| "Her Güz Kurulur Bu Kervan" |
|
|
|
| Yazar Ekrem Özdemir |
| Perşembe, 19 Şubat 2009 23:02 |
Şehr-i İstanbul derinliğinde bir adam. Uzun boylu, iri yapılı, vakur adımlı. Başında kasketi, meraklı fakat hüzünlü bakışlarla yaşadığı şehri gezmektedir. "Yaşadığımız şehri tanımazsak, birbirimizi tanıyamayız." diye düşünmektedir.Kaygılıdır, çünkü bin yıldır devam edegelen bir medeniyetin ve bu medeniyetten fışkıran kültürün, gezdiği her caddede, girdiği her sokakta, nasıl birer birer tahrip edildiğine bizzat şahit olmaktadır. Gözlerinde hüzün, kalbinde giderek büyüyen bir yangın.Adeta şehir, gövdesine indirilen balta darbeleri yüzünden, artık kendini taşıyacak gücü kalmamış dev bir çınar ağacı gibi, üstüne yıkılmaktadır. İstanbul hastadır. Belki de kanser. Tedavisi mümkün mü? Onu da düşündüren, korkutan ve dayanılmaz bir hüzne garkeden de budur. Oturur bir ağacın altına. Sandalyeyi çeker masaya doğru. Kalemini çıkarır, yazmaya başlar. Belki de Engin'in hikayesidir bu. Yoksulluğu içinde taşıyan Engin'in macerası. Belki de Yadigâr. Şehrin bunaltıcı hayatına dayanamayıp, köyüne geri dönen ve karlı bir kış günü, ömrünü harcadığı bahçenin ortasına yığılıp kalan Yadigâr'ın öyküsü.Gelenekle Modernite arasında, med-cezir halinde seyreden Anadolu insanının yaşadığı toplumsal değişimin resmini, bilmem Mustafa Kutlu kadar iyi çizebilen bir hikayeci var mıdır? O, bütün yönleriyle bir medeniyetin, Anadolu'nun hikmet ve ahenk dolu dünyasının kapılarını açar okuyucusuna. Bu dünya, şehre ilk geldiğinde gördüğü her şeye salavat getiren Cevher Bican'ın ‘Yokuşa Akan Sular'nda, aşkıyla dillere destan olan Kambur Hafız'ın ‘Hüzün ve Tesadüf'ünde, bir lunaparkta yolunu kaybeden şaşkın Süleyman için ‘Bu Böyledir'de, bir gün boy aynasında kendisini görüp sırra kadem basan şeyh efendinin ‘Sır'rında gizlidir. Çağdaş bir Leylâ diyebileceğimiz Süheylâ'nın ‘Yoksulluk İçimizde' feryadı, inci dişli, kalem kaşlı Zübeyde'nin aşkıyla yanıp tutuşan müezzin Selman'ın ‘Gönül İşi', davasından yokluk pahasına vazgeçmeyen Murat'ın ‘Ya Tahammül Ya Sefer'i, ‘Öldüm ve bir bahçeye gömüldüm' diyen Yadigâr'ın ‘Beyhude Ömrüm' serencamı, her yönüyle bu ülkenin, insanımızın yaşadığı trajediyi gözler önüne serer. Hasılı, bütün dünyayı kırıp geçiren Modern Batı medeniyetinin saldırıları karşısında, sokak sokak, hane hane, fert fert çözülen Anadolu toprağının ve de kültürünün hikmet ve ahenk dolu hikayeleriyle doludur Kutlu'nun dünyası.
Mazi ile İstikbal Arasında Bir Köprü: Mustafa Kutlu Kutlu Türkiye'nin Shakespeare'idir Sıkı bir Fenerbahçe ve Smith Corona marka daktilo taraftarıdır. Yirmi yıldır aynı çalışma masasını kullanır. Bilgisayara geçmedi henüz. Ne cep telefonu var, ne de arabası. Modern dünya ve teknoloji ile kavgalıdır. Bir kütüphanesi yoktur. Kahvelerde okur, kahvelerde konuşur, kahvelerde yazar yazılarını. Hikayelerini bir oturuşta yazıp, kalkar masadan. Bir daha da dokunmaz. Yayınlayıncaya kadar da yeni hikaye yazmaz. Yıllardır Maltepe sigarası içer. Fakat yürürken ve akşamları evde içmez. Yıllar sonra yeniden çizmeye başladığı resimlerde hep aynı görüntü vardır: "Uzanıp giden bozkır, hafif eğimli tepeler, dere yatakları, tek tük ahlat ağaçları. Hep bir bahçem olsun istedim. Orada tere, maydanoz, domates yetiştireyim. Baharda kirazlar çiçek açsın." Belki de bundandır, işyerinde çiçek yetiştirir Kutlu. Dergâh dergisinin tek çalışanıdır. Ayrıntılara önem verir. Yaşayışı dahil her şeyde estetiğe önem verir. Her zaman doğallıktan yanadır. Bu toprağın insanlarına, bu toprağın değerlerine düşkündür. Emrivakilere çok kızar, zor sinirlenir. Laf kalabalığını sevmez. Kısa ve öz yazar. "Eğer maksut eserse mısra-i berceste kâfidir" çünkü. Dayatma ve yönlendirmeyi hiç sevmez. En çok sevdiği yemekler arasında yaprak dolması, bamya ve Erzurum usulü su böreği vardır. Hülasa, Mustafa Kutlu aslen hikayecidir, bunun yanında senarist, fotoğrafçı, ressam, köşe yazarı gibi özellikleri haiz, kendi semasında münzevî bir yıldızdır. Kutlu, dili, üslubu ve hikaye tekniğiyle, Türk hikayeciliğinde devrim yapmış biri olarak bilinir. Bir vakitler edebiyat camiasında, "Kutlu, Türkiye'nin Shakespeare'idir." iddiası, beraberinde birçok tartışmayı da getirerek dolaşır oldu. Tartışmalar bir yana, işbu yazının sahibi, Kutlu için bu tespitin doğruluğuna inanmaktadır. Peki bu başarı kendisini neye borçludur? Bu soruya cevap verebilmek için, Kutlu'nun, Anadolu insanına ve bu toplumun kültürüne nasıl yaklaştığına, hangi değerleri esas aldığına bakmak gerekir.
Deyim yerindeyse, içimizden biri ve hatta birçoğumuzdan daha yerlidir Kutlu. Onun hikayelerinde, "Rüzgârlar mavi, güvercinler beyaz, ağaçlar pembe, ufuklar açık, çeşmeler yosunyeşili, aileler erguvan, istasyonlar kirlisarı..." olarak yaşar. Bozkırın tarlalarında dolaşır Kutlu, çocuklarla saklambaç oynar, gölde yüzer, toprağı eker, bahçeyi çapalar, kuru fasulyenin yanına bir baş soğan koyar, ceketini serer çimenlerin üstüne ve namazını kılar. Ardından duasını yapar: "Cenab-ı Mevlâm her şeyin hayırlısını versin." Gurbet duygusu, sıla özlemi, hasret türküleri vardır Kutlu'nun hikayesinde. O yalnız ev, kar her yanı kaplamış, ses seda kesilmiş, Yurttan Sesler çalan koca bataryalı radyo, otoriter, pek konuşmayan, bir Osmanlı adamı olan babasının ajans dinlemesi, tabiatla kurulan romantik ilişki... bugün bile, gözlerinin önünden hiç gitmeyen Anadolu. "Şimdi bile her gece başımı yastığa koyduğum zaman hep bir duru pınar hayal ederim; sebze bahçesi, kiraz ağaçları filan. Sonra tabi istasyon. O dumanlı trenler, demiryolu çalışanları." Hep beni yazdın "Zaman değişir ve zamanla birlikte, istesek de istemesek de biz de değişiriz" gerçeği Anadolu'nun kapılarını zorlamaktadır. Ve bu değişim zaman ilerledikçe, kasaba camilerine, cami derneklerine, kahvehanelere, evlere, nihayet odalara kadar siner. "Asmalı kahve yoktur artık, manavlar, faytoncular, tablacı esnafı" kalmamıştır. "Biz belki de çarığı, karasabanı, son gören-yaşayan insanlarız. Bizimle birlikte ‘eski dünya' yıkıldı." Kurulan yeni dünyada herkes, işini yürütme sevdasındadır. "At izinin it izine karıştığı bu çözülme ve dağılma döneminde insanımızın karşı karşıya kaldığı meseleler" vardır Mustafa Kutlu'nun gündeminde. "Türkiye'de yaşanan toplumsal değişme, şehirleşme olgusu ve göç, beni sürekli meşgul eden konuların başında gelmektedir." Toplumun her kesiminde karşı konulmaz bir sosyal değişim yaşanmaktadır. Artık memur olan kendini kurtarır, İstanbul'a kapağı atan bir daha da geri dönmez. "Usta kalfanın, kalfa müteahhidin, müteahhid resmî dairenin, resmî daire bakanın adamı" olmuştur. Köyler küçülmekte, kasabalar kendi kaderine terk edilmektedir. Engin'in hikayesidir bu. Taşra çocuğu, fakir bir aileden gelen saf, temiz Engin'in ve O'na aşık olan Süheylâ'nın. Ancak Süheylâ, bu aşkını kalbine gömmek zorunda kalacaktır. Zira Engin'in gözünü para hırsı bürümüş, mal mülk sevdasına kapılmıştır. Uyarır Engin'i, yolun sonu kötü görünmektedir. Ne ki aşkı, Engin'i durdurmaya yetmez ve Engin, zengin olmayı tercih edip, sahte ve kirli bir dünyanın kollarına atar kendini. İçerde zengin, dışarda fakir olan Engin değişir ve dışarda zengin ama içerde yoksul bir adama dönüşür. Acımasız, hak hukuk dinlemeyen, merhametsiz bir dünyaya akmaktadır Anadolu. Süheylâ yine de ümitlidir. Bir gün dönecektir Engin. ‘Yoksulluk İçimizde', yazarının ifadesiyle, "Modern mânâda bir Leylâ Mecnun hikayesidir." Ve kalbin yok markası Kutlu, beğenmez şehir hayatını. Gürültüye, kirliliğe, karamsarlığa, insan ruhunun satılık hale getirilmesine karşıdır. Ve kızar şehir insanına. "Siz ey fezanın küçük güneşleri. Ne bu karamsarlık, ne bu bönlük, bu boş bakışlar. Dumanlı cafeler içinde âhınız gitmiş, vahınız kalmış. Çıkın mahbesinizden, yürüyün mavi göğün altına. YÖK arkanızdan apışıp kalsın. İşte çayır, işte ip. Ve kalbin yok markası." Teklifini yapar Kutlu, ama sesi sadece, dergâhı şehre taşıyan şeyh efendiye kadar ulaşır. "Bu dünya bir gelindir yeşil kızıl boyanmış/Kişi taze geline bakubanı doyamaz." der ya Yunus. "Ey gidi fani dünya" süslenmiş, bin yıldır kendisine yüz vermeyen ‘Evlâd-ı Ârifân'ın kalbini çalmıştır. Yola düştü mürit Her güz kurulur bu kervan "Senede bir kiraz ve kitap yazısı yazıyor" Mustafa Kutlu. Yani, "Her güz kurulur bu kervan." Uzun Hikaye'den bu yana, uzun metinler yazmaya başlamıştır. Beyhude Ömrüm, Mavi Kuş, Cheff, Yağmurdan Sonra, Menekşeli Mektuplar, bunun örnekleridir. Bir imparatorluk bakiyesi olan bu topraklarda yaşadığımız hayat, her yönüyle Kutlu'nun da ilgi alanında yer alan bir unsurdur. Onu yerli, samimî, sıcak ve bu minvalde kalıcı yapan da budur zaten. "İçimize işleyen mağlubiyet acısı, her an, her gün yenileniyor... Bakalım mazlumların göklere yükselen feryadı, varsılların başına neler yağdıracak."
|
Yorumlar
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için