| Senfonik Bir Seyr-U Süluk Destani: "Çile" |
|
|
|
| Yazar Sait Mermer |
| Perşembe, 19 Şubat 2009 22:53 |
![]() "Şiir ham ve cılık bir duygu hali değil, üstün mamul bir idrak işi ve hiçbir sınırda durmaksızın mutlak hakikati ebediyen arama faaliyeti..." "Şair göğsünü didikleyici pelikan kuşuvari, san'atı üzerinde nefsini törpüleyen, nefsi üzerinde düşünen her an ard arda san' atının kanunlarını heceleyen san' atının zaman ve mekanını birbirleriyle kaynaştıran ve takoz takoz iklimini kuran mana mimarı..." Poetika'sından alıntılamış olduğumuz bu iki pasaj "Çile Şairi" nin, şairi hakikat arayıcısı bir mana mimarı, şiiri de hakikati aramada yüce bir yol kabul ettiğini göstermektedir. Hakikati bulma değil, hakikati aramaktır aslolan.Aramakla bulunmaz; ama bulanlar arayanlardır. "Hakk", hakikatin de ötesinde. Buna takat hiç yok. Mana ise, ararken, Hakk'ın tecelli aynalarının üzerinde, şairin görmüş olduğu pırıltılardır. Yolda görülenlerdir, manalar. Yola koyulmanın yüksek bir usulü de şiirdir. Şairin şiiri, tasavvuf yolundaki salik (derviş)in seyr-ü sülukuna denk düşer. Çünkü, şiir, şuurun serüvenidir. Yani şair, şiiri üzerinde nefsini sürgit kıldığı zaman dilimi içinde şuur cevherine tabi oluyor demektir. Bu cevher, Allah'ın "hakim" isminin "kelam" sıfatı elbisesine bürünerek zuhuruna mekan olduğu, insanın özünde varolan mücerred (soyut) bir latifedir. Seyr-u süluk ise, salik'in "Var(Sevgili)"a vuslat yolunda yokluğun/vehmin dikenlerine katlana katlana varoluşa katılma macerasıdır. İnsan, Hakk'ın isimlerinin tecellilerine benliğini katar, yokluğun sahilinde varlığın deryasına damla hükmündeki benliğini gark ederse huzur bulur. Necip Fazıl, şiire yani seyr-u-süluka oniki yaşında annesinin telkiniyle başlamıştı. Küçük yaşta başlayan bu yolculuk, "Kamil Şiir(Abdulhakim Arvasi)"e ulaşıncaya kadar şiir binasının bütün görkemiyle görünmesini engelleyici çevre kirliliğinden dolayı problemlerden uzak değildi. Şiir her ne kadar Necip Fazıl'ı doğru istikamete sevketmiş olsa bile negatif unsurlar sebebiyle zahirde yol, görünmez bir hal alıyordu. Kendi dışındakiler nasıl görürlerse görsünler şair çizgisinin üzerinde ilerliyordu. Sonunda şiir kendini gerçekleştire gerçekleştire kemale doğru uzandı ve şairin "Kamil Şiir"le buluşmasına vesile oldu. Buluşmanın ilk meyvesi, Necip Fazıl'ın, Allah'ın "Hadi (hidayet edici)"ismine mazhar olmasıdır. Daha doğrusu, Hadi ismi Arvasi'nin aynasında şaire görünmüstür. Hadi ismine kul olan hidayete ermiş kişi konumuna yükselmiş demektir. Şair, artık gerçek şiirle karşılaşmanın "Hayret"i içinde olan bitenlerin notalarını heceleyen bir orkestra şefliği hüviyeti ile "Şiir"in şiirini yazdı ve "Senfonya", "Çile" suretinde göründü: 1. ALLEGRO Gaiplerden bir ses geldi: Bu adam, Gezdirsin boşluğu ense kökünde! Ve uçtu tepemden birden bire dam; Gök devrildi künde üstüne künde... "Kamil Şiir" kendisiyle muhatap olduğunda şairin, içinde yaşadığı bu şehadet alemi (masiva)nden bu alemin hakikatlerinin manalarını barındıran gayb alemine kulak vermesine sebep olmuştur. Necip Fazıl'a, gayb aleminden gelen ses, O'na, boşluğun yakıcı nefesini ense kökünde hissetmesini emretmiştir. Emir, "emir alemi"nden gelmiştir. Emir alemi, ruhların varoluş esprisini sırrında saklayan ilahi bir alemdir ve namutenahi gayb aleminden bir cüzdür. Emir ruhtan gelince, doluluk arazına malik olan şu madde aleminin vehmiyeti doluluk zannettiği şeyin aslında yokluk/boşluk olduğunu şaire hissettirmiştir. Dam tepesinden uçmuştur. Bu da zahiri varlık binasının çatısını oluşturan aklın ölüm anını yaşaması demektir Alem-i gayb, alem-i şehadeti kündeye getirmiştir. Tam bir kıyamet sahnesi yaşanmaktadır: Pencereye koştum: Kızıl kıyamet! Ateşten zehrini tattım bu okun. Şair, kendi öz kıyameti sebebiyle hakikat seslendiricisinin söylediklerinin teker teker görünmeye başladığına şahit olur. Alem-i kübranın kıyameti sırasında alemin fani yüzünün kaybolması, ruhunun bütün açıklığıyla ortaya çıkması gibi, Necip Fazıl'ın kendi kıyameti sırasında da ruhunda diriliş, fani yönünde helak yaşanmaktadır. Abdülhakim Arvasi'nin (ihtiyar bacı) dedikleri ortaya çıkmıştır. Sonsuzluğa kapı açılmıştır. Fanilikle sonsuzluk arasındaki özçatışma başlamıştır. Şair, Kamil Şiir'e muhatab olduğu andan sonraki seyr-u sülukunun ilk aşamalarında kendisini birçok içsel çatışmanın içinde bulur. Çünkü Arvasi'nin (avcı) atmış olduğu zehirli ok Necip Fazıl'ı canevinden vurmuştur. Yunus'un, "Zehirle pişmiş aşı yemeye kim gelir" sözündeki gibi şiir-i kamil, zehirli okunu O'nun kalbine saplamıştır. Bütünüyle kusulan bir kafatası şairin yeni bir fikre doğru yol aldığı göstermektedir. Hakikatte "Yokluk" diye bir şey yoktur. Hakk tam anlamıyla "Var" ın kendisidir. Ve her şeyi kuşatmıştır. "Var" ın bu kuşatması karşısında "Yok" a yer var mıdır? Yokluk ve Varlık ikilemi izafi bir ikilemdir; bu aleme aittir. Var'ın bekası karşısında izafi (fani) varlığın varlığının hakikatte yok oluşunun idraki şaire zehir içmiş gibi ağır gelmektedir. Çünkü O, oku yemesiyle beraber geçici varlığının (yokluğunun) hakikatte yok olan izafi varlığın yokluğuyla burun buruna geldiğini fark etmiştir. Bu dayanılmaz hal, şairin, bütün var zannedilen yokluk alemine ait bu alemin var zannedilmesinden kaynaklanan fikirleri, adeta bu fikirlere kablık görevi üstlenen kafatasıyla beraber öz ağzından boşaltmasına sebep olmuştur. Öz ağız, "Öz" ağızdır; burada hakikatin ağzı olarak alınabilir. Hakikatin midesi bu fikirleri hazmedememiş ve fikirler ağızdan kusulmuştur. Şair, bütün bu kriz atmosferi içinde "Hayret" ini gizleyememektedir: Bir bardak su gibi çalkandı dünya; Masivanın şiddetle sarsılmasıyla, tüm yön, varlık, yokluk, boşluk, doluluk, mesafe, istikamet gibi fani (hadis) varlıklar ölüm anını yaşamaktadırlar. "Huzur" şaire hala uzaktır. Hayret'ten kurtulmak gerekir. Hayretten huzura geçiş aşamasında bütün bu yaşananlardan ötürü biraz olsun nefes almak, sakinleşmek gerekmektedir. Necip Fazıl'ın korkuyu, ürpertiyi üzerinden atabilmesi için en uygun mekan yataktır, yorgandır. Düşünüş için bir lahza hayret'ten uzaklaşıp huzur'a yaklaşmak gerekir: Ensemin örsünde bir demir balyoz, Demir balyoz, taşınan manevi ağırlığa işarettir. Yaşanan belirsizlik, O'nu kendi halinde aydınlığı beklemeye sevketmiştir. Ve kanlı şafakta, Kamil Şiir, O'na yeni bir dünyanın müjdesini vermiştir. Bu yeni dünyanın belirişiyle huzura daha bir yaklaşılmakta, seyr-u-süluk ‘a sükunet hakim olmaktadır. Kriz, kendisini sakin bir düşünüş ve duyuş iklimine terk etmektedir: Bu nasıl bir dünya hikayesi zor; Nesin sen, hakikat olsan da çekil! Şair, tam anlamıyla kendisine sadeliğin hakim olmasını arzulamaktadır. Gaybe yönelen ruh, fizik aleminin faniliğinin yakinine ermiştir. Fikir çilesi ve karmaşası sonunda reddedilmiş olan zahir (madde / masiva), gaybın sırrı sezildikten sonra tekrar yerine iade edilmiştir. Zahir-batın dengesi yerli yerine oturtulmak istenmektedir. Fakat bu, şu aşamada sadece bir arzu halinde mevcuttur. Bu gezinme ruhi bir gezinmedir. Ruhun sonsuzluğu içinde, sınırlı akıl, bir kepçenin kazan içinde gezinmesi gibi ilginç manaları devşirmek üzere seyahate çıkmıştır. Benlik, şairin "Temel benliği"dir; zahire tabi "Kabuk benlik" değil. Öyleyse bu benlik ruha dolaysız bağlıdır. Menziller de insanın iç menzilleridir. Önemli olan şey, menziller arası irtibatların dengeli bir şekilde sağlanması, daha doğrusu akıl - ruh birlikteliğinin sağlam bir zemine oturtulmasıdır. Sorular devam etmektedir: Niçin küçülüyor eşya uzakta? Bu sorular insanın ruh bilgisizliği içinde tam cevabını bulamamaktadır. Onun için insanın sonluluğu, kavranabilirliği en kolay olan bir problemdir. Hiç olmazsa sonluluk üzerinde düşünülmeli ve buradan mesafe ve zamanın hakikati hususunda bir şeyler sezinleyebilmek mümkün olmalıdır. Sonluluk, ölüm üzerine bile düşünmeyenler için fikir hangi haldedir?: Bir fikir ki, sıcak yarada kezzap, Fikir, insanın içe dönük aksiyonundan kopuk, madde irtibatları üzerinde felsefe üreten soyut bir alet olmaktan öteye geçemezse kalb ile beyin arasındaki döngüye katılamaz ve beyin zarında yapışık kalan bir sülük haline dönüşür. Bu, düşünen insan için büyük bir azabtır. Fikir (sülük), büyüyüp geliştikçe vücut ülkesini yangın yerine çevirir ve somutlaştıkça da alevin şiddetini artırır. Yalvardım gösterin bilmeceme bir yol! Uyku katillerin bile çeşmesi! Uyku nedir? Dünyaya gelişimiz, uykuya yatışımız anlamına mı geliyor? Ashab-ı Kehf'in mağaraya girişleri, uyanışın mı yoksa uykuya dalışın mı başlangıcı? "İnsanlar uykudadır, öldükleri zaman uyanırlar" diyen Peygamber neye işaret etmişti? Yoksa Ashab-ı Kehf ‘in uykusunu kendi uykumuza benzetmemiz, yüz yıllar boyu uykuya yatanların bizler olduğunu gösterir mi? Peki ya rüya? Uykumuzda yaşadığımız bir hayat değil mi? Uyumayı işteyişimiz, zamanın belli diliminde ölüme yaklaşmak işteyişimizin, dünya hayatı dediğimiz rüyadan uyanmak arzumuz ise farklı bir hayata duydugumuz özlemin bir isbatı değil mi? Ana rahminde çocuk dokuz aydan fazla durabilir mi? Çocuk, niçin dünyaya doğmak ister ve insan niçin gecenin karanlığı çökünce biraz olsun dünyadan uzak kalmak ister? Evet, şair için uyku, ölüm olmasa da ölüme yakın olmak bakımından bir teselli pınarı, madde burhanına dayanmak için gerekli sabrın kaynağı, memesi. Bu yüzden rüyaya kaçış... Sırlar peşinde koşuş... Yine ızdırap... Ölümden başka çare yok. Bu mu rüyalarda içtiğim cinnet, Şairin rüyasında halvete çekilişi, sırlar peşinde koşuşunun bir kısmını burada devam ettirmek isteyişi, O'nun ruhi emniyetini sağlamaya yetmez... Ve topyekün hali ifşa ediş: Akrep, nokta nokta ruhumu sokmuş, Hakikat adamı olma yolunda insan çileli manevi mertebelerden geçer. Bu mertebeler mevsimler gibi iklim şartları birbirine uymaz. Necip Fazıl da iç dünyasında fikri ve ruhi olarak ani iklim değişimlerine maruz kaldığından, ızdırap çekmiştir. Kış mevsiminden ani bir sıçrayışla insanın kendisini yazın ortasında bulması, yaz mevsimindeyken de kendisini kışın ortasında bulması ne kadar sarsıcı ise, manevi ve fikri yolda da büyük muzdaripler böyle acı sarsıntılar yaşarlar. İnsanın iç dünyasının çekmiş olduğu acı, et-kemiğinin çekmiş olduğu acıdan bin kat fazladır. Çözmeye çalışıldıkça düğümlenen, düğümlendikçe çözülmeye çalışılan, her defasında çözmenin düğümlemek olduğunu gösteren, yine de insana, düğüm gördüğü zaman çözmeye yönelmesi gerektiğini telkin eden, bu yolda ölüm terleri döktüren sır! Sen ne kaçak ve kurnaz tilkiymişsin: Ufuk bir tilkidir kaçak ve kurnaz; Herşeye rağmen bu tilkinin peşini bırakmamak gerekir. Hayatın gayesi de budur zaten. Varlık esbap perdesiyle perdelenmiştir. Varlığın hakikati bir kadın gibidir. Giydirmek gerekir. Niyaz-i Mısri'nin dediği gibi, hakikati örtmemek, bir kadını giysisiz toplumun içine çıkarmak gibidir ki, halk bunu kınar. Öyleyse, hakikatin esbap giysiyle giydirilmesi gerekir. Hallac-ı Mansur, hakikati çıplak bir şekilde halkın arasına çıkardığından kınanmıştır. Büyücü, büyücü ne bana hıncın? Lugat bir isim ver bana halimden; Söyleyin, söyleyin, ben miyim yoksa, Bu sorular "Telvin" haline ait sorulardır. Tasavvufta telvin mertebesinde bulunan insan, halden hale, renkten renge geçer. Gaye "Temkin"e ermektir. Temkinde dervişe istikamet hasıl olur. Telvin değişimlerin bol olduğu bir hal olduğu için ıstıraplar, şaşkınlıklar çok olur. Şairin mevsimden mevsime geçiyor oluşu da telvin haliyle açıklanabilir. Ben ki, toz kanatlı bir kelebeğim Şairin fizik cüssesine yüklenen dava sorumluluğu Kafdağı kadar yücedir. Burada Kafdağı tabiri davanın mücerred keyfiyetine bir göndermedir. Ne yalanlarda var ne hakikatta, Büyük Doğu'nun doğmasına kadar yaşanan "Hayret" çilesi, yerini, nur topu gibi bir çocuğun (Büyük Doğu) doğmasıyla "Huzur"a bırakacaktır. Bundan sonra mücerred çile, payını Büyük Doğu'nun tatbik mesuliyetinden kaynaklanan sosyal / ictimai çileye bırakacaktır. İniş ve çıkışlar sona ermiş, istikamet dönemine adım atılmıştır. Açıl susam açıl! Açıldı kapı ; Hendek, hakikatin sonsuzluk kucağıdır. Derin iniş ve çıkışlar maveranın kapısı açıldıktan sonra kendini "temkin"e bırakmıştır. Şimdi müşahade vaktidir : Atomlarda cümbüş, donanma şenlik; Nizam köpürüyor, med vakti deniz; Her şey yaratılışın ilahi çoşkusu içinde hareket halindedir. Tabiat, zerresinden kurresine kadar ilahi bir şenlik yaşamaktadır. Tüm benlikler birbirini selamlamaktadırlar. Her bir şey, ferd olarak bir öze / benliğe sahiptir. Benliklerinin istidatlarına uygun olarak varoluşa katılmaktadırlar. Her benlikte ilahi benliğin bir vechesi yansımaktadır. Şu halde kökleri itibariyle "bir" olmalarından ötürü birbirlerini tanımaktadırlar ve ahenk içinde icra-i faaliyet gütmektedirler. Bu faaliyetlerini Hakk'ın Rab isminin teshiri altında yapmaktadırlar. Dolaysıyla, herbiri Hakk'ın bir isminin tabiattaki ilan edicisi olmalarından ötürü hepsi tek tek devamlı Hakk'ı zikretmektedirler. Bu açıdan hiçbir varlık cansız değildir. Zikrediyor / konuşuyor olmaları sebebiyle canlıdırlar. Üstad, varlığın benliklerinin ilahi benliğin gölgeleri olduklarının bilincindedir. Asıl varken gölgeye ne hacet: Kaçır beni ahenk, al beni birlik; Öteler öteler gayemin malı ; Kesret (çokluk ) aleminin faniliği, Necip Fazıl'ı ebedi alem duygusuna itmiştir. Kesretten tevhid (birlik) e geçmenin, fenadan bekaya yönelmenin vaktidir. Birliğin ezeli ve ebedi ovasına yani ötelere geçmek gerekir. Bunun için "Tezkiyey-i nefs (nefs terbiyesi )" gerekir. Çünkü sonsuzluğa varmanın önündeki tek engel nefstir: Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök! Nefs, insanı salt dünyaya bağlayan, gölge varlığa hapseden, kesrette boğan bir unsurdur. Sonsuzluğa ermek için nefse diz çöktürmek gerekir, ruhun karşısında. Çünkü ruh ebedilik alemini özlerken, nefs sınırlı alemle iktifa etmektedir. "Çile", sonsuzluk ovasından emanet almış olduğu görevi ferdi planda benliğin üzerinde yerine getirdikten sonra "Sultan-ü-Şuara"ya devretmiş ve "Şair" de bu görevi ictimai plana tatbik mesuliyeti içinde çileye talip olanlara teslim etmiştir. |
|
Türkiye Devrimini Tamamladı, Evrimini Yaşıyor |
| İsmail Şahin | |
|
Latife |
| Ekrem Özdemir | |
|
Bal ve İktidar |
| Tamer Hafif | |
|
Mağara ve Keşik |
| Mesut Doğan | |
|
Tenzih |
| Sait Mermer | |
|
Yoksunluk |
| Atilla Aktaş | |
|
Dostun Ölümü |
| Aziz Kemal NAFİ | |