| Cemil Meriç Laneti |
|
|
|
| Yazar Ekrem Özdemir |
| Pazar, 11 Nisan 2010 10:19 |
|
İslamcı Camianın Cemil Meriç Tutkusu Avrupa'da yaşasaydı, heykeli dikilecek bir adamdı Cemil Meriç. Kendisi de buna inanıyordu. Birçok aydın müsveddemizin yaptığı gibi, Paris'e yerleşebilir, basit sorunlarla uğraşmak, ülkesinin gelişmesi için anlamsız mücadelelere girmek yerine, birçok sorunu halletmiş bir ülkede sanatını icra edebilir, yazdığı kitapların hiçe sayılmak yerine bütün dünyaya reklamının yapılacağı imkanları tercih edip, daha yaşarken büyük adamlar arasına katılarak ülkesine uzaklardan nasihatler gönderebilirdi. Hayır, o böyle yapmadı. Burada, bu topraklarda (binbir sıkıntıya göğüs gererek) yaşadı. Yurdu, vatanı Türkiye olunca çok daha farklı bir serüven yaşadı aramızda. "Her gördüğü ateşi yangın sanan zavallı halkım" dediği insanların arasında büyüdü. O'nu kimse tam anlamıyla içselleştiremedi. Ölümüne yakın yazdığı eserler nedeniyle İslamcı camianın O'nu bayraklaştırması, tabi ki İslamcı camianın duyduğu aşağılanma duygusunun bir ürünüydü ki, el'an böyledir. Cemil Meriç dosyası yapan dergilere bir göz atın, çoğu muhafazakâr dergilerdir. Ama ne gariptir ki, kitaplarını solcu bir yayınevi basıyor (Bu aslında üstadın hayatıyla da örtüşüyor ama ona sonra gelelim). İslamcı camianın "Bak, o da İslam'ın büyüklüğünü anladı" kompleksinin dışa vurumu olan bu sevgi ne yazık ki, hakikate ulaşma veya onu kucaklama hedefi değil, tam anlamıyla kendi çaresizliğine mazeret üretmekten ibarettir.
Cemil Meriç'i okumak, deniz deliliğine tutulmak gibi bir şey. Herhangi bir kitabını okuduktan sonra sosyal hayata dönmeniz epey bir zaman alıyor. Fakültede Türk Dili hocamızın, "1974'te 'Bu Ülke' çıktığında okudum ve beni öyle çarptı ki altı ay kendime gelemedim" demesine benzer birçok hikâyeye rastlamamız mümkün. "İzm'ler, üzerimize giydirilmiş birer deli gömleğidir" sözü o tarihten bu yana üstadın en çok tekrarlanan cümlesidir. Ama kimse 80'li yıllarda söylediği "Yanılmışım, Medeniyetler ideoloji sayesinde ayakta durur" sözünü ciddiye almaz. Üstad, ideolojilerin mengenesinde sıkışan, her gün onlarca gencini sokaklarda öldüren ülkesinin feryadını haykırmıştır. Lâkin, üstad yanılmıştır ve bu yanılgının bedelini hem kendisi (entelektüel anlamda duracağı bir yere sahip olamayarak), hem de İzm'leri artık birer deli gömleği sayanlar (gömleksiz kalarak) ödemiştir. Yangını söndürmek isteyen bu tavır, daha büyük bir yangına, sahipsizliğe itmiştir gençleri. Kimse inanmak isteyen gençlerin yaşadığı ve hâlâ 'Bu Ülke'yi okuyanların muhtemelen yaşayacağı bu travmanın hesabını sormamıştır. İnsanlara "Kandırılıyorsunuz aptallar" demek kolay, ama hem gidecek yer göstermeyip hem de bir süre sonra "Yanılmışım" dediğinizde o insanların neler hissettiğini tahmin edebiliyor musunuz? İşte bu Cemil Meriç lanetidir. Biz hiçbir zaman şunu sorgulamadık; İslamî hassasiyetlere sahip olan bir genç için Buda, Marks veya Yajnavilkaya ile Muhammed'in yan yana gelmesi ne anlam taşır? "Muhammed yaşlı Hatice ile geçirdiği yılların acısını torunu yaşındaki Ayşe ile çıkarmıştır" cümlesini nasıl bir zihin kurar? "Her şeyi konuşabileceğim bir insan yok, bulamadım" diyen bir insandır Cemil Meriç. Her şeyi konuşabilmeli miyiz? Sükûtun Tanrı olup olmadığını tartışmak genç bir mü'min için ne kadar faydalı bir sorudur acaba?
Bir düşünceye sahip olmanın ancak başka düşünceleri öldürme isteği duymakla eşdeğer olduğu ülkemizde, elbette Cemil Meriç'i okumanın bir bedeli olacaktır. Bu bedel, sahip olduğumuz düşüncelerin aslında bizi kandırmak için önümüze atılmış birer yem olduğudur. Buraya kadar sorun yok. Peki sonra? Tamam, kandırıldığımızı kabul ediyoruz. Aldatılmışlık kötü bir his ama onu da kabul ettik. Peki, sen ne öneriyorsun?, dediğimizde, üstadın bize sunduğu şey nedir? Bir Cemil Meriç okuru olarak benim edindiğim izlenim, tam bir kaostan ibarettir. Üstad, hayatı boyunca sahiplenebileceği bir değer elde edemediği için bütün değerlere kucak açmıştır. Hiçbir şeye sahip olamayan kişi her şeye sahip olmak ister. Bu yüzden büyük adamların ismi telaffuz edilirken içi ürpermiştir. Bu Ülke ona kuduz bir köpek gibi davranmıştır ve o da bunun bedelini hepimize ödetmektedir.
Hiçbir inanca tam anlamıyla sahip olmadan bütün inançlara açık bir zihin yapısıyla yaşamak ne kadar mümkündür? Neden üstadın İsmet Özel için yaptığı, "O hakikati bulmuş, bense hala arıyorum" yorumunu, bir üst bakış olarak değil de, bir ızdırabın ilanı olarak görmek istemeyiz? İnanmak Cemil Meriç'in başaramadığı bir eylemdir. Hayatı bunu zorunlu kılmıştır diyebiliriz, ama bu gerçeği değiştirmez. İnanmadığı halde, sırf Lamia'nın hislerini paylaşabilmek için oruç tutan bu adam, neden sıra Tanrıya geldiğinde O'na isyan etmekten kendini alamamıştır? İnanmak sorunu yoktur üstadın, inanmak istememektedir. Ben inanıyorum ki, üstadın Tanrıyla kavgası ölürken bile ruhunu terk etmemiştir. Ama bu konuda çoğumuza göre dürüsttür. Hiç değilse inkâr etmemekte, inanmış gibi yapmamakta, nasıl görüyorsa öyle aktarmaktadır hayatı. Üstadı okuyunca bu derece etkileniyor oluşumuz, üstadın büyüklüğüyle değil, bizim sahici yaşamıyor oluşumuzdur. Eski mücahitlerin şimdi mütahit olduğu bir ülkede tabi ki Cemil Meriç'e birçok havari çıkacaktır. Bize cehaletimizi, riyakârlığımızı, münafıklığımızı hatırlattığı için O'nu seviyor, ama O'nun kadar dürüst olamıyoruz. O da bizim nankörlüğümüz.
Cemil Meriç okuyucularına dikkat edersek, içi kâfir dışı Müslüman tipolojisini rahatlıkla görebiliriz. Başörtüsünü, geleneksel değerleri, (özellikle Osmanlı simgesini kastediyorum), haremlik selamlık ilişkileri savunan, mini etekli kızları dışlayan (ama onlarla ilgili hayaller kuran), Laikliği kesin bir düşman olarak gören (ama dinin Müslümanların eline geçtiğinde bu ülkenin kan gölüne döneceğini kesinlikle bilen), İslamî hassasiyetleri ön plana çıkan (fakat zora geldiğinde bu hassasiyetleri birden yumuşama gösteren) gençlerin neden Cemil Meriç'e ilgi duydukları ciddî bir sosyolojik sorundur. Aslında şunu söylemek mümkün; İster İslamcı, ister Komünist, ister Kemalist, isterse Kapitalist olsun, sahip olduğu düşünce şeklini hayatında yaşayamayan ve bir adaptasyon sorunu olan, kimlik problemi yaşayan, net bir ifadeyle tatmin edici bir hayattan uzak, huzursuz kişilerin üstadıdır Cemil Meriç. Onlara farkında oldukları ama itiraf edemediklerini veren, "Yalan söylüyorsunuz" diyen adamdır. O'nu daha çok sahiplenen İslamcı camia için konuşursak, dünyada sefa, ahirette zevk yaşamak isteyen Müslümanlar okur Cemil Meriç'i. Allah'ı dünyayı sevdiği kadar seven insanlar. Allah'a yapılan bu teklifte tabi ki ciddî bir çelişki vardır; Hem günah işleyelim, hem de salih bir kul olalım, teklifine Allah razı değildir. Cemil Meriç'in hayatını bilenler üstadın da bu çelişkiyi yaşadığını kolaylıkla fark edecektir. Düşüncesiyle sağcı, yaşantısıyla solcu üstadın ruhundaki zehir, bir gencin yüreğine bir kez bulaştığında onu hayat boyu terk etmez. (Kitaplarının basanlarla onu okuyanlar çelişkisini hatırlayın). İşte bunlar "havarilerini yaratmayan İsa, çarmıha mahkûmdur" diyen üstadın havarileridir. Bir zamanlar radikal biçimde savundukları fikirleri bugün terk etmiş ve yaşadığı dönüşümden memnun olan bu havarilerin bir gün daha iyisini bulduklarında Cemil Meriç'i kolaylıkla terk etmeyeceklerini kim söyleyebilir?
Dostoyevski'yi okuyanlar üstadın neden "Dosto ve Biz" adlı bir yazı yazdığını, nasıl günlerce Raskolnikov'u iç dünyasında yaşadığını daha iyi anlarlar. Raskolnikov, asla tatmin olmayan bir ruhtur ve Tanrı'ya yenildiği yerde bile boyun eğmemiştir. Bu ilk bakışta insana müthiş bir haz veren, büyük onur duyacağı, gözünde idealleştireceği bir konumdur. Fakat, hayat bize yaşamımıza bir mazeret üretmemizi telkin eder. Herkes, niçin yaşadığını ve mutlak gerçek ölüm hakkında ne düşündüğünü açıklamaya mecburdur. İsyan insan ruhunun doğasında varsa da, bu isyanın (ölüm gelmeden) biteceği bir huzur kaynağı bulmak şarttır. Üstad, ömrünün son yıllarında "İsa abes, Musa abes, Allah abes, Muhammed abes" derken samimidir, hâlâ ruhunu teslim edeceği bir inancı yoktur, onu İslam'a teslim olmuş ve hakikate ermiş görmek isteyen biziz. Bu da İslamcı camianın bir başka handikapı olarak yaşanmaktadır. Ne yazık ki, Cemil Meriç'e yer belirlemekten, onu illa kendimiz gibi görmek, Osmanlı'yı övüyor, Batıya özenen Tanzimat aydınını yerden yere vuruyor, Cumhuriyet'in inkılâplarını bir ihanet olarak görüyor ve bizi şanlı tarihimizi sahiplenmeye çağırıyor diye, "İşte bakın, Cemil Meriç de hakikati gördü" vehmiyle tanımlamaktan anlamaya fırsatımız olmamıştır. Bu konuda Dücane Cündioğlu'nun yazdığı (üç ciltlik) eserin son derece kıymetli olduğu kanısındayım. Bir aydını sevmek, tasvip etmek ve kabullenmek için onun İslam'a sıcak bakmasını zorunlu kılmak İslamcı camianın çocuksu tavırlarından sadece biridir. Kimse çıkıp da, "Ben zaten üstün bir inanca sahibim, Cemil Meriç'in bunu ifade etmiş olması ancak onun kıymetini artırır, benim inancımın değerini değil" diyemiyor. Ki, Cemil Meriç'in tam anlamıyla bunu söyleyip söylemediği konusunda da (Dücane'den başka) ciddî etüt yapan kişi de yoktur. Varsa yoksa, ölürken "Muhammed Sevgilim" dediği rivayetiyle bu büyük adamı tanımlayıp, bir yerlere hapsetme çabalarımızdan vazgeçmek ve "Kavga, insanla kader arasında değil artık, insanla kelime arasında" diyen üstadı parmağıyla değil, işaret ettiği yerle değerlendirmek zorundayız.
Bir ülke düşünüyorum, geçmişini inkâr ederek geleceği inşa etme yolunu tutmuş. "Batının sofra artıklarıyla beslenen" aydınlarından destek alarak medenileşmeye çalışıyor. Bu ülkede bir aydın çıkıp "Yunan-ı Kadim" diye bir yazı kaleme alıyor ve "Bütün Kur'ân'ları yaksak, bütün camileri yıksak yine de Osmanlıyız" diyor ve biz O'nu bu yüzden alkışlıyoruz. İşte bu da bizim lanetimizdir. Bu, Cemil Meriç'in çıplak bir şekilde yüzümüze çarptığı bir gerçektir. Bu yüzden Cemil Meriç laneti toplumun her kesimini kuşatıyor. Kendi evinde yabancı gibi yaşamanın verdiği derin sancıyla, insan olmanın, vicdan taşımanın en doğal gereksinimlerini bize hatırlatan Cemil Meriç'i bayraklaştırmak yerine, bize bu acıları yaşatan sıkıntıların izalesine gayret etmek, evin sahibi olduğumuzu cümle âleme gösterecek uğraşlar peşine düşmek, gittiği yerde üstadın biraz daha huzurlu yaşamasına katkıda bulunacaktır.
Not: Yazarımızın bu yazısı Hece Dergisi Ocak 2010 "Cemil Meriç Özel Sayısı"nda yayınlanmıştır. |