| Ne Güzel İstanbul |
|
|
|
| Yazar Ekrem Özdemir |
| Salı, 17 Ağustos 2010 15:05 |
"Sana bir fotoğraf gönderiyorum." diye yazmış mesajında.
"Güzel bir hafta sonu oldu benim için. Hâlâ şaşkınlığımı üzerimden atamadım. İki günde bu kadar çok değişikliği bir arada yaşadığımı hatırlamıyorum. Sana nasıl teşekkür etsem, bilemiyorum."
Borris'le resmî bir iş gezisinde tanıştık. İstanbul'un hava kirliliği ile ilgili yapılması gereken çalışmaları yürütmek için kurumumuz bir komisyon oluşturmuş, Kasım ayında bir haftalığına bizi Almanya'ya göndermişti. Borris Hamburg'a indiğimizde bizi güler yüzüyle karşıladığında böyle bir dostluğun gelişeceğini ikimiz de bilemezdik. Hamburg, Hava Kirliliği Kontrol Sistemi'nde çok başarılı bir Avrupa şehri. Ülkemize uyarlayacağımız sistem için model şehir olarak seçilmesi boşuna değil. Borris, bakanlık yetkilisi olarak Hamburg'ta nasıl bir hava takip sistemi kurduklarını anlatmakla görevliydi. Toplantılar, seminerler, geziler derken Borris'le epey samimi olduk. Nedense içimizden en çok bana sıcaklık duydu. Sanırım Heidegger okumuşluğumdan. İşten kalan zamanlarda biraz felsefe, biraz sosyoloji, yedik içtik, sohbet ettik. Ben de onu sevmiştim. Türkiye'ye duyduğu yakınlığa cevap vermek beni sevindiriyordu. Resmi görüşmeler bitip veda vakti gelince, "Mutlaka beklerim" dedim. "Misafirim ol." Sevindi, telefonlarımızı, adreslerimizi aldık, ayrıldık.
Bir ay sonra Borris'ten telefon geldi. "Cuma günü İstanbul'da bir toplantım var, akşama doğru biter. Seninle şehri gezmek istiyorum. Bana Türkler nasıl eğleniyor, göster. Siz nasıl eğleniyorsanız, bir akşamı nasıl geçiriyorsanız, tam öyle". "Yahu yapma." dedim. "Birden yüklenirsek bünyen kaldırmayabilir." Dinletemedim. Son sözümü söyledim, "O halde Fatih Akın'ın İstanbul belgeselini izle, öyle gel."
Cuma günü, öğleden sonra üç dört gibi Taksim'deki The Marmara Hotel'in lobisinde buluştuk, beraber benim eve gittik. Ama taksiyle değil, otobüsle. "Bir şehri tanımak istiyorsan insanlarını yakından göreceksin." Reddetmedi, bindik otobüse. Daha biner binmez şaşırmaya başladı. Beşiktaş'a gidinceye kadar sorular sordu. Kulağı küpeli, elinde gitar olan uzun saçlı çocukla, başörtülü, mantolu bir bayanın aynı koltukta yolculuk etmesinden tut da, koyu bir sohbete dalmış, memleket meselelerinden bahseden iki sarhoşun sempatik tavırlarına kadar kimi gördüyse sordu. Hemen makinesini çıkardı. "Flaşsız çek" dedim. "Anlarlarsa işimiz zorlaşır." Bazen sokakları seyre daldı. Seyyar satıcıların sesleri birbirine karışıyordu. Cami önünde kuruyemiş, baklagiller, sebze meyve satanları görünce, "Bunlar nasıl satış yapabiliyorlar?" diye sormaktan kendini alamadı. "Bu bir gelenek" dedim "Ama yakında bitecek. AB mevzuatlarına aykırıymış. Şimdilik sürüyor. Namazdan eve dönerken mahalledeki çocukları ve evdeki torunlarını sevindirmek isteyen yaşlılarımız eli boş gitmemek için alış veriş yaparlar. Tabi garipsedi, "Mahallenin çocukları mı?" dedi. "Ona ne başkasının çocuklarından!" Ne desem bilemedim, "Önce seyret, zamanla anlarsın" diyebildim sadece.
Eve gittik, üst baş değiştirip rahat bir şeyler giyip çıktık. "İstanbul arabayla gezilmez. Adım adım, sokak sokak gezeceksin." Akşam olduğu için yapacak çok bir şey yoktu, Eminönü'ne götürüp biraz da üşüyerek balık ekmek yedik. Titriyordu ama hoşuna da gidiyordu. Bir güzel turşu suyu koydum önüne. Ekşitti yüzünü önce, ama birkaç yudumdan sonra alıştı. Hava iyice kararınca Galata Köprüsü'nün altındaki cafelerden birine gittik. Akşam ezanı okunuyordu. "Haliç mi, Boğaz mı olsun manzaran?" dedim. "Boğazı yarın gezeriz, Haliç olsun" dedi Pierre Loti'den biraz bahsedince.
Gece yarısını geçiyordu eve döndüğümüzde. Yorgun bedenlerimizi yatağa zor attık. "Geç kalkmayalım" dedi, "Merak etme" dedim. Sabah kuşluk vakti kaldırınca, önce ne olduğunu anlamadı Borris.. "Kalk" dedim, "Gezi başlıyor." Biraz isteksiz giyindi, bir yandan da merak ediyordu. "Bu saatte ne yapacağız?" Bir otobüse bindiğimizde merakı daha da arttı. "Nereye gidiyoruz?" diye sordu titrerken. "Camiye gidiyoruz." dedim gülümseyerek. "İstanbul'da hayat güneş doğmadan başlar." Yolda giderken Burada bir belediye başkanımız var" dedim, "ibadet etmeye gidenleri otobüsle camiye götürüyor." Ermeni ve Rum vatandaşların da aynı şekilde ibadet yerlerine otobüsle götürüldüğünü anlattım. Otobüsten inince camiye giden insanların karanlığın içinden aynı yöne ilerleyişlerini izledi. Birazdan tiz sesiyle imamın ezanını duyduk. O ezan okunurken gecenin bitip gündüzün başladığı anda gökyüzü muhteşemdi. Kaç fotoğraf çekti bilmiyorum. Gezerek yola devam ettik.
Karaköy'e inince deniz kenarında bir cafede kahvaltı, ardından yürüyerek Yeni Cami, oradan da Ayasofya, Sultanahmet, Yerebatan Sarnıcı, Topkapı Sarayı... Akşama kadar gezdik. "Ayaklarıma kara sular indi" deyince, "O da ne demek!" dedi. "Çok yorulunca böyle deriz" dedim. "Çok yoruldum manasına." İyi ki "Haşadım çıktı" falan demedim, onu nasıl çevirirdim yabancı dile, bilmiyorum.
"Şimdi eğlence zamanı." dedim. Taksim'de arada bir gittiğim Çardak'a götürdüm Borris'i. Girer girmez dekorasyondan etkilendi, masaya geçerken not defterini çıkardı ve notlar almaya başladı. Sofrayı donattık. Çorba, ızgara tavuk, çoban salata, tatlılar. Önce bir ney taksimi başladı. Adetti bu, ney taksimiyle başlar. Çok şaşırdı; "Dini müzik çalıyor. Burası dindarların devâm ettiği bir lokanta mı" diye sordu. "Hayır" dedim. Neyden sonra aryalar okunmaya başlandı. Borris biraz daha şaşırdı. "Sizde" dedi, "dinî müzik dinleyen, opera da dinliyor mu?" "Evet, ne var bunda?" diye sordum, aklı karıştı.
Masadan masaya verilen selamları, ısmarlanan içkileri gören Borris, sadece seyretti. "Dün akşam camideki yaşlılar" dedi, "şimdi de sarhoşlar. Burada herkes birbirini tanır mı? Güldüm, "Nerden tanısın, on beş milyonluk şehir. Sen eğlenmene bak."
Sıra son günlerin sevilen şarkılarına geldi. Ben çeviriyorum, o not alıyor. Deli gibi not tutmaya ve soru sormaya başladı. Alevi türküsü okununca, "Alevilerin yerine mi geldik?", roman havasına geçince, "buraya Çingeneler de mi geliyor", Efelerin efesi okununca "Efeler kim, neden çok seviliyorlar? diye ardı arkası gelmeyen sorular. Arada bir de "bu müziklerden birini dinleyen ötekileri de dinliyor mu?" diye sordu. Borris şaşkın, bense "bunu sen istedin" havasındayım. "Yahu kusura bakmıyorsun ya" diye çekindi, "Çok soru soruyorum ama". Gerçekten de her gördüğünü, duyduğunu sordu. "Ne demek Borris, sen Hamburg'u anlattın, ben de İstanbul'u anlatıyorum."
"Konyalıdan başkasına bastırmam", çaldı "Buraya Konyalılar mı geliyor?" "Hayır" "Daye" çalınca, "Burası Kürtlerin mi?" "Hayır" Bunlara anlam vermeye çalışırken, önce "Çav Bella" sonra da "Venseremos" çalınca birden ciddileşti. "Bak bunun Komünist Partisi marşı olduğunu biliyorum. "Doğru, öyle zâten." "Burası Komünistlerin mi?" "Sence?" ......
Eller cebe gitti, mendiller çıktı, mendili olmayanlar peçeteleri kaptı. Ben de Borris'i kaptığım gibi sahneye. Gelmek istemedi, sadece izledi. Hele sandalyelerin üstüne çıkıp halay çekenlere öyle baktı ki, görmeliydiniz.
Şarkı bitince idim sahneden, garsona bir işaret, balık söyledim. Borris anlamadı, "sürpriz" dedim. Balıklar geldi ama Borris'te hal yok. "Biz yemek yedik zaten!" Vurdum sırtına bir kere, "Daha yeni başladık dostum, haydeee!" Sanki intikam alır gibi, "madem bizim gibi eğleneceksin, yemeye devam."
Borris meraklı, ben hevesli soru"cevap devam ettik.
"Dağın yamaçlarına yaslan be Halil İbrahim. "İbrahim kim? Meşhur birisi mi?" "Evet, meşhur bir eşkıya." "Eşkiyayı mı alkışlıyor bu insanlar?" "Bizde eşkiyaya türkü yakmak adettir." "Yarattığın Mecnun'a bir teselli ver" "Mecnun kim? Eski bir masal kahramanı değil mi?" "Evet." "Sizde de mi Mecnunlar var?" "Ohooo. Sürüsüne bereket." "Kızlarınız çok mu zalim?" "Yook. Ama nedense sevenler zor kavuşur bizde."
Millet biraz yorulunca, Anthony Quinn'in "Zorba" filmindekine benzeyen sirtakiyle devam etti müzik. Arkasından hüzünlü bir Arap şarkısı. Kim-ki-Duk'un "Boş Ev" filminden tanıdığımız Natacha Atlas'ın o güzel sesinden Gafsa. Üzerine bir de Ermenice Sarı Gelin dinleyince ruhumuz bütünüyle dinlendi desek yeridir. Borris "Pes" dedi. "Ermeni türküsü bile dinledik." Uzun bir ah çektim derinden, "Ne Güzel İstanbul." dedim. Borris'in çok hoşuna gitti, "Bir daha söyler misin? Ne dedin sen?" Baktım, yüzü gülüyor, gerçekten hoşuna gitmiş. "Biz" dedim, flash patladı, "İstanbul sevgimizi" dedim, bir daha flash patladı, "böyle anlatırız. Ağlasak da gülsek de İstanbul güzeldir. Biz de "Ne Güzel İstanbul" deriz."
Hemen yazdı not defterine. Hayır, yazamadı, benden istedi. "Şunu Türkçe olduğu gibi yaz. Altını ben doldururum"
"Ne Güzel İstanbul"
İnsanlar, acıyı bal eylediklerinden midir nedir, güle oynaya "Derbeder oldum derbeder" diye narâlar atarken, Borris'in coşkusu ama aynı zamanda hayreti giderek arttı. Sonra Çile Bülbülüm çalınca, bu defa şok geçirdi. "Bu şarkıda 'Allah' diyorsunuz." "Evet, diyoruz." "Ama Allah deyip rakı içiyorsunuz." "Ne olmuş, içiyoruz. Sen de bizim gibi derbeder ol, sen de içersin." "Ama İslâm'da içki günah değil mi? "Günah" "O zaman neden içiyorsunuz?" "Dayanamıyoruz. Allah'ı seviyoruz ama dünyanın acılarına katlanamıyoruz. Bizim en serkeş adamımız bile "Allah affetsin, biraz içtik" diyebilir."
Artık o da ben de yorulmuştuk. Dört-beş saat süren kültür şokundan sonra kalkmak istedi. "Olur mu?" dedim, "Daha işkembe içeceğiz." Bana çok garip baktı, "ama yemek yemiştik. Yemekten sonra da balık yemiştik. Sonra helva, sonra meyve. Üzerine bir de kuru yemiş yedik. Kahve de içtik..."
"Olmaz", dedim. "Şimdi Sultanahmet'te işkembe içeceğiz. Sonra Beyazıt'ta köfte yiyeceğiz. Şöyle bol soğanlı. Baharatı muhteşemdir...
Taksiye bindik. Yolda hem düşünüyor, hem bana bakıyordu. Anladım, bir açıklama istiyor, yoksa çıldıracak. Biraz sonra kendi kendine mırıldandı: "biraz fark olacak tabii, siz Akdeniz milletisiniz." "Sadece Akdeniz olsa!" dedim, "Akdenizli, Karadenizli, Egeli, Kafkasyalı, Orta Asyalı, Orta Doğulu, Avrupalı, Balkanlıyız."
Köfteler yendi, yayık ayranlar içildi, "Haydi" dedim. "Eve mi gidiyoruz?" dedi ümitle. "Yook" dedim. "Daha bitmedi. Ne kadar gezdik ki! Boğaz'ı gezeceğiz daha, gün doğuşunu izleyeceğiz."
Artık dayanacak gücü kalmamıştı. "Ne olur!" dedi. "Bugünlük bu kadar yeter. Ben gidip dinleneyim. Öğleden sonra uçağım var. Ertesi güne hazırlanmalıyım." "Sen bilirsin" dedim. "Boğazı bir başka sefere bırakalım. Seni bir de İstanbul'un Anadolu yakasına götüreyim" diyerek anlaştık. Onu Taksim'de otele bırakıp vedalaştım.
"Sana bir fotoğraf gönderiyorum." diye yazmış mesajında. "O kadar fotoğrafın arasından en çok bunu sevdim. Kendine iyi bak, tekrar görüşeceğiz."
Açtım baktım, Çardak'ta türkü dinlerken, düşünceli bir anımı yakalamış. Kadrajda bir ben, bir de sahnedeki türkücü. Fotoğrafın altına da eklemiş:
"Ne Güzel İstanbul"
|