| Haydi Susalım |
|
|
|
|
Sen, hiç kimse hakkında kötü düşünmezdin, öğrettiler. Herkes dilediği gibi yaşasın isterdin. Dünya hepimize yetecek kadar büyük. Nasıl ben sana müdahale etmiyorsam sen de bana müdahale etme. Bırak kendi yatağımda akayım, bırak kendi rüyalarımdaki çimenlerde koşayım. Dilediğim gibi, dilediğim kadar seveyim. Sevebileceğim bir insan olsun, onu buluncaya kadar kimselere bakmayayım. Sonra onu bulur bulmaz, her şeyimle koşayım. Beklenen olmak da güzel, bekleyen olmak da. Hepsine razıydım. Ne olurdu engel olmasaydın, yoluma taş koyup senin gibi olmam için diretmeseydin! Sıradan ve sıkıcı bir hayat yaşıyorsun diye neden beni de buna zorladın? Ben seni değiştirmek istemedim, ama sen hep beni değiştirmeye çalıştın. Oysa, bu gökkubbenin altında her insan gelip geçen bir rüzgâr. Sen, hiç kimse hakkında kötü düşünmezdin.
Sen hep inşirah diledin, sana bunalım sundular. İnsanın göğsünü yarıp, gönlüne akan huzurun verdiği o ferahlığı bulmak istedin. Ama güzel düşünen, güzeli gören, güzeli yaşatmak isteyen kim? Kirletilmiş ruhlardan inşirah beklenir mi? Bütün sürgünlerin bir büyük sürgünden kopup geldiği şu kısacık ömrümüze huzur iklimini serecek anlayış nerede? Kendi kabına sığamadığın, adeta göğsünü ikiye yarıp akacak ne varsa akmasını istediğin gecelerin vardır senin, bilirim. Bir bitmeyen kargaşa, bir sebepsiz hüzünle gelen o sessiz çığlıklarını bilirim. Kimi arasan, kiminle konuşsan sızıyı arrtıran konuşmalarını bilirim. Hani aradığında bulunmayan, seni yalnızlığına terkeden, en çok ihtiyaç duyduğun anda asla orada olmayan, yeter ki bir sesini duysan belki acıyı biraz olsun dindirecek insanın yokluğunu iyi bilirim. Ne çok soru sorarsın kendine? Ne çok cevapsız sorun var? Neden yardım, bütün umutların tükendiği anda gelir? Neden artık her şey anlamını yitirdiğinde, yeni bir anlamla çıkar karşına hayat? Neden umutla gözlenen insan, bütün umutların kayboluncaya kadar ortaya çıkmaz da, tam gitmeye hazırlanırken aniden çıkagelir? Ben geldim. Nereye gidiyorsun? Sana ihtiyacım var. Haydi yürüyelim, diyen bu insana daha önceleri neredeydin? deme hakkını senden esirgeyen dünya, sana ne anlatmak istiyor? Sen hep inşirah istedin...
Sen hep uyanmak istedin, uyutmaya çalıştılar. Aşıklara uyku haram diyen kitaplar okudun. İnsan uykudadır, öğrendin. Ne ki, sürekli gözlerini kapatmanı öğütlediler. Görmedin, duymadın, bilmiyorsun, dediler. Bir uyanıklığın peşinde koşmanı bile çok gördüler. Nereden gelip nereye gittiğini bilmeni istemediler. Sen gerçeğin peşinde koşarken, zaten gördüğün büyük rüyadan uyanmak isterken başka rüyalar, başka gerçekler anlattılar. Şimdi, neyin rüya olduğunu bilmeyecek kadar çok rüya, neyin gerçek olduğunu bilmeyecek kadar çok gerçek var zihninde. Rüyasını kaybeden insan uyumaya korkar, gerçeğini kaybeden insan da uyanmaya. Haydi bakalım, dünyanın sarhoşluğuna hoşgeldin dediler. Bu muydu senin beklediğin? Sen hep uyanmak istedin...
Sen hep aşık olmak istedin, sana şehveti önerdiler. Ruhun bitmeyen sarhoşluğunu ararken, ten zevkiyle önüne dikildiler. Bedenimin birleşeceği insanla ruhum da birleşsin derken, ya ruhunu, ya bedenini dediler. İkisi bir arada olmaz mı dedin, dudak büktüler. Bir de aşk ve şehveti ayırıp, iki yabancıyı bestelediler. İnsan aşık olduğu kişiye şehvet beslemez deyip ruhla bedeni birbirine düşman ettiler. Sonra seçmeni istediler. Ya ruhların yalnızlığı ya da tenlerin pazarı. Tenini satmak istemeyen her insan gibi ruhların yalnızlığına gömüldün, bilirim. Ama yetmedi, her fırsatta ten zevklerini önüne sererek, yalnızlığını yaşamana bile fırsat vermediler. Kendinden nefret edinceye kadar kaçman gerekiyordu. Ve sen sonunda kendinden nefret ettin. Bedeninden, şehvetinden, insan gibi yaşama isteklerinden. Bir insan kendi cinselliğinden kaçar mı, kaçman için ellerinden geleni esirgemediler. Aşklarını, inançlarını işgal ettiler. Şimdi sana kalan, karmaşık bir insan. Ruhunun istediğini bedeni bulamıyor, bedeninin istediğine ruhu izin vermiyor. Hani o, uçan bir güvercin görünce yeşeren umutların vardı ya, bir deniz berraklığındaki bakışların. Sana ellerinin güzelliğini anlatacak kimse yok artık, parmaklarının zerafetiyle aklı başından gidecek kimse yok. O başını önüne eğdiğinde bir kitap yazacak kadar çok şey hissedecek, sayfalar dolusu cümlelerin arasında şaşkınlıktan dili tutulacak, bir şey söylemeye her kalkıştığında gözlerinden fırsat bulup da iki lafı bir araya getiremeyecek adam yok. Yok artık, bir oturuşuyla seni yere mıhlayacak, bir kalkışıyla seni göklere uçuracak kadın. Ne yar kaldı, ne bahçe, eski şarkılarla avunmaktan başka tesellin var mı? İstediğini seç, al götür diyorlar sana. Binlerce insanı sundular önüne de, bir kişiyi çok gördüler. Sen hep aşık olmak istedin...
Sen hep inanmak istedin, inkârda direttiler. Tanrı öldü, yaşasın insan, dediler. İnsan Tanrı olmayı deneyecekti bundan sonra. Tanrı olamayan insan, insanlığına da dönemedi. Şimdi arafta, gökyüzü ile yeryüzü arasında asılı duran bu insanın inanacağı bir Tanrı da yok, insan da. Neye inanacaksın ki! Şeytan da sensin bu agorada, Tanrı da. İyilik ve kötülük üzerine yazılan kitaplar koydular raflara. En çok satanlardan vakit kalırsa okunması için. Belki biraz ruh dinginliği sağlar umuduyla. Bir pamuk işçisinin alın terindeki mutluluğu anlatırlar sayfalarca. Bir havuzlu bahçenin şezlongunda portakal suyunu içerken, hayattan daha fazla zevk alman için çalışan işçilerin kursağındaki son lokmanın da nasıl çekip alınması gerektiğini öğrenmek iyi gelir sırt ağrılarına. Biraz daha güneş olsa tadından yenmeyecek sabah keyfine Tanrı'yı kim karıştırmak ister ki! Simyacı yetecektir bu insana. "Yüreğinin Götürdüğü Yere Git"mesi için bütün imkânlar seferber edilmiştir. Ferrari'sini satıp biraz da bilge olmayı deneyecektir bu cennet dünyada. Tanrı'ya inanmasa da vampir hikayelerine bayılan bu insan, sana büyük insanlık idealini sunmaktadır ayrıca. Ne mümin ne kâfir, bizi ancak dünya nimetleri kendimize getirir. Sen hep inanmak istedin.
Sen, hep sessizliği istedin, seni bir gürültüye boğdular. Bülbüllerin ötmeye başladığı vakitlerde, odanda uzanmış yalnız geçen gecelerini bilirim senin. Biraz daha sükût dersin. Şu anda benimle aynı kaderi paylaşan insanlarla ortak sessizliğimizi daha çok yaşamak istiyorum. Hakikat denizinde yüzmeye doyulur mu? Zaman ne de çabuk geçiyor değil mi? O hengâme, o hırgür, o insanların sürüler halinde birbirlerini yemeye koşmaları... Ve senin de yaşamak için, ayakta kalmak için o sürüden bir koyun olmaya itilişin... Birbirine karışan insan sesleri, sonsuz bir uğultuya dönüşen şehir. Akşam olunca, kendini yatağına zar zor atışın. Telefonda bir ses duymak isteyişin. Merhaba, aklıma düştün, sesini duymak istedim. Bir şeyler söylemek istersen buradayım. Çağır geleyim diyen bir dost. Hem de nasıl bir dost!... El ele, diz dize, göz göze, konuşmadan anlaşacağın o dost... Hani o dost? Artık söz bahane ise, sükût şahane... Sen, hep sessizliği istedin.
Artık ne kandiller güldürür yüzümüzü, ne de bayramlar. Öyle bir kahırla yaşıyoruz ki hayatı, bazen ölüm düşüncesi bile kesmiyor hüznümüzü. Öyleyse bizim şanımıza ancak susmak yaraşır dostum... Değil mi ki susmak en fazla konuşmaktır! Haydi susalım. |