken kapıda şöyle der: "Tok açın halinden anlamaz derler. Ben şunu ekleyeceğim buna: Aç da açın halinden her zaman anlamaz." (s. 294)   

 

Alyoşa zengin kızı tercih eder. Nataşa eve geri döner, Vanya tekrar umutlanır, Nelli Ihmenevler'in evinde hastalanarak bir süre sonra ölüme yenik düşer. Prens Valkovkski'ye gelince; öyle bir şey yapar ki, şaşırıp kalır insan. Yalnızca şunu söyleyeyim; "Kötülerinsin sen dünya" demeye devam ediyorsunuz.           

 

 

NOT: Yazıdaki alıntılar aşağıdaki eserden alınmıştır:

Ezilmiş Ve Aşağılanmışlar, Fyodor Mihailoviç Dostoyevski, Çev: Ergin Altay, İletişim yayınları, 8. Baskı, İstanbul 2009

 

Yorumlar  

 
#2 celalspot 06-07-2010 10:05
..okumak anlamak bir o kadar da bilmek gerekir...dostoyevskiyi anlamak için "bence" öncelikle bir rus olmak gerekir...
Alıntı
 
 
#1 Bünyamin Arı 06-07-2010 08:25
Büyük usta Nuri Pakdil der ki: "Bu ülkede Dostoyevski okumayana ehliyet verilmemelidir"... Büyük Usta'ya selam olsun...
Alıntı
 

Yorum ekle

Yapılan yorumlarla ilgili yasal sorumluluk yorum sahibine aittir.

Güvenlik kodu
Yenile