| İslam'ı Sorgulamak |
|
|
|
| Yazar Ekrem Özdemir |
| Pazar, 17 Ocak 2010 16:51 |
|
Laik ve Seküler alanın bugünün Müslümanları için bir sokak lambası özelliği taşıdığını itiraf ederek, önce Laiklik ve Sekülerlik kavramlarını ve bu kavramların din karşısındaki tutumunu ele alalım, daha sonra da bu kavramlar bağlamında dinin bütünselliğine geçebiliriz. "Laiklik, toplum ve devlet düzeninin akla ve bilime dayalı olmasıdır. Din-devlet ayrımı ya da din ve vicdan özgürlüğü, bu bütünün birer parçasıdır. Birincisi; farklı inançtan insanların barış içinde bir arada yaşamalarını sağlamak. İkincisi; değişen koşullara, aklın ve bilimin ışığında çözüm arama yolunu açık tutmak."[2] Buna rağmen, "Laiklik, fikrî açıdan, bugün Batı ülkelerinde de hararetle tartışılan bir konu olma özelliğini korumaktadır."[3] Laiklik ve Sekülerlik kavramları arasında aslında büyük bir fark yoktur, esasta ikisi de insan aklının dünya işlerinde hakim olmasını hedef alır. Ancak, "Laiklik 'ruhban sınıfına dahil olmayan sıradan halkı' ifade ettiği için bir ayrım üzerine kurulmuştur. 'Sekülerizm' ise 'dünyevileşmeyi' ifade eder... insan aklının, bilimin, pozitivizmin toplum yaşamına egemen olmasını, dinin eski gücünü yitirmesini ifade eder."[4] Biri din ile ayrışma, diğeri dinin etkisini azaltmaya yönelik bu iki kavramın dine bakışı da bu doğrultudadır: "Laiklik Latin kökenli Katolik ülkelerinde sekülerlik ise daha ziyade Germen Anglosakson kökenli Protestan ülkelerinde vücut bulmuş olan batılı dünyevîleşmelerdir. Dinin dünyevî hükümranlık gücünü iptal etmek bakımından her ikisi de eş değer sayılabilir. Fakat Lasizim, Laikliğin ideolojileştirilmiş halidir ve dine karşı tepkisinde aşırı gitmiştir. Din hakkında daima kuşkulu ve saldırgan olmuştur. Buna karşılık sekülerizm bizzat dinin yumuşatılması demek olan reformasyonun bir sonucu olması hasebiyle dine karşı daha bir toleranslı, din ile daha barışıktır. "[5] Bir başka ifadeyle, "Globalleşmenin temelde öngördüğü din, büyük ölçüde dünyevîleşmiş bir dindir. Artık bu dinde Tanrının yerini akıl, ilahî takdirin yerini ise tarih alma eğilimindedir. Kader "yaşam projesi" ile talih ise iş (meslek) ile yer değiştirmiştir."[6] Her iki kavramın ortak paydası olarak da şöyle bir tanımlama yapılabilmektedir: "Doktriner olarak Sekülerlik ile Laiklik'in önemli bir ortak paydası bulunmaktadır: Dünya hayatını yönlendirecek kanun ve nizamlar bütününün dinî bir referanstan değil bizzat dünyanın kendi içinden çıkarılmasını öngören bir kamu düzeni."[7]
Bu girişten sonra İslam'ın Laiklik ve Sekülerizm konularına nasıl yaklaştığına dair yorumlara geçebiliriz. Laiklik uygulaması İslam'da var mıdır? sorusu her ne kadar yanlış bir soru olsa da bugün için artık pratik zorunluluk arz etmesi dolayısıyla ele almak durumundayız. Prof. Hayrettin Karaman'a göre, "İslâm'da lâiklik düşüncesi, kavramı ve uygulaması yoktur. Çünkü Batıda bu düşünce ve hareketin doğmasına sebep kilise ve din adamları (ruhbanlar)'dır. Kelimenin lûgat mânâsında bile bu sebebin izleri vardır; çünkü lâik, clergé'nin karşıtı olarak ruhban olmayan, kiliseye, dîne ait bulunmayan, din-dışı mânasına gelmektedir. İslâm'da ise din adamları sınıfı mevcut değildir. Her müslüman, din ve Allah ile ilişki bakımından eşit imkân ve seviyeye sahip bulunmaktadır. Müslümanın ibâdet etmek, tevbe etmek (günah çıkarmak), hâsılı dînî hayatını yaşamak için -din adamı vb.- bir aracıya ihtiyacı yoktur. Câmide namazı cemâatle kılmak için belli bir sınıfa imam olma imtiyazı verilmemiştir. Cemâat içinde en bilgili, ahlâklı ve okuması düzgün olanı öne geçer ve namazı kıldırır. İslâm'da lâiklik uygulaması da yoktur. Çünkü teorik olarak din ile devleti ve toplumu birbirinden ayırmak, birbirinin müdâhalesi dışında tutmak mümkün olmadığı gibi uygulamada da dîni temsil eden kilise gibi bir kurumun devlete karşı yetki mücadelesine giriştiği olmamıştır. İslâm'da devletin başkanı aynı zamanda cuma ve cemâat imamıdır; hem din, hem de devleti korumakla yükümlüdür. Devlet din için, toplum için vardır, bunlara hizmet için öngörülmüştür, bunlar arasında çatışma düşünülemez. Devlet dînin talimâtı dışına çıkamayacağı için -çünkü müslüman toplumu temsil etmektedir ve müslümanlar dînî talimâtın dışına çıkamazlar- İslâm'da siyasî, hukukî ve sosyal düzenleri dînin dışına çıkarmak ve etkisinden uzak tutmak da mümkün değildir, uygulama da buna göre olmuştur. İslâm'da sekülerizmin amaçlarına yakın ölçüde dînî hürriyet ve özerklikler vardır. Hiçbir kimse belli bir dîni edinmeye zorlanamaz; İslâm ülkesinde başka dinlere mensup cemâat ve fertler bulunabilir, bunlar kendi dinlerine göre ibâdet, âyin, eğitim ve adâlet tevzîi yapabilirler. İslâm devleti bunları engellemek bir yana korumakla yükümlüdür. Ayrıca İslâm, devlet yönetiminde ulü'l-emre (yöneticilere) geniş selâhiyet vermiştir."[10] Bu yorum, genelde geleneksel İslam yorumunu modern İslam yorumlarına tercih eden bir bakış açısı olarak yorumlanır ve Laikliğin Müslümanlar nazarında da pekala mümkün olduğunu iddia eden yazarlar tarafından eleştirilir. "Sık sık yinelenir: "Laiklik Hıristiyan dünyasına özgüdür, bizde olmaz!"
Müslümanlıkta Din ve devlet İşleri Ayrılmaz Konuya din ve devlet işlerinin ayrılması, devletin dine dinin devlete müdahale alanının genişliği bakımından yaklaşım sergilediğimizde ve bunu tarihsel açıdan değerlendirdiğimizde farkıı bir tespite yaklaşabiliriz: "Din ve Devletin ayrılması Yahudilik ve Müslümanlıkta imkansızdır. Çünkü her iki dinde de din, insanların 24 saatini ayarlar. Sadece devletle olan ilişkilerini değil, özel hayatlarını, nasıl yiyip içeceklerini, karı-koca arasındaki ilişkileri ve devletle olan ilişkiyi ayarlar. Devlet ile din iç içe geçmiştir. Devletin görevi, insanların dini ibadetini hazırlayabilmektir. Bu son nokta çok önemlidir. Çünkü çağdaş toplumlarda devlet düşmanlığı bir motif alarak yer almaktadır. Bu desteklenecek bir görüş değildir ve tarihi gelenekle de bağdaşır bir yönü yoktur. Devlet ve devletin aygıtı olan bürokrasi ve ordu, insan hayatının toplum hayatının vazgeçilmez iki unsurudur. Dini görevimizi yerine getirmek için de bu ikisinin ayakta olması, kuvvetli olması şarttır."[13] Problemin temelinde Batı medeniyetinin geliştirdiği argümanlardan (sokak lambasından) yola çıkarak hayatımızı ve dünyayı izah etme çabası yattığı için haliyle İslam'ın bu konuya nasıl yaklaştığını açıklama gereği doğmaktadır: "Burada üzerinde durulması gereken konu; Dinin, insan hayatına dönük herşeyi açıklayıp-açıklamadığı meselesidir. Eğer din, insan hayatına dönük herşeyi açıklıyorsa bunun nasıl olduğunu ve tarihî olarak bunun imkânını veya mümkün bir formunu göstermemiz gerekir. Kaldı ki dinin, bizzat hukukî ve sosyal alana ilişkin metinlerinin sınırlı olduğunu biliyoruz. Bu durumda aklın değer ortaya koyduğunu kabul etmenin anlamı şudur; insan bizzat dünya hayatına dönük olarak karşılaştığı sorunları anlama ve belli kriterlere bağlama yeteneğine sahiptir. Diğer bir deyişle bunun anlamı; insanın insan olma vasıflarının dış dünya ile olan bağlantısına içkin olan meseleleri dinin yol gösterici ilkeleri eşliğinde kurma girişimidir.... Dünya kurma, insan hayatını dile dökmektir. Bir başka deyişle, meseleleri dillendirmeye ve insan hayatını dilsel metinlere bağlamaktır. Bu bağlamda düşünürsek, İslam'ın kendi bağlamı içerisinde kendine özgü dünyevîliğinden söz edebiliriz."[14] Eğer İslam'ın nisbî anlamda da olsa dünyevîliğinden bahsetmek mümkünse yirmi dört saatimize müdahale etmesini nasıl izah edeceğiz? Kelam ilminin problem edindiği zarurat-ı diniyye ve diğer bahisleri ele aldığımızda (örneğin Ehl-i Sünnete göre Müslümanlara devlet başkanı seçmek farzdır) Laikliği hangi zemine oturtacağız? Maalesef mümkün görünmüyor. Şöyle ki, bir diğer konu emr-i bil maruf nehy-i anil münker esasıdır. Bütün itikadî mezheplerin kabul ettiği bu esası nasıl izah edeceğiz? Sorun şu ki; İslam inancına göre bir Müslüman dinini anlatmakla mükelleftir. Siz bir Müslümana, "inancını yaşa bana karışma" dediğinizde aslında "bana karışma" ithamını İslam'ın kendisine yapmış olmuyor musunuz? Ya da "iman Allah ile kul arasındadır" dediğinizde altı iman esasından biri olan Peygamberin yetki alanını daraltmış hatta yok saymış olmuyor musunuz? Ki Peygamber, Allah'tan aldığını insanlara haber veren kişidir. Din onunla yaşar. Modern anlamda söylersek Peygamber, kul ile Allah arasındaki aracıdır. O'nu yok sayarak İslam'ı tanıma, anlama ve yaşama şansınız yoktur. Dinin bütünselliği anlamında değerlendirdiğimizde, Laiklik ancak İslam'ın dünyevî işlere karışmaması halinde mümkündür. Bu da dinin bütünselliğine zarar verecek niteliktedir. "Laiklik ile İslâm arasındaki bir pratik uyuşma, Laiklik'in Fransız versiyonu şartları çerçevesinde oldukça zor, Laisizm ile ise kesin olarak imkânsızdır. Bunun en temel sebebi, Fransız tipi Laiklik'in -ki en fazla bilinen laiklik de budur- Din karşısındaki kuşkucu, soğuk ve agresif tavrıdır. Laisizm'in militanca agresifliği ise imkânsızlığın en temelli sebebidir. Bunun yerine, Din karşısında daha mûtedil olan ve Protestan Laikliği de denebilecek olan Sekülerlik tercih edilmelidir."[15]
Burada diğer kavramımız sekülerleşmeyi de ele almak gerekiyor. Bu da bizi, doğrudan din-dünya ilişkisi ve dünyevîleşme problemine götürür. İslam dünyevîleşmeye ne kadar müsaade eder? Dünya algılamasında ahriet karşısında dünyanın yeri nedir? "el-Hayatüd-Dünya kavramı Müslüman tecrübede, kökü daha öncelere (Hz. Osman dönemi) dayanmakla beraber zihniyet tamamlaması olarak adlandırabileceğimiz miladî 10. yüzyılla birlikte bir anlam kayması yaşayarak "dünya-ahiret" düalizmini ortaya çıkarmıştır. Bu görüşü besleyen etkenlerin başında İsrâiliyyat kanalıyla Kur'ân yorumlarına sızan Hristiyanlığın lanetlenmiş dünya anlayışı, kurumlaşmış tasavvufun dünyaya olumsuz bakışı ve bazı hadis rivayetleri gelmektedir. Halbuki ahiretin mukabili ve yeryüzü anlamına gelen dünya, hem güzelliklerin ve hem de çirkinliklerin varolduğu bir mekandır.... Bizatihî dünya kötü değildir. Kötü olan dünyanın göz kamaştırıcı metaına takılıp, "öte"yi unutmaktır. Allah'ın yarattığı her şey güzeldir... 'zemmü'd-dünya' müslümanca bir bakış açısı değildir."[16] Deyim yerindeyse bir çiftçi için hasat zamanı ekin veren bir tarla ne ise bir müslüman için ahiret zamanı yaşantısını belirleyecek olan dünya da aynı doğrultadır diyebiliriz. Bu anlamda dünyaya hak ettiği değeri vermek Müslümanın zaten görevidir. Lakin bu özen, sekülerleşmenin bahsettiği dünyevîleşme ile aynı mıdır? Bir nevî protestanlaşma olarak algılanabilecek ve Hristiyan Avrupa'nın kendi içinde gerçekleştirme imkanı bulduğu bu değişimi İslam'ın yaşaması ne kadar mümkün? "Niçin İslamî bir protestanlaşma mümkün değildir? Bir defa Kur'an, mevcut İncil (ler)in yaşadığı serencâmı yaşamamıştır. Ayrıca, Hz. Peygamberin tarihi şahsiyeti ve müslümanlar tarafından algılanışı ile Kilise tarafından Hz. İsâ'ya yüklenen tanrısal nitelikler farklı şeylerdir. Yine Kur'an semantiğindeki akıldan anlaşılan şeyle Kilise'nin doğmatik akıl anlayışı aynı şeyler değildir. Kaldı ki İslâmiyet'te, Hıristiyanlıkta olduğu gibi kendilerine Tanrı'nın vekili veya onlar adına iş yapan bir din adamları sınıfı da yoktur. Hıristiyanlıkta bir de, Lâtince olan İncilleri sadece ve sadece din adamları okur; Kilise'nin dışındaki kimseler okuma ve yorumlama hakkına sahip değillerdir, şeklinde bir görüş egemendi ve bu görüş, bir doğma hüviyeti taşıyordu. Hıristiyanlıkta olduğu gibi İslâmiyet'te, Arapça indirilmiş olan Kur'an başka dillere çevrilemez ve din adamlarının dışında hiç kimse okuyamaz gibi dinî bir kural yoktur. Her Müslüman Kur'an'ı okuma ve yorumlama özgürlüğüne sahiptir. Burada, İslâm'ın din anlayışı ile, tarihsel tecrübede ortaya çıkan Müslümanların din anlayışlarını birbirine karıştırmamak gerekir. Dolayısıyla, niçin İslamî bir protestanlaşma mümkün değildir? sorusunun cevabı, biraz da yukarıdaki mukayeselerde aranması gerekir, kanaatindeyim."[17]
Zealot ve Herodian Tavır Batı Medeniyeti dışında kalan toplumlar için Sekülerleşmeyi ele alırken Arnold Joseph Toynbee'ye ait iki kavramı değerlendirmek istiyorum: Zealot ve Herdoian. Bu iki kavram, Toynbee'nin, Batı medeniyeti karşısında, dünya halklarının durduğu yeri, benimsediği tavırları ve gösterdiği tepkileri temsil için kullandığı simgelerdir. Zealot, Roma hakimiyetine karşı ayaklanan Musevî partizan anlamındadır. Herodian ise, Roma kültürünü benimseyip, taklîd eden eski Yahudiye kralı Herod'dan mülhem bir tabir. Toynbee, 20. yy. dünyasında, karşı konulmaz bir güç olan Batı medeniyetinin baskısı karşısında, geçmişe sığınan, "Geleneğe dönüş" yolunu izleyenler için Zealot, aynı medeniyetin baskıları karşısında çözüm yolu için, Batıyı taklid ederek onunla aynı seviyeye ulaşma ve düşmanının silahıyla silahlanarak, onunla mücadele yolunu izleyenler için de, Herodian tabirini kullanıyor. Prof. Dr. Şahin Uçar, "İslâm'da Mülk ve Hilafet- Medine'yi Yeniden Kurmak" isimli eserinde, Toynbee'nin bu kavramlarını şöyle somutlaştırıyor: "Zealotluk, gerçekte, yabancı baskısı sebebiyle, geçmişe sığınan bir 'arkaizm'dir; 'geçmişe sığınma' diye tarif edilebilir. İslam dünyasındaki temsilcileri, Kuzey Afrika Senûsîleri ve Orta Arabistan Vahhabileridir. (Toynbee yaşayıp görseydi, bugünkü İran Cumhuriyetini de Zealot olarak görürdü herhalde), ....Herodianlığın tecrübe edildiği iki ülke ise Mısır ve Türkiye'dir."[18]
20. yüzyılın en büyük tarih filozofu olarak nitelendirilen Toynbee'nin literatürüyle konuşursak, taklit ettiği toplumun değerleriyle kendi değerlerini yargılama ve onları yeniden düzenleme gayretinde olan (kelam diliyle mukallid) Herodian tavrı sergileyen toplumun ya da ferdin tavrı nasıl sorgulanmalıdır? "Herodian"lığın iki zayıflığı kendini ele veriyor. Birincisi, "Herodian"lığın yaratıcı değil de taklitçi olması. Bu yüzden bir başarıya ulaşsa bile, insani bir üretkenliği geliştirmek yerine taklit ettiği toplumun makine yapımı maddelerini geliştirmeye mahkum. İkincisi "Herodian"lığın bu yolu seçenlerden ancak bir azınlığı kurtuluşa erdirebileceği gerçeğidir. Çoğunluk, taklit edilen bir toplumun yönetici sınıfının emrine girmeyi göze alamaz. Bunların kaderi, taklit ettikleri toplumun işçi sınıfını arttırmaktan ibarettir. "Herodian"lığın etkisiyle bu insanlar ülkelerini Batının ulusal devletlerinden biri haline getirip, Batılı kardeşleriyle aynı derecede eşit, özgür ülkeler haline gelseler bile bir şey değişmeyecektir."[19]
Din Devletin Dışına Çıkabilir mi? Tahkikî iman ile dinî algılarını şekillendiren bir Müslüman'ın Herodian bir tavır sergileyip (sokak lambasının altında) kaybettiği yaşam tarzını kazanmasını bekleyemeyiz. İslam'ın Laiklik ile ortak ve ayrı noktalarını saptamaya çalışmak İslam'a bakış açısını değiştirmekle mümkündür ki, el'an yapılan çalışmalar bu doğrultudadır. "Gerçek manada laikleşme dinî, sosyal kültürel kimlikleri etkileyen onları yok etmeden değiştirerek koruyan modern bir düşünce şeklidir."[20] Burada problem, laikliğin çağdaş olup olmadığı ve kültürel kimlikleri etkileyip etkilemediğinden ziyade bu modern düşünce şeklinin Türk devlet yapısı ve İslam anlayışında uygulanabilirliğini tespit etme imkânlarını tespit etmektir. "Din tamamen devletin dışına çıkmalıdır gibi çok demokrat ve çok progresif görünen görüşlerin, aslında böyle bir toplum için en büyük tehlike ve detrüsyonun, hatta kaosun başlangıcı olacağına hiç şüphe yoktur. Burada yeni bir adet çıkarmanın gereği yoktur. Çünkü bünyemiz böyledir. Bizim toplumumuzda laiklik, bilime, anlayışa, yeni gelişmelere, gelişmiş bir cemiyetin, çalışan bir cemiyetin içtimai gereklerine göre ayarlanır. Bunun örneği batıda yoktur. Hiç kimse önüne laiklik için reçete alarak fark türetmeye kalkmasın. Bunun örneği doğuda da yoktur. Bu tarih boyunca Türk imparatorluğunun ve Türkiye Cumhuriyetinin kendi götürdüğü, kendisinin öncü olduğu bir harekettir. Başkaları ancak bize bakarak bu yolda gidecektir. Bizim yaptığımız hukuk devrimi bir ihtiyaçtır."[21]
Gelenekle Modernite arasında sıkışıp kalan İslam dünyasının, çaresiz bir şekilde (mecburen) ona sunulan kavramları anlamaya ve kendi inancını bu kavramlar içinde sorgulamaya yeltenmesini İbn Haldun'un "Güçsüz kavimler güçlü kavimlere benzemeye çalışırlar, mağluplar galipleri taklîd eder" teziyle yorumlarsak İslam'ın dünyevîleşmesini, naklin arka planda, aklınsa ön planda yer almasını isteyerek çağdaş normlar ve bilimsel yorumlar eşliğinde yeniden bir İslam modeli oluşturma gayretlerini anlayışla karşılamamız mümkün. Karşımızda, merkezde ruhban sınıfının yer aldığı, İsa'yı değil, Kardinali temele alan Engizisyon mahkemelerinin işkenceleri altında ezilen bir insanın, tabiî olarak kurtulmak istediği dinin yerine aklını koymasıyla oluşan ve dünyayı dünyadaki tecrübeleriyle (dogmatik değil, rasyonel) yorumlayan yeni bir medeniyet bulunmaktadır. Benzer bir gayreti bizden beklemesi de normaldir, çünkü bu gayreti onu güçlü kılmıştır. Fakat burada oluşturamadığımız metodolojinin eksikliğini yaşamaktayız. Bir yöntem bulmalı ve onunla mı yapmalıyız bunu? Bu yöntem seküler İslam mı olmalıdır? "İslam ile sekülerizmi bir çelişki olarak görüyorum. Ben bazı Batılılar'ın kafa yapısını seküler fundamentalist olarak değerlendiriyorum. Din ve devletin birbirinden ayrılmasını kendileri için iyi bir yol olarak görmekle kalmıyor, bunun herkes için tek yol olduğuna inanıyorlar. Onlar gibi düşünüyorsan rasyonel, değilsen irrasyonel oluyorsun. Halbuki iyiliğe götürücü başka sistemler de olabilir. İşte bu kafa yapısındaki insanların modeli seküler İslam. Türkiye'de aydınların ve liderlerin de seküler Türk İslamı için yoğun çaba harcadıklarını kabul etmeliyiz. Hatta bu tarz bazı Türk liderler Batı'ya "Dikkat edin, fundamentalistler iktidara gelirse, köktendincilik Avrupa'ya yayılır" dediler. Böylece aşırı ve ılımlı ayrımı yapmadan dinin politikaya en ufak tesirini öcü gibi göstermeye çalıştılar."[22]
Laiklik ve Sekülerizm, Hristiyan Avrupa'nın 18. asırdan itibaren yaşadığı "din dışı" olarak tabir edilecek değişim evresinin zamanla ürettiği iki kavram olarak, Batı medeniyetinin vücud sahasının genişlemesiyle, giderek bütün dünyayı etki alanı içine almış, özellikle 20. asrın ikinci yarısından sonra dünyanın gündemine oturmuştur. Bir medeniyet tasavvuru olarak gelişen rasyonel aklın, dinî akla galebe çalması sonucu oluşan bu kavramların içeriği bütünsel bağlamda İslam'ı ne kadar ilgilendirmektedir? İslam, bir bütün olarak bakıldığında ne kadar Laik ve ne kadar seküler olabilir? Bu, kişinin dünya hayatına dinî inancının ne oranda tesir edeceğiyle de direk alakalı bir problem olarak gözükmektedir. İslam itikadında, Allah'ın kulun işlerine ne kadar karışacağı ve insan iradesinin dünya hayatını ne kadar yönlendirme hak ve gücüne sahip olduğuna dair ilk dönem kelam âlimlerinin getirdiği yaklaşımlar içinde Mutezile'yi bu iki kavrama belki de en yakın anlayış olarak değerlendirebiliriz. Zira Mutezile, Allah'ın cüz'î iradeyi yaratmadığını, kulun kendi işlerini kendi iradesiyle yarattığını savunmaktadır. Yine de Mutezile'nin usul-i hamsesinden olan emr-i bil maruf ve nehy-i anil-münker prensibini düşündüğümüzde Laik ve Seküler bir dinî anlayış zor görünmektedir. Din, hayatın her alanına hitap eder. Bu hitap, direk şekillendirme olarak hayat bulmasa da, önerdiği prensip ve ilkeler doğrultusunda gerçekleşir. Bu da hem iman esaslarında, hem de muamelat denilen ibadetler hususunda dini yetkili kılmaktadır. "İslam devlet modeli önermemiştir" demek, İslam, devletin nasıl yönetileceği, kimin yöneteceği, halkın nasıl yönetileceği ile hiç ilgilenmez demek değildir. Yalnızca zamana ve şartlara göre değişen ve ictihad konusu olabilecek konuları insana bırakan İslam, bu alanda insanı özgür kılmaktadır. Ehl-i Sünnet itikadından meseleye yaklaştığımızda ise, Laik ve seküler bir dinî açılım imkânsız görünmektedir. Devlet başkanını seçmeyi Müslümanlara farz kılan bir yaklaşımın Laik bir yapılanmayı bünyesinin kaldırmasını beklemek, ancak zorlama bir beklenti olabilir. Yine de, "Burada 'problem çıkaran' bazı laiklik tanımlarına ve anlayışlarına işaret etmekte fayda vardır: (i) Laikliğin bir dünya görüşü olarak tanımlanması, (ii) Laikliğin din işleri ile dünya işlerini ayrılması biçiminde tanımlanması da, oldukça yanlış anlaşılmaya müsait bir tanım görünümündedir."[23] Acaba sorun kavramların kendisinde mi, yoksa algılanış şeklinde midir? "Ülkemizde hem dini söylemin (özellikle de din-siyaset ilişkisi, kadın, insan hakları, uluslar arası vs. ile ilgili kısımlarının) hem de laik söylemin acilen yeniden düzenlenmeye ihtiyacı vardır ki, barışın sağlanması ve demokrasi kültürünün güçlenmesi bunu gerekli kılmaktadır."[24]
İbn Haldun "Mağluplar galipleri taklîd eder" tezinin sebeplerini şöyle izah ediyor: "1- Şuursuz bir hayranlıktır. 2- Yenilen kavmin, mağlubiyetinin daha aşağı bir moralden veya manevî değerlerden ileri geldiğine inanmak istememesi ve düşmanının zaferini üstün tekniğine, silahlarına ve müesseselerine atfetmesidir. 3- Mağlupların galiplerin başarı sırrını, onların bazı âdet ve müesseselerinde araması ve bu âdet ve müesseseleri kullandıkları ölçüde kendilerinin de başarıya ulaşacaklarına inanmalarıdır."[25] Yaşadığımız ve üstesinden gelmeye çabaladığımız sorun, geleneğimizin modernite karşısında nasıl bir tavır alması gerektiği ve bizim bu soruna çözümler üretirken hangi kriterleri esas alacağımızdır. "Gelenekle modernite arasındaki hat boyu nasıl çizilebilir, geleneğe nereden saldırılıyor, modernite nereden çıkış buluyor? Bu hayat veren ve aynı zamanda can alan bir sorudur Modernizm denilen daha akılcı ve eleştirel bir damardır ve bunun bizim geleneğimizdeki adı tecdittir. Hz. Ömer'le başlayan, Hz. Ali, İmam-ı Azam, Mutezile ve Reydiye ile devam eden rey ehli. Bu, nasları esas alan ama bunu yorumlamada aklı kullanan bir akımdır. Bugün Abduhlar, İkballer, Reşit Rıza'ların kökleri buraya kadar varır. Bugün, temel değerlerimiz olan Kur'an ve sünneti muhafaza eden ama bununla birlikte 14 asırlık mirasımızı sorgulamalıyız. Ama asla geleneği toptan reddetmek değil."[26]
SONUÇ Laiklik ve Sekülerizm'in dinin bütünselliğine zarar verip vermeyeceği ve bu kavramların İslam'la (İslam ve Laiklik, Seküler İslam gibi tanımlar içinde) nasıl bir arada yaşayacağı sorunu henüz çözülebilmiş bir mesele değildir. Bir görüş, bu iki kavramın asla İslam'la (İslam'ın dünya-ahiret dengesini kuran yapısından kaynaklanan ve süreç olarak Hristiyanlık'tan farklı bir macerayı seyrettiğinden dolayı) bir araya getirilemeyeceğini, sekülerleşmenin nisbî bir dünyevîleşmenin aksine uhrevî yönünü ihmal eden anlamıyla bir dünyevîleşmeye yol açacağını savunurken, diğer görüş, Laiklik ve Sekülerizm'in Batı'da yaşandığı ve algılandığı şekilde değil de, Türk tarihi ve devlet yapısı göz önüne alınarak bugünün (ilmî, iktisadî ve ictimaî) şartlarında yeniden yorumlandığı takdirde İslam'ın modern yorumlarına katkıda bulunacağına ve Müslümanların ufkunu genişleteceğine inanmaktadır. Bu ikilemin arka planında yatan sorun ise, görüldüğü kadarıyla anahtarın kaybolduğu karanlığı aydınlatacak ışıktan yoksun oluşumuzun bir sonucu olarak sokak lambasına duyduğumuz mecburiyettir. [1] TOYNBEE, Arnold Joseph, Dünya Batı ve İslam, Medeniyet Yargılanıyor, Yeryüzü Yayınları, 1980, s. 178-201 [4] Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız , Müslümanlar laik olamaz mı?, 25/03/2008 tarihli köşe yazısı, Radikal Gazetesi, http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=251071 [5] COŞKUN, Doç. Dr. İbrahim, Dünyevî İslam'ın Pratiği Önünde Bir Engel: Despot/Otokrat Tanrı Tasavvuru, Bir Kelam Problemi Olarak Din-Dünya İlişkisi Sempozyumu, s. 176, Gazi Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları no:3, Çorum, 2003 [6] YEŞİLYURT, Doç. Dr. Temel, Globalleşen Dünyada Dinin Anlamı, Bir Kelam Problemi Olarak Din-Dünya İlişkisi Sempozyumu, s. 138, Gazi Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları no:3, Çorum, 2003 [7] Hocaoğlu, Prof. Dr. Durmuş, "İslâm, Laiklik, Sekülerlik ve Türkiye Pratiği"., Zaman., 30.07.1998, Pazar., s.02 [8] MERİÇ, Cemil, Yunan Mucizesi, Umrandan Uygarlığa, s. 9, İletişim Yayınları, 2. Baskı, İstanbul, 1996. [9] TÜRKÖNE, Prof. Dr. Mümta'er, Türk Modernleşmesi, s. 240, Lotus Yayınları, Haziran 2003, Ankara [10] KARAMAN, Prof. Dr. Hayrettin, Lâiklik, İslâm, Türkiye, http://www.hayrettinkaraman.net/kitap/meseleler/0875.htm [11] Türker Alkan, Hıristiyanlık, İslam ve laiklik, Radikal, 22.03.2008, http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=250845 [12] HOCAOĞLU, Prof. Dr. Durmuş, a.g.m. [13] ORTAYLI, Prof. Dr. İlber, Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi, Kırıkkale Üniversitesi 2006-2007 Eğitim Sezonu açılış konuşması, http://www.youtube.com/watch?v=4xyLjkBDxyM [14] MACİT, Prof. Dr. Nadim, Dinî Bilginin Alanı "Farklı Dünyalar", Bir Kelam Problemi Olarak Din-Dünya İlişkisi Sempozyumu, s. 111, Gazi Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları no:3, Çorum, 2003 [15] HOCAOĞLU, Prof. Dr. Durmuş, a.g.m. [16] bk. ALTINTAŞ, Prof. Ramazan, İslamî Gelenekte "El-Hayatüd-Dünya" Kavramını Anlama Biçimleri, Bir Kelam Problemi Olarak Din-Dünya İlişkisi Sempozyumu, s. 33-34, Gazi Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları no:3, Çorum, 2003 [17] ALTINTAŞ, Prof. Dr. Ramazan, Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kelam anabilim Dalı Öğretim Üyesi, Teolojik Sekülerleşmenin Neden Olduğu İnanç ve Davranış Problemleri, http://www.cumhuriyet.edu.tr/edergi/makale/332.pdf) [18] Uçar, Prof. Dr. Şahin, Tarih Felsefesi Açısından İslam'da Mülk ve Hilafet - Medine'yi Yeniden Kurmak, İz Yayınları, 1996) [19] Toynbee, Arnold Joseph, Medeniyet Yargılanıyor, Dünya Batı Ve İslam, Yeryüzü Yayınları, 1980, s. 178- 201 [20] KARPAT, Prof. Dr. Kemal, Osmanlı'dan Cumhuriyet'e Kimlik Arayışı-2, Taraf Gazetesi, 17.02.2008. [21] ORTAYLI, Prof. Dr. a.g.k. [22] ESPOSİTO, Prof. Dr. John, Georgetown Üniversitesi'nde Din, Ululslararası İlişkiler ve İslâm Araştırmaları Fundamentalizm değil, diriliş, Röp: Abdullah Bozkurt, Abdülhamit Bilici, Aksiyon Dergisi, sayı: 152, 01.11.1997. [23] GÜNDEM, Mehmet, a.g.e., s. 145 ve 148 [24] GÜNDEM, Mehmet, a.g.e. s. 148 [25] HALDUN, İbn-i, Mukaddime, Çev.: ULUDAĞ, Prof. Dr. Süleyman, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi, Dergah Yayınları, Mayıs 2005) [26] KIRBAŞOĞLU, Prof. Dr. Hayri, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi, Gelenek Asla Reddedilemez, 26.05.2002 - Yeni Şafak- Röp.: Mustafa Karaalioğlu |
|
Türkiye Devrimini Tamamladı, Evrimini Yaşıyor |
| İsmail Şahin | |
|
Zavallı Şehir İnsanı! |
| Ekrem Özdemir | |
|
Beş Duyuya Ağıt |
| Tamer Hafif | |
|
Mağara ve Keşik |
| Mesut Doğan | |
|
Tenzih |
| Sait Mermer | |
|
Yoksunluk |
| Atilla Aktaş | |
|
Dostun Ölümü |
| Aziz Kemal NAFİ | |