Anasayfa Hikaye Babamın İzinde
Babamın İzinde PDF Yazdır E-posta
Yazar Ekrem Özdemir   
Pazar, 27 Haziran 2010 16:25

Bir an evvel o sıcak yatağına kavuşmak için babanın izinde eve doğru gidiyorsun.











Tam on yıl sonra, çocukluktan ergenliğe, ergenlikten geç adamlığa adım attığım dönemi geçirdiğim ilçeye giderken hüzünle sevinç arası bir hisle kaplıydım. Sağlı sollu tarlalarla kaplı yolda ilerlerken sanki bütün değişiklikleri görmek ister gibi etrafı seyrediyordum. Yaklaştıkça yavaş yavaş dağlar arasına kurulmuş bu küçük ilçenin silueti belirmeye başladı. İşte sağda bir zamanlar Osman'la ara sıra uğradığımız benzinlik. Hemen ilerisinde solda Osman'la motosiklet kazası yaptığımız yol ayrımı. Hayatımdaki ilk kazamdı ve Java 350 ile yapmıştım. O zamanlar yol çok kötüydü, şimdi epey düzelmiş. Ve işte babamın son görev yeri ve kendi elleriyle inşaatında bizzat çalıştığı, her aşamasında katkıda bulunduğu Kur'an Kursu. Önüne birçok binalar dikilmiş. Nerdeyse, ilçenin en uzak noktalarından biri olan bu kurs şimdi denilebilir ki merkeze dahil olmuş. Yaz tatilinde ben de babamın yanına gider, inşaat çalışmalarını seyreder, arada bir merakımdan elime kürek alır, el arabasına toprak doldururdum. İşçiler benim kürek tutuşumla dalga geçer, yine de oyalanayım diye izin verirlerdi çalışmama. İnşaatın üst katlarına çıkar, babam yemek sonrası işçilerle sigara içerken ben de aynı işi gizlice tavan arasında yapardım. Ah bu gizli içilen sigaralar...

 

İlçe görünüş olarak pek değişmemiş. Hayret! On yılda büyük şehirlerde koca bir semt inşa etmek mümkünken taşrada birkaç bina eklemek ve yolları yeniden asfaltlamak değişiklik olabiliyor. Otogar aynı yerde, bizim aşağı lise dediğimiz normal lise de aynı yerde. Hani Erşanların sahip olduğu benzinlik de hiç değişmemiş desem yeridir. Otogarı geçince sağa dönüp yokuş bir yoldan ilerlerken gördüğüm bütün dükkânları hatırlamaya çalıştım. Rıfat Çavuş'un gazete bayi, ilçenin tek otel binası, sonra postane, derken meşhur Erdağ Market, Yunak Otomotiv, Belediye binası ve çarşıdayız. Babamın yaklaşık on yıl görev yaptığı ilçenin en büyük camisi Çarşı Camii. Yanındaki Belediye Çay Bahçesi de aynen duruyor. Çay bahçesinin hemen önünde Yunak Taksi durağı. Bu durak benim için sınıf arkadaşım Yasin'in babası Rüstem Amca ve muhacir Ökkeş Amca demek. İlçenin geniş meydanının etrafına konuşlanmış dükkânlarda ufak tefek değişiklikler olmuş. Gözüm nedense babamın bana ayakkabı, gömlek vs. aldığı, takım elbiselik kumaş beğendiği, ders kitaplarımı sipariş ettiği, nihayet oturup dondurma yediğimiz pastane olmak üzere ilk aklıma gelen dükkânları arıyor gözlerim.

 

İbrahim ve beni ailece ağırlayan Hasan Bayır'ın telefon bayiine vardığımızda akşamı etmiş sayılırdık. Yorgunluğumuzu atalım diye eve çıktığımızda, bir an evvel etrafta küçük bir tur yapmak istiyordum. Önce babamın camisinde akşam namazı.

 


Burası Yunak. Konya'ya ve Ankara'ya hemen hemen aynı uzaklıkta, ortada kalmış ama Konya'ya bağlı bir ilçe. En yakın yer Akşehir. Biz çocukken Akşehir demek bizim için şehir demekti, medeniyet demekti. "Küçük Moskova" derlerdi Nasreddin Hoca'nın yaşadığı beldeye. Halkın büyük bir kısmı Komünist imiş. Öyle derlerdi, hiç araştırmadım. Bizin ilçenin gençleri (örneğin bayramlarda) ceplerini doldurur, Akşehir'e giderlerdi. Oradaki pastanelerde kızlar olurmuş, otururmuşsun masaya, yalnız olan bir kıza gidip arkadaşlık teklif edermişsin, kabul ederse o gün onunla gezermişsin birkaç saat. Tabi bütün masraflar senden. Sonra döner Yunak'a, birkaç ay gezdiğin kızı anlatırdın. Bir seferinde Akşehir'den yunak'a gelirken arkamda bizim İmam-Hatip'ten üst dönemlerden (tembel, serseri bir öğrenciydi) birinin bir diğeriyle konuşmasına kulak misafiri olmuştum. Yol boyunca ikide bir "Oğlum, sen hayatında bir kızla iki saat bir masada oturdun mu? Ben oturdum." deyip böbürleniyordu. Ama gariptir, o soruyu duyunca ben de kendime "sen oturdun mu?" sormuş, "Ne iki saati" demiştim, "biz sınıfta bir kıza otuz saniyeden fazla baksak "Ne bakıyorsun be! Ayı mı oynuyor?" gibisinden laflar duyarız. Uzaktan bakamıyoruz, oturmak nerde kaldı!"

Bütün parasını kıza yedirdiği için hem acımış hem de imrenmiştim sözün sahibine. "Benim hayatımda aynı masaya oturacağım bir kız olacak mı acaba?" diye iç geçirmiştim. Yıllar sonra hayatımda ilk sevdiğim (şimdi evli olduğum) kızla aynı masada sohbet etme fırsatını yakalayınca, öyle bir tadını çıkardım ki bu zevkin, hani bana "kalkalım" demese herhalde otağımı kurardım pastaneye. Çocukluğumun geçtiği bu küçük ilçede Ankara'ya ve Konya'ya sabah hava aydınlanmadan bir otobüs kalkar, akşama dönerdi.  Hele Konya'ya giden Es Memet meşhurdu. Gariptir, zihnimizde, sanki es Memet'ten başkası Konya'ya otobüs kaldıramaz gibi bir kural vardı. Konya demek Es Memet demekti. Babam memur olarak Yunak'a atandığında Konya'ya Es Memet giderdi, babam Yunak'tan ayrıldı, ben okudum, büyüdüm, evlendim, babam emekli oldu, hâlâ Konya'ya Es Memet gidiyor. Ha pardon, bir de Eskişehir'e günde bir kez otobüs kalkardı. Ama en çok Konya'ya gidilirdi. Devlet kapısı en yakın oradaydı. İşte Yunak böyle bir yer.

 

Akşam namazı için abdest almaya gittiğimizde yeni yapılan şadırvanı gördüm. Tam cami kapısının önünde diyebileceğim şadırvan küçük ama sevimli. Ne zaman bir şadırvan görsem aklıma İsmet Özel'in "Coşkunluğu karşısında içlendiğim şadırvan" dizesi gelir. Bu şadırvanların toplumsal anlamda ne denli büyük bir anlamı olduğunu bence en iyi anlatan sözdür. Önceden caminin sol bitişiğindeki Diyanet kitap satış yerinin hemen yanındaki şadırvanda abdest alırdık. Şadırvanla kitapevi arasında merdivenle aşağıya inen tuvaleti bekleyen, etrafı temizleyen yaşlı bir amca vardı. "Ebe, ebe be be" diyerek konuşur, el hareketleriyle meramını anlatmaya çalışırdı. Sordum, Hasan "halen var" dedi. Şadırvanda abdest alırken tam ezan başlar başlamaz Hamza Hoca apar topar girdi içeriye, ilişti bir tabureye ve kolları sıvadı. "Hiç değişmemiş" dedim içimden. Camiye girdiğimizde garip bir duygu bütün vücudumu kaplamaya başladı. Adım attığım her yerinde bir hatıram olan camide kendimden çok babamın hatırasını hissetmeye başladım. Babamın ezan okuduğu minare, müezzinlik yaptığı mahfil, namaz kıldırdığı mihrap, hutbe okuduğu minber ve sıcacık, küçücük imam odası. Caminin halılarına bile baktım. Babamın döneminde yeşil, uzun, her cemaat safının ince beyaz bir lastikle ayrıldığı, yeşil halıfleks geldi gözlerimin önüne. İmamın arkasında saf olduğumuzda, siyah cübbesiyle babamı düşündüm önümde. En çok "ayn" ve "zat" harflerinde belli olan o kalın ve gür sesiyle Fatiha'yı okuyordu sanki. Ben Hamza Hoca namaz kıldıracak diye beklerken sesi güzel genç bir arkadaş kıldırdı namazı. Akşam namazları camide değişik bir hüzün olur. Henüz hava tam kararmamış, gece siyahlığına tam kavuşmamış olduğu için ışıklar tam yakılmaz. İmam ve arkasındaki birkaç safı aydınlatacak kadar loş bir ortam vardır. Hani insan hayatının bir gününü ömrüne benzetirsek ihtiyarlığa adım atmaya başladığımız dönemde bizi yakalayan o geçiş dönemine benzetebiliriz bunu. Gün aheste aheste bitmekte, uykuya - bir nevi ölüme- yatacağımız vakit giderek dünyamıza yaklaşmaktadır. Ne zordur insanın o evresi. Artık dünyada yaşadığımız vaktin giderek tükenmekte olduğunu hissettiğimiz - altmışına merdiven dayama- evresinden bahsediyorum. "Eyvah, ömür bitiyor mu?" sorusu sormamıza neden olan iyice aklaşmış saçlarımıza, sayısı günbegün artan yüz çizgilerimize aldırış etmeden daha çok zamanımız olduğuna ve henüz gençmişiz havasında yaşadığımız günlerden bir gün, bir merdiven çıkarken hani kalbimize birden evlat acısı gibi derin bir ağrı saplanır ya, basamakların ortasında bir yerlerde kalakalırız öylece. Zar zor trabzanlara yaslanırız. Birkaç dakika sürer bu. Bir anda yaşamla ilgili bütün umutlarımız ilk ciddi kırılmaya uğrar. Daha yapacak o kadar iş varken!.. Daha yeni evin borçları bitmemişken! Daha işleri bir hal düzene koymamışken! Bu da nerden çıktı! Ölüme yaklaştığımızın ilk habercisi bu an son derece hüzünlüdür. Yaşamadım ama camideki bu hüzünlü loş ortamda içimden geçenlerden yola çıkarak bazen yaşar gibi oluyorum.

 

Namaz sonrası Hamza Hocama sürpriz yapıp yanına gideyim dediğim sırada, geçen onca yıla rağmen hiç değişmeyen sesiyle "ensenden tanıdım valla" sözlerini işittim. Gülerek birbirimize yaklaştık ve kucaklaştık. Çay bahçesinde sohbete daldığımızda konu yine babamla geçen yıllardı. Sanki ben olarak değil de "Mehmet Hocanın Oğlu" olarak oradaydım. Buna seviniyordum. Hem de tarifsiz bir şekilde...

 

"Çocukluğun burada geçti senin" diyordu Hamza Hoca, "Yanımızda büyüdün. Mehmet Hocam'la ne yıllarımızı geçirdik burada!..." diye akıp gidiyordu sohbet. Sakallarına hafiften aklar düşmeye başlamış hocamın. Ama neşesi yine yerinde, konuşması yine akıcı. Ben onu, konuşma esnasında sürekli tekrarladığı "Evet... Allah razi olsun" deyişleriyle hatırlıyorum. Ben konuşurken onun kadar çok "Allah razı olsun" diyen başka birine daha rastlamış değilim.

 

 

O gece biraz turladık ilçenin merkezinde, her gün okuldan eve yürüdüğüm caddede turladık, bizi tanıyan birçok insanla selamlaştık. Berber Ali'nin oğlu Mustafa'dan Berber Ali amcayı, Nihat ve Suat'ı sorduk.  Berber Ali yedi yıllık okul hayatımda gittiğim tek berberdi. Hani "İyi tıraş müşterinin istediği değil, ona yakışandır" diyen eski berberler vardır ya, oturdun mu önüne, sormaz sana "Nasıl yapalım?" diye. Şöyle önden ve arkadan bakar saçına, zaten babanla da tanışıyordur, nasıl bir tıraş olman gerektiğine sen değil, baban ve berber karar verirler. Başlar tıraş etmeye, bir yandan da okul, dersler falan derken bakmışsın tıraş bitmiş. Haydi bakalım, saatler olsun.

 

Bir de Kuaför Rüstem'le sohbet ettik. Diyebilirim ki, Yunak'ta ben kuaför tanımını onunla öğrendim. Berber Ali'nin çırağıydı, ustalaştı, büyüdü kendi dükkânını açtı. Tabi genç adam, zamanın şartlarını da biliyor, berber dükkânı değil erkek kuaförü tabirini kazandırdı ilçeye. "İlk defa gençlere "Nasıl yapalım?" diye sormaya başlayan Rüstem, Yunak için gelenekten moderne geçişin örneklerinden biridir benim için.

 

Bizi ağırlayan Hasan Bayır, Yunak'ta meşhur bir ailenin (Ömer Bayır'ın) en küçük oğlu. Geçen yıl bir sabah namazı vakti abdest alırken birden yığılıp kalan ve hayata gözlerini yuman merhum Ömer Bayır, geniş bir ailenin reisi ve önderiydi bizim için. Sevilen, itibar edilen, hem siyasî hem de sosyal anlamda Yunak'ta herkesin hesaba katması gereken bir adamdı. Hasan bizim yaşlarımızda normal lise mezunu bir arkadaşımız. En çok eski pazar yerinde (şimdi lunapark gelmiş) oynadığımız maçlardan hatırlarız birbirimizi. Benden çok İbrahim'le (özellikle Konya'da) teşrik-i mesaisi oldu Hasan'ın. Bu arada normal lise tabirini bilerek kullanıyorum, ilçede bir İmam-Hatip, bir Meslek Lisesi bir de Lise vardı. Bizim gibi önünde herhangi bir adı olmadığından diyecek bir şey bulamaz, otogara ve ilçenin çıkışına yakın ve bize göre ilçenin alt kısmında bulunduğu için "aşağı lise" derdik. Sonradan çok programlı lise ve Anadolu lisesi de açılınca ilçede, tamamen değerini yitirdi, ama sanırım 28 Şubat sonrası bizim İmam-Hatip ve diğer liseler ciddî kayıplar yaşadığı ve kayıt almadığı için eski itibarını yeniden kazanmıştır.

 

Hasan'ın söylediğine göre Yunak Adana ile aynı tarihte ilçe olmuş. Bunu duyunca doğrusu çok şaşırdım. Şimdi Adana'nın geldiği yeri ve içinden Osmaniye diye bir şehir daha çıkardığını görünce Yunak'ın neden halen on bin kişilik bir ilçe kaldığını anlamak güç. Rivayete göre Yunak ismi "Yün" ve "Ak" isimlerinin birleşiminden oluşuyor. Eskiden (bizim eski oturduğumuz eve yakın bir yerden gürül gürül akan bir deresi varmış ilçenin. Kadınlar dereye gider, yünlerini yıkarlarmış. Bembeyaz, ak pak olan yünlerden mülhem Yünak ismi zamanla değişerek Yunak olmuş.

 

Lise yıllarımdan hiç arkadaşım kalmamış Yunak'ta. Bir tek Ramazan, o da eski Ramazan değil. Çok zayıf ve ince olduğu için ona "Çubuk" derdik, şimdi gıdığı sarkmış, göbeği fırlamış bir halde buldum onu. Arkadaşların çoğu yurt dışına gitmiş. Civardaki ilçeler (özellikle Çeltik) kadar olmasa da epey gurbetçisi var buranın. Nedense Almanya'dan ziyade Belçika, İsveç, İsviçre gibi ülkelere daha çok gidiyorlar. Bizim Yasin de yurt dışındaymış. Onu görmeyi çok isterdim. Az top koşturmadık İnönü ilkokulunda. Annem, ilçedeki iki Trabzonlu aileden (birisi bizdik) Saatçi İbrahim'in hanımına ziyarete ne zaman gitse soluğu Yasin'in yanında alır, top varsa hemen okulun bahçesine damlardık. Hey gidi Yasin...

 

Ertesi gün, kahvaltı sonrası Hasan sağolsun, arabasıyla küçük bir ilçe turu yaptırdı bize. Serdar ve babası Osman amcayla bol hatıralarımızın olduğu Zirai Donatım'dan başlayarak gezdik Yunak'ı. Devlet Zirai donatımları kapattığı için bina harabeye dönüş bir vaziyette. Bahçesinde masa kurar, iki üç aile Hanife yengenin güzel yemekleriyle piknik yapardık. Babamın oturduğu evler, görev yaptığı camiler, gidip geldiği arkadaşlar, ekmek aldığı Birlik Ekmek Fırını (Ramazanda iftar vakti bu fırında pide kuyruğuna girdiğim günleri dün gibi hatırlarım), alışveriş yaptığı market (genelde Erdağ Market olurdu), uğradığı kahvehane, abdest aldığı şadırvan, bana dondurma aldığı Uğur Pastanesi, kumaşı aldıktan sonra elimden tutup takım elbise diktirmeye götürdüğü Terzi İbo, ilaçlarımızı aldığımız Eczacı Yusuf, ailemizin doktoru sayılacak kadar bize hizmeti geçen Doktor Akın'ın muayenehasi... derken Tornacı Mahmut'a da uğradık. İstanbul'da matematik öğretmeni olan oğlu Ahmet iyi arkadaşımdır. Ailecek de beni severler. Okul arkadaşlarımın çoğu civar köylerden gelenler olduğu için yaz aylarında herkes köyüne döner, ilçedeki arkadaşlar da tarla tapanıyla uğraşınca kimse kalmaz, top oynayacak, sohbet edecek insan arardım. Hatırlıyorum, böyle bir yaz mevsimimin neredeyse tamamı Ahmetler'in evine gidip gelmekle geçmişti. Adeta aileden birisi gibi olmuştum. Bu yüzden Tornacı Mahmut'un ve oğlu Ahmet ile Beytullah'ın yeri özeldir. Beytullah, sınıfımızda Tarih dersini en iyi bilen öğrenciydi. Hepimiz onun tarih bilgisine hayrandık. Hani imkânlar olsa, Beytullah iyi bir okulda eğitim görebilse Türkiye'nin iyi tarihçilerinden biri çıkabilirdi bu ilçeden. Bu memleket ne Beytullah'lar harcıyor, düşündükçe insanın içi acıyor.

 

Hasan bizim için öyle bir program hazırlamıştı ki, planlanan her şeyi yapabilmek için her şeye belirli vakit ayırabildik. Nihayet yedi yıl okuduğum liseye geldi sıra. Okuduğum için hâlâ iftihar ettiğim Yunak İmam-Hatip Lisesi'ne gittiğimizde, önce hissettiğim şey, ne kadar büyüdüğümdü. Şundan dolayı ki; mezun olup Gazi İletişim'i kazandığımda, fakülte binasını ilk gördüğüm anı hatırlıyorum da, şok bir vaziyette "Bu ne ya, benim okuduğum lisenin binası bile bundan büyüktü" deyivermiştim. Bahçesi yok, bağı yok, dört katlı bina. "Bizim İmam-Hatip'in sadece basket sahasına bu binayı kondurursun" diye geçirmiştim içimden. Tam on beş yıl sonra okuduğum liseyi ziyaret ettiğimde, artık gençliğimden midir, İletişim fakültesini ve Gazi Üniversitesi kimliğini içselleştiremediğimden midir bilmem, o zamanlar devasa sandığım lisenin o kadar da büyük olmadığını yeni fark ettim. Top oynadığımız bahçenin o kadar da büyük ve geniş bir alan olmadığını, zihnimde uzun ve bol sınıflı diye kalan koridorumuzun aslında minnacık ve beş sınıflık küçük bir yer kapladığını fark etmek benim için hüzün vericiydi. Sanki kendi kendime bir yalan uydurmuş, bu yalana kendimi de inandırmış ve gerçeklerle yeni yüzleşiyormuş gibiydim. Bahçedeki çeşmemizi, top sahamızı, sınıflarımızı gezerken, bakımsızlığına şahit olduğum okulumun bütün uğraşlara ve devlet eliyle yapılan baskılara rağmen dimdik ayakta durmaya çalışan yaşlı bir çınar gibi heybetli görüntüsünü kendimle özdeşleştirdim.

 

Bu okula babamın elini tutarak ilk geldiğim günü hatırlıyorum da, ilçeye geleli henüz üç ay olmuş, kimseyi tanımıyorum, bahçede yüzlerce yabancı insan... Babam bahçede beni gezdirirken Halil Ürün'le tanıştırmış, benimle ilgilenmesini rica etmişti. Yunak'ta ilk tanıdığım büyüğümdü Halil Ürün. Yunak ve İmam-Hatip demek bir anlamda Halil Ürün demektir benim için. Hep örnek aldığım insan oldu Halil Abi. (Meşhur Halil Ürün'le karıştırılmasın, bu yarı bir Halil Ürün. Ben Halil Abi'yi tanıdığımda büyük Halil Ürün sanırım doçentti.) Çalışkan, terbiyeli ve dürüst bir insandı Halil Abi. Sanırım ben ortaokula başladığımda o lise birinci sınıftaydı. Mezun olup ODTÜ Gıda Mühendisliği'ni kazandıktan sonra okulun iftihar listesine adı ve fotoğrafı konuldu. Bakar bakar gurur duyardım "Halil Abim benim" diye. Heler liseler arası bir bilgi yarışmasında bizim okulumuzu temsilen katılan ekipteyken, kıran kırana geçen bir mücadelenin sonunda, son anayasanın düzenleniş tarihini yanlışlıkla 1980 diye verdikleri için yarışmayı kaybettiklerinde, Halil Abi'nin bir üzülmesi vardı. O an kalktı büyük bir üzüntüyle masadan ve çekip gitmek istedi. Nasıl sahiplenmişti okulunu. Ekipte üç kişi vardı, ama yanıp yakılan, kahrolan bir tek oydu. Öğretmenlerimiz zor teselli ettiler onu. Nerdeyse kaybettiği, okuluna bu başarıyı yaşatamadığı için herkesin önünde ağlayacaktı. Rakibi de aşağı liseden Bülent Savut'tu sanırım. O da aşağı lisenin en iyisiydi. Halil Abi'nin o görüntüsü zihnime kazındı o gün. Yirmi yıl sonra bugün etkisini sürdürmeye devam ediyor. Şimdi Konya'da medikal işindeymiş Halil Abi. Allah bol kazançlar versin.

 

Bizim İmam-Hatip Lisesi benim için yığınla güzel hatıra, üç hoca çocuğunun (İbrahim, Osman ve ben) ortak kaderi, hoca çocuğuyuz, İmam-Hatip okuyoruz, örnek olmalıyız diye toplumsal baskılar, bu baskıların getirdiği kaçamak eğlenceler ve okulda meşhur müdürümüz Salih Işık'tan yediğim haksız dayaklar demek. Hiç unutmuyorum, bir beden eğitimi dersinde tam takımları kurmuş maça başlayacakken, o mel'un Salih Işık, beni ve İbrahim'i çağırmış, okula yeni yapılan kalorifer sistemi için kazılan çukurlardan çıkan toprağı el arabasına atıp taşıma atma işi vermişti sıcağın altında. Ben ve İbrahim gibi top hastası iki yaramaz için yapılacak en büyük işkencelerden biriydi bu. Elimde kürek, alnımda ter taneleri, sıcaktan bunalmış halde toprak atarken "Eğer" demiştim, "ahirette kullar haklarını birbirinden ister, Allah beni Salih Işık'la karşılaştırır, hakkımı helal edip etmediğimi sorarsa helal etmeyeceğim, sonuna kadar hakkımı isteyeceğim" diye beddua etmiştim. Hele matematik dersimize giren Erol Hocanın sinüs ve kosinüsleri yüzünden yediğim bir haksız dayak daha vardır ki, o dayağı niye yediğimi, suçumun ne olduğunu bugün bile bilmiyorum. Sanırım hocayla dalga geçtiler ve benim de ismim yanlışlıkla gitti müdüre. O da sormadan soruşturmadan o müdür odasında, yüce devletimizin ona tanıdığı sonsuz imtiyaz sayesinde egosunu tatmin edercesine bana çile çektirmişti. Psikologların niye hastalarının çocukluğuna dönerek büyük ilerleme kaydettiklerini çok iyi anlıyorum.   

 

Hasan'ın bize bir sürprizi daha oldu ve Hacı Hamza Yaylası'na, pikniğe gittik. Yunak'ın üt çıkışından gidilen ve Piribeyli yolunda olan bu yaylaya öğrenciyken yürüyerek geldiğimizi hatırladık Hasan'la. Şimdi arabanın içinde giderken, o kadar yolu nasıl teptiğimizi düşündükçe hayretimizi gizleyemedik. Esentepe Mahallesi'nden yukarıya çıkarken İbrahim'lerin o zamanlar kaldığı evi ve babasının görev yaptığı camiyi de gördük. O ev, o cami kimliğimizin birer parçası olarak benliğimizde yaşamaya devam ediyor. Babam ve imam arkadaşları iki üç haftada bir, birinin evinde toplanırlar, cümbür cemaat yemek yer, sohbet ederdik. Biz çocuklar da gürültü yapar, evin içinde top oynardık. Annelerimiz,  kızar, bağırır ama gene de oynamamıza engel olmazlardı.

Şimdi düşününce, babası hoca olan bir çocuğun bütün hatıraları cami ve etrafında şekilleniyor galiba.  Yunak'ın bütün camilerinde ve top oynadığımız bahçelerinde hatıramız vardır sanırım.  

 

Artık gitme vakti yaklaşıyor diye eve dönüp son hazırlıkları yaparken ikindi namazı bahanesiyle son kez gittiğim babamın görev yaptığı Çarşı Camii'nde, hani kimse olmasa halıları koklaya koklaya babamın izini sürmek geçti içimden. O küçük imam odasında, babamdan aldığım Arapça ve Kur'ân derslerini, bana müezzinlik yaptırdığı mahfili, üst katta babam çocukları okuturken ona yardımcı olmak için yanında durduğum günleri tek tek geçirdim gözlerimin önünden. Hele o üst katta okul arkadaşlarımızla teravih namazına gidip, namaz esnasında secdeye varınca birbirimizin ayaklarını gıdıkladığımız, bilye atar gibi fındık attığımız, sonra da hiçbir şey yokmuş gibi büyük bir ciddiyetle namaza devam ettiğimiz zamanlar...  

 

Meğer gören herkesin benden önce sorduğu babam ne çok yer etmiş hayatımda, ne büyük bir rol oynamış oğlunun yetişmesinde. Otuz üç yaşında yüksek lisansla öğrenciliğe devam eden birisi olarak şunu gönül rahatlığıyla itiraf edebiliyorum: Benim en iyi hocam babamdı. Bugüne kadar okuduğum hocalar içinde en iyisi, en kalitelisiydi. Onun öğrettikleriyle İmam-Hatip Lisesi'ni pek rahatlıkla ve birinci olarak bitirdim. Sadece bir örnek vereyim; Kur'ân-ı Kerim derslerimize giren Hasan Özarslan hocamız vardı. Ben okulda O'ndan ders alırdım, o da camide benim babamdan ders alırdı.

 

Ramazan aylarında, bazen babam kendini iyi hissetmiyorsa iftar için akşam ezanı okumaya camiye gönderirdi. Ben camiye giderken sona kalan insanlar evlerine yetişmeye çalıştığı için etraf sakin olur, ezan sonrası eve dönerken sokak kimsesiz, bomboş bir hal alırdı. Odur budur, iftardan sonraki cadde ve sokakların sessiz ve kimsesiz görüntüsüne bayılır, her ramazan en az bir akşam yalnız iftar yapar ve ezan sonrası etrafı izlemeye koyulurum. Dokuz yaşında babasının talimiyle namaz kılmaya başlamış birisi olarak şunu bütün babalara söylemek isterim. Eğer namaz kılıyorsanız, mutlaka arada sırada çocuğunuzun elinden tutun ve camiye beraber gidin. Özellikle sabah namazlarına.

 

İlkokulu Yunak ilçesine bağlı Ortakışla köyünde okudum ben. Hatırlıyorum, dokuz ya da on yaşımda iken babamla sabah namazına giderdik. Bazen (genellikle yaz dönemi) camiye köyden kimse gelmezdi. Babam imam olurdu, ben müezzin. Camimizde tavandan uzun ve kalın bir iple asılı büyük bir avize vardı. Bu avize lambalarının yanınca ışıl ışıl parlaması çocuk gözlerime pek bir hoş görünürdü. Camiye girince babam önce avize lambasını yakar, sonra ezan okurdu. Sabah namazı ezandan hemen sonra kılınmaz. Hoca sünneti kılar, bekler biraz. Bu arada Kur'ân okur. Bu toprakların yetiştirdiği en büyük şair olan Yunus Emre'nin "Seherlerde kuşlar ile/ Çağırayım Mevlam seni" dediği vakitteyiz. Etrafta çıt yok. Hava biraz serin. Hafif üşür gibi ama tatlı bir üşüme. Kuşlar yeni yeni ötmeye başlıyor. Gökyüzündeki siyahlığın ağır ağır yerini kızıllığa, sonra da maviye bıraktığı anlardayız. Bir adam ve oğlu. Adam imam, oğlu müezzin. Çocuk korkuyor, çünkü yanlış yaparsa baba kaşlarını çatacak. Şöyle ters bir bakış... Trabzon'da medrese eğitimi görmüş, Of'un o eski meşhur hocalarından hafızlık ve Arapça okumuş bir babanın oğlu iseniz, bu bakışın ne anlama geldiğini bilirsiniz. Çocuk ayakların henüz sabah o saatte soğuk suyla abdest almaya alışkın değil, çocuk gözlerin uyanmamış daha. Biraz da titreyerek kamet alıyorsun, namaz esnasında içinden dua ediyorsun, "Allah'ım! Ne olur aşır oku demesin bana." Çare yok, namaz bitiyor, dualar ediliyor, sen titreyerek babanın gözlerinin içine bakıyorsun, bakışları henüz yerde. Tam "artık geçti" dediğin anda, kafasını bir kaldırıyor sana doğru, ellerini yüzüne sürüyor "velhamdülillahi rabbilalemin" diyerek. İşte o an birden ısınıyor cami. Sırtından aşağıya bir ter damlasının usul usul akıp gittiğini hissediyorsun. Titrek sesinle başlıyorsun okumaya; "hüvellahüllezî lâ ilahe illa hû..." Allah yardım ediyor ve sen okurken baban kaşları çatık bir halde, kafasını kaldırıp sana bakmıyor. Başardın. El Fatiha diyorsun ve bitiyor. Bitiyor ama sen de bitiyorsun. Cübbesini çıkaran baban, saçlarını okşuyor ve gülerek "aferin" diyor. Fazlasını bekleme, çünkü en büyük iltifatı aldın zaten. Avizenin lambaları sönüyor. Camiden çıktığınızda birden etrafın ne kadar aydınlık, kuş seslerinin ne denli tatlı, hayatın ne kadar güzel olduğunu anlatan bir ferahlık doğuyor içine.

 

Bir an evvel o sıcak yatağına kavuşmak için babanın izinde eve doğru gidiyorsun.

 

                      

 

                               

 

Yorumlar  

 
#6 SUAT TEKSİN 18-10-2010 13:23
KARDEŞİM YÜREĞİNE ELİNE SAĞLIK....
YAZINI OKURKEN AYNI DUYGULARI YAŞADIM. ALLAHA EMANET OL..
Alıntı
 
 
#5 mustafa teksin 17-10-2010 11:34
eline yüregie saglık kardeşim.allaha emanet ol.herkese slm
Alıntı
 
 
#4 Halil Ürün 20-07-2010 18:37
Ekrem Kardeşim,
Benimle ilgili paragraf hariç, Yunak bu kadar mı güzel anlatılır!.. Bu aynı zamanda okuduğun okulun hakkını ne derece iyi verdiğinin bir kanıtı. Güzel yazılarını okumak bir zevk benim için.
Sağlıcakla kalman dileğiyle.
Alıntı
 
 
#3 hasan kara 29-06-2010 04:26
selamun aleykum ekremcigim,
hakikaten guzel bir yazi olmus.beni gerilere göturdun ve huzunlendirdin.
o 7 yil benim icin de ikizim huseyin icin de manidar ve sair arkadaslar icin de manidar.lakin bu dunyada hicbirsey duragan degil,yani film devam ediyor.
ama bir arkadas icin film bitmis durumda.o da merhume latife sekeroglu.rabbim kendisine sonsuz rahmet eylesin.belcikadaki ikizim huseyin'den aldim haberini.o da bekir ertugrul'dan almis haberi.4 ay önce konya'da sanirim karsidan karsiya gecerken bir araba carpmis.4ay sonra vefat etmis.
rabbim kendisine rahmet eylesin,anasina babasina(osman amca) ve yakinlarina sabr-i emil nasip etsin.
sana da basarilar dilerim.

hasan kara
stockholm
Alıntı
 
 
#2 celal düztepe 28-06-2010 10:19
...bir an "huzur sokağını" hatırlattı bana bu yazı geçmişiyle babasıyla gurur duyan bir evlat...ne mutlu "o" anı yaşarken babasını yaşarken gururlunmak geçmişe dönük hatıralarında eziklik yaşamadan geleceğe aktarmak...mehmet hocanın oğlu olmak ...ne mutlu ...slm ve dua ile
Alıntı
 
 
#1 Bünyamin Arı 28-06-2010 08:21
Çocukluğumuzun şehri Yunak'ı ne kadar da güzel anlatmaşsın. Yaz tatilindeki Kur'an Kurslarında ve Milli Gençlik Vakfında zaman zaman kesişen hayatımız geldi gözlerimin önüne. Sen Gazi İletişim'i kazandığında ben liseye yeni başlıyordum ve kendi kendime, ben de "Ekrem abi gibi Ankarada bir üniversite kazanacağım" diyordum. Fonda Selçuk Küpçük'ün Mona Rosa'sı çalıyordu. Kader beni Marmara Üniversitesine gönderdi ve benim için hala Selçuk Küpçük'ün Mona Rosa'sı "Laz MeHmet Hoca'mın Oğlu Ekrem" demek. Kalemine yüreğine sağlık abi...
Alıntı
 

Yorum ekle

Yapılan yorumlarla ilgili yasal sorumluluk yorum sahibine aittir.

Güvenlik kodu
Yenile