"Onları, şehvet uyandıran araçların en incesi müzik birbirine bağlıyordu."

 

 

Evliliğe inanan gençlerin giderek azaldığı bir dönemde, kadın-erkek ilişkilerini yeniden gözden geçirmek ve taşları yerine oturtmak için yeni imkânlar hazırlamak adına, Tolstoy, olağanüstü zekâsıyla bize yardımcı olabilir. Kroyçer sonat, müzikle şehvet arasında daha önce hiçbir yerde rastlamadığımız bir ilişki olduğunu iddia ediyor.

 

Yıl 1889. Rusya. İstasyon molalarında semaverlerin doldurulup getirildiği ve yolculuk boyunca çay içildiği bir trendeyiz. Bir kadın, bir avukat ve bir tüccar evlilik ve zayıflayan aile bağları üzerine tartışıyorlar. Kadın, (bugün ülkemizde de sıkça dile getirilen) görücü usulü evliliklerin saçmalığından, oysaki aşk temelinde çiftlerin yuva kurması gerektiğinden dem vururken, erkekler aşkın saçmalığını, artık evliliklerin de yalan ve aldatmak üzerine kurulduğunu savunuyor. Bugün yapılan tartışmaları da içeren bazı bölümleri paylaşarak başlayayım:

 

 

Bir insan ömür boyu sevilebilir mi?

 

Kadın, trende tüccar ve avukat ve sonradan hikâyemizin esas kahramanı olacak kır saçlı bir adamla (Pozdnişev) tartışırken kendini şöyle savunuyor: "Birbirlerini sevmeyen insanları evlendirip sonra da geçinemeyişlerine şaşıyorlar. Sahibinin keyfine göre çiftleşmek sadece hayvanlarda olur; insanların kendilerine göre arzuları, sevgileri vardır. Sevgi olmayınca, bir erkekle nasıl yaşanır?"(s. 13). Söylem olarak bugünkü modern algılarımızın başlangıç dönemlerinden gelen bu ses, insanlığın aslında son iki asırdır hep aynı şeyleri tartıştığını ve bir arpa boyu yol alamadığını hatırlatıyor sanki. Şu an gençlerimizde varolan evlilik öncesi cinsel özgürlük ve vakit geldiğinde helal süt emmiş bir kızla yapılacak evlilikle namuslu bir hayata kavuşma düşüncesinin hiç de yeni olmadığı aşikâr. Epey bir tecrübe yaşadığı belli olan Pozdnişev, yaşlı yüzünde kesin bir ifadeyle şunu iddia ediyor: "Hayat boyu tek bir kadının ya da tek bir erkeğin sevilebileceğini söylemek, bir mumun hayat boyu yanabileceğine inanmak gibidir." (s. 20). Eski Budist inançlarını revize ederek (kadın ve erkeğe cinsel özgürlük tanıyan) yeni bir kadın-erkek ilişkisi ortaya koyan ve bir dönem Amerika'da birçok taraftar bulan Osho başta olmak üzere (Arthur Miller ve Nabokov gibi dünyaca ünlü) birçok yazarın da savunduğu bu düşünce yabana atılacak bir fikir değil aslında. 20. asrın temel sloganlarından birisi olan, cinsel özgürlüğü de beraberinde getiren "Bırakınız yapsınlar" fikrinin arka planını tabi ki 19. asırda aramak gerekiyor ve Kroyçer Sonat, bu düşüncenin filizlenmeye başladığı Rusya'da toplumu mercek altına alıyor ve sorgulamaya girişiyor. Ancak Tolstoy geç kalmıştır bu isyanında. Avrupa, bütün dünyayı kasıp kavurduğu gibi Rusya'yı da önüne katmış sürüklemektedir. Soru şu: Bir erkek hayat boyu tek bir kadınla idare edebilir mi? Edemezse, aynı hakkı kadına vermek gerekir mi? Verdiğimizi düşünelim, nesilleri oluşturacak soyun sağlamlığından nasıl emin olacağız? Bir arkadaşımın Gülben Ergen'le Mustafa Erdoğan'ın boşanmalarıyla ilgili yaptığı yorum (bu bağlamda) ilgi çekici gelmişti bana: "Kadın işi biliyor. Çocukları yaptı bir erkekten, neslini sağlama aldı, şimdi de bağımsızlığını ilan etti ve özgürlüğün tadını çıkaracak."

 

 

 

Size şehvetle hükmedeceğiz

Kolay değil, kadın beş bin yıllık insanlık tarihini yeni baştan yorumluyor ve ortaya çıkan yeni kadın tiplemesi biz erkekleri hem memnun, hem de kahrediyor. "Bu öyle garip bir hal ki, kadın bir yandan bütünüyle haklı olarak, son aşamaya kadar alçaltılmışken, bir yandan da dilediği gibi at oynatıyor. Bu bakımdan tıpkı Yahudilere benziyorlar. Yahudiler ezilmelerinin intikamını para hâkimiyetiyle alırlar. 'Bize yalnız ticareti bıraktınız; o zaman biz de sizi tüccar olarak vururuz' diyorlar. Kadınlar ise; "Bizi sadece şehvet aleti olarak mı görmek istiyorsunuz; öyleyse size şehveti kullanarak hükmedeceğiz." demektedir. (s. 38).

 

Pozdnişev'in ilginç (bugün için bir o kadar da tanıdık) hikâyesi ile devam etmeden önce trendeki tartışmadan bölümler sunak istiyorum. Kadın, haklı olarak şöyle bir yargıda bulunuyor: "Siz erkekler böyle düşünürsünüz elbet, özgürlüğü kendinize alıp kadını dört duvar arasına tıkmak istersiniz. Oysa siz kendiniz her şeyden yararlanırsınız... Evlilik ancak aşk olursa kutsallık kazanır; gerçek evlilik ancak sevgiyle kutsanmış evliliktir." Kır saçlı adam (yani Pozdnişev) bu iddiaya şöyle yanıt veriyor: "Siz evlenmenin temelinin aşk olduğunu söylüyorsunuz. Bense, tutku dışında bir aşkın varlığını kuşkuyla karşılıyorum. Bu iddiama karşı evlilik kurumunun henüz iflas etmediğini delil gösteriyorsunuz. Oysa bugünkü evliliklerin hepsi yalan dolandan ibaret." (s. 21). Pozdnişev evliliklerin yalan olduğunu boş yere iddia etmiyor.

 

O karısını öldürmüş bir adamdır.



 

Evlilik iki insanın gönül birlikteliği midir, Tanrıya karşı bir sorumluluk mu, yoksa çiftleşme ihtiyacı mı? Bakın Pozdnişev ne söylüyor: "Evlenmeyi Tanrı'ya karşı bir yükümlülük, kutsal bir sır bilen kimseler arasında gerçek evlilik vardı ve şimdi de vardır. Ama bizde yok. Bizdekiler yalnızca çiftleşmek için evleniyorlar. Bu durumda ya yalan ya zorlamaya başvuruyorlar. Yalana yine bir dereceye kadar katlanılabilir: Karı koca, etrafa tek karılı, tek kocalı gibi görünür ama aslında her iki taraf da poligami yaşar. Çirkin olmakla birlikte, bu bir dereceye kadar bağışlanabilir. Fakat çoğu zaman olduğu gibi, hayat boyu bir arada yaşamaya yemin eden insanlar ikinci aydan sonra birbirlerinden nefret edip ayrılmak için can atarken yine de birlikte yaşarlarsa işte o zaman hayat korkunç bir cehenneme döner. Kimi içkiye, kimi silaha sarılır; kendini ya da eşini zehirleyenler olur." (s. 21).  

 

Uzun olacak biliyorum ama (benim anlatmamdansa kahramanımızın anlatmasını daha doğru bulduğumdan) Pozdnişev'in (karısını öldüren bu adamın) hikayesini kendi ağzından dinleyelim:

 

 

Asıl ahlâksızlık hangisi?

 

"Evlenmeden önce herkes gibi yaşıyordum. Yani zevk düşkünü bir hayat sürüyor, üstelik böyle yaşamak gerektiğine inanıyordum. Kişiliğim ve ahlakım hakkında en iyi düşüncelere sahiptim. Irz düşmanı değildim, cinsel sapıklığım da yoktu. Başka arkadaşlarım gibi şehveti, zevki yaşantımın başlıca amacı haline getirmiştim. Bunlara kibarca, ağırbaşlılıkla, sağlığımı korumak amacıyla başvuruyordum. Çocuk doğuracak ya da bana bağlanıp köstebek olacak kadınlardan kaçıyordum... bunları namuslu saydığım gibi yaptıklarımla da gurur duyuyordum... oysa en büyük ahlaksızlık budur. Fuhuş, bedensel ilişkiler ahlaksızlık değildir; gerçek ahlaksızlık maddî ilişkide bulunduğun kadınla manevî bağlardan sıyrılmakta... "(s, 24) "Arkadaşlarımın etkisiyle iki yıldır ahlakım iyice bozulmuştu. Artık kadın, benim için insanlığı bir yana bırakılmış, sadece tatlı, çekici taraflarını gördüğüm varlık olmuştu. Bizdeki erkek çocukların yüzde doksan dokuzu gibi acı çekiyordum."(s, 25-26).

 

"Büyüklerimden davranışımın kötü olduğunu duymamıştım ki!... Bunu şimdi de kimsenin duyduğu yok. Gerçi din derslerinde bu konulara rastlanıyor, ama bu dersler bizim için sınavda papaza tekrarladığımız (bizim de hocaya okuduğumuz) birtakım ezberler olmaktan öteye geçmiyor. Hatta dilbilgisinde, şart durumu gösteren cümlelerin 'dır'la bitirilmesi kuralından daha az gerekliydi... Zevk düşkünlüğünün sağlığa yaradığını söyleye onlardır (doktorlardır); zevkin kuralına uydurulmasını da onlar sağlar.... Peki doktor dediğiniz adam kimdir? Bilgin değil mi? Sağlık ihtiyaçlarından söz ederek gençleri ahlaksızlığa sürüklemiyor mu? Sonra da bundan gurur duyarak frengiyi tedavi ederler. Frenginin tedavisi için harcanan çabaların yüzde biri ahlaksızlığı yok etme yolunda harcansaydı sifilisin kökü çoktan kururdu. " (s, 27).         

 

"Kaybettiğim bekâretin, kadınlara karşı sonsuza dek mahvolan duygularımın ardından ağlamak istiyordum... Şehvet adamının nefsiyle mücadele ederek kendini frenlemesi mümkündür, ama artık onun kadınlara temiz, kardeşçe duygularla yaklaşmasına olanak kalmamıştır." (s, 28)



 

Bir yaz gecesi rüyası

 

Buraya kadar bildik hikâye. Arkadaş etkisiyle başlayan küçük kaçamaklar, hemen ardından (erkeklik alameti olarak) genelev ve içki alışkanlığı. Sonrası skor peşinde koşan şehvet düşkünlüğü. Modaya uygun kıyafetler, değişik saç kesimleri, ideal vücut şekilleri, zamanın zevklerine uygun parfüm ve kozmetik ürünleri, herkesin dilindeki sanatsal faaliyetler, konser ve eğlence mekânları, dans ritimleri, çılgın doğum günü partileri, anne baba evden gider gitmez çağırılan arkadaşlar ve gençliğin verdiği kan akışıyla hazzın doruklarında yapılan gezintiler, günübirlik ilişkiler, vs. vs. Yaklaşık 30 yaşına kadar (cinsellikle yoğrulmuş) zevk ve eğlence dolu bir hayat, sonra yavaş yavaş aklın devreye girişi, bu hayatın sonu olmadığını, yaşın gelip geçtiğini, çocuk yapmak için geç kaldığını düşünmeye başlama, bu savrulmuşluk, bu dağınıklık, kimliksizlik, kendini bir yere ait hissetme ihtiyacı ve bu amaçla namuslu bir eş adayı arama süreci. Pozdnişev de öyle yapıyor:    

 

"Amacıma uygun bir kız arıyordum. Çirkefe gitgide daha çok batarken bir yandan da kendime layık bir kız arıyordum." (s, 30). Derken, bu tür erkeklerde varolan (ağzıma layık kuştan yatağımı hak eden kadına geçiş evresinde yaşanan) evrime mukabil, artık güvenecek erkek kalmadığını inanmak üzere olan kızlarda varolan (beni doyurabilecek erkekten beni sahiplenecek erkeğe geçiş evresinde yaşanan) dönüşümle birlikte gelen o yeni süreçte, birçok zorluk bekler kişiyi. Çok bildiğini ve artık hayatı tanıdığını zannetmenin verdiği aptal gururuyla gelen, bir yaz gecesi rüyasını andıran yanlış seçimler vardır sırada. "Bir yaz gecesi kayık gezintisinden dönüyorduk. Yanımda oturan kızın jarse elbisesinin sardığı ince vücudunu, bukleli saçlarını ay ışığında hayranlıkla seyrediyordum. Birdenbire aradığım kızın o olduğuna karar verdim." (s, 30).

 

 

 

Güzellik aldatıcıdır

 

Burada yanlış olan bir şey daha var, Pozdnişev'e verelim sözü: "Güzellik insana her şeyi iyi gösterip nasıl da aldatıyor! Güzel kadının karşınızda savurduğu saçmalıkların hepsi size birer hikmet gibi geliyor. Çirkin bir sözüne veya bir davranışına bile hayranlık duymaktan kendinizi alamıyorsunuz. Hele saçmalayıp, münasebetsizlik etmeyen güzel bir kadına rastlayınca onun bir zekâ ve ahlak harikası olduğuna hemen inanıyorsunuz." (s, 31).  

 

Yüksek sadakat, şimdi aranılan tek şeydir. Ancak nafile, zamanın diliyle kalbinizin dili farklıdır. "En yüksek, şairane dediğimiz aşkta bile manevî değerlerin etkisinden çok, maddî yakınlığın, saç tuvaletiyle elbisenin renk ve biçiminin rolü vardır... Her kadın dem vurduğumuz yüksek hislerin yalan dolandan ibaret olduğunu, sadece onların vücudunu istediğimiz ve bunun için her türlü densizliğe göz yumacağımız halde giyinişlerindeki en ufak zevksizliği affedemeyeceğimizi bilir. Cilveli kadın bunu bilinçli olarak bilir. Saf kadında ise bu, bir hayvansal içgüdüdür." (s. 33).   

 

"Kısa bir süre fahişelik yapanı küçümseriz, devamlı olanları ise bizden her zaman saygı görmektedir."

 

Pozdnişev yaşadıklarının etkisiyle olacak, etrafında gördüğü kadınların hepsini aynı kefeye koymaktadır: "Siz sosyete kadınlarıyla genelevlerde yaşayan kadınların amaçlarını farklı olduğunu söylüyorsunuz. Ben de size hayır diyorum ve bunu kanıtlayacağım... aynı süs, aynı biçim ve koku; kolların, omuzların, göğsün açılması, kıçın dapdaracık etekle sarılması; renkli taşlara, pahalı parlak eşyaya duyulan hırs, eğlence, dans, müzik, şarkı hep aynıdır. Ötekiler gibi bunlar da avlarını yakalamak için her çareye başvururlar. Aralarında hiçbir fark yoktur. Titiz davranarak bir fark bulmak istersek denilebilir ki, kısa bir süre fahişelik yapanı küçümseriz, devamlı olanları ise bizden her zaman saygı görmektedir." (s. 34)



 

Kadının intikamı: şehvet

 

"Bu öyle garip bir hal ki, kadın bir yandan bütünüyle haklı olarak, son aşamaya kadar alçaltılmışken, bir yandan da dilediği gibi at oynatıyor. Bu bakımdan tıpkı Yahudilere benziyorlar. Yahudiler ezilmelerinin intikamını para hâkimiyetiyle alırlar. 'Bize yalnız ticareti bıraktınız; o zaman biz de sizi tüccar olarak vururuz' diyorlar. Kadınlar ise; "Bizi sadece şehvet aleti olarak mı görmek istiyorsunuz; öyleyse size şehveti kullanarak hükmedeceğiz." demektedir." (s. 38). Tolstoy, burada kadından ziyade erkeğe sesleniyor ve gizli bir hakikate işaret ediyor. Kadın ilgiyle ayakta durur, düşüncesinden hareketle, kadında yaşanan değişimlerin kaynağında erkeğin ona yaklaşım şeklinin belirleyici olduğunu savunuyor ve kadını bir şehvet öğesi olarak gören ve cinsel dürtülerine hizmet aracı olarak gören erkeğe "bindiğin dalı kesiyorsun" uyarısında bulunuyor. Kadına sosyal hayatta tanınan ve gittikçe artan hakların da bu durumu değiştirmeyeceği kanaatindedir: "Kadına yüksek eğitim yolunun açılması, devlet kapısında mevki sağlanması onu şehvet oyuncağı olmaktan kurtaramamıştır. Onu daima böyle bir telkin altında bıraktığımız için kadın, hep aşağılık bir varlık olarak kalacaktır." (s. 56)

 

Pozdnişev üzerinden, çapkınlıklarla kalbini ve ruhunu kirletmiş erkeklerin bir daha asla geri dönemeyecekleri bir yola girdiğini, bu saatten sonra isteseler de saf, namuslu bir hayat yaşama imkânından mahrum kaldıklarını hatırlatıyor Tolstoy: "Sözde aramızda şehvetten uzak temiz bir sevgi vardı. Böyle bir sevginin, saf bir ruh beraberliğinin ifadesi için söz sohbet yeterli olmalıydı. Oysa biz bunu beceremiyorduk. Baş başa kalınca konuşacak söz bulamıyor, sıkılıyorduk. Sıkıntı içindeydik. Konuşmamız gerektiği halde söyleyecek söz bulamıyorduk. " (s. 41)      



 

Nikâh bir formalite midir?

Gözleri Tamamen Kapalı filmini seyredenler bilirler; zengin bir işadamının verdiği baloya kocasıyla birlikte katılan Alice, bir ara yalnız kalır ve içkisini yudumlarken yanına Sandor Svazost isimli Macar bir erkek yaklaşır. Alice'in (tartışmasız Nicelo Kidman'dan bahsediyoruz) güzelliği karşısında büyülenen zengin çapkınımız, dansa kaldırdığı kadının evli olduğunu öğrenince aynen şunu söyler: "Sizce de evliliğin en güzel tarafı aldatmayı, her iki taraf için de zorunlu hale getirmesi değil mi?" Belki uç bir düşünce ama Pozdnişev de böyle düşünmektedir: "Nikâhtan önce kadınla ilişki kurmamış erkeğe yüzde bir ve henüz evlenmeden ileride fırsat buldukça karısını aldatmayı düşünmeyen erkeğe ellide bir oranında rastlanabilir mi? Çoğunluk için kilisedeki ayin, istedikleri kadını elde etmeyi sağlayan bir formalite olmaktan başka anlam taşımamaktadır." (s. 41). (Ülkemizde yaşayan, evlendiği kadından başkasını tanımamış veya 30 yaşına geldiği (evleninceye kadar muhafaza etmeyi düşündüğü) bekâretini korumuş erkekleri hangi kefeye koyacağımızı bilemedim. Ve işin garip tarafı, bunların sayısı -tecrübeyle sabittir- bir hayli fazla).  

 





Şehvetle bakan zina etmiş gibidir

 

Bu kitaptan bahsetmemin nedenini başta söylemiştim. Günümüze dair yapılan tartışmaların benzerlerini içeriyor. Bunlardan birisi de cinsel tutku. Muhafazakâr veya dindar insanların savunduğu bir inanç vardır: "Kadına şehvetle bakan, onunla zina etmiştir." Bu, aslında on emirden birisi olan "Zina etmeyeceksin" kuralının açılımlarından birisidir. Bir kadına şehvetle bakmak onunla zina etmek kadar günahtır. Bir günde ortalama kaç kadına bu şekilde baktığımızı hesaba katınca, biz erkeklerin yatacak yeri yok gibi görünüyor. Pozdnişev bu kurala bir başka açılım daha getiriyor:

"Kadına şehvetle bakan, onunla zina etmiştir." sözü yalnız başka kadınları değil, aynı zamanda, hatta en çok insanın kendi karısını hedef tutuyor."

 

Pozdnişev o kızla evlenir, balayı, cicim ayları derken hayatın gerçekleri kendini göstermeye başlar: "Aramızda o gün geçenlere kavga demem yanlış oldu. Bu, kavga değildi, şehvetin sönerek gerçek duyguların baş göstermesiydi. O soğuk, düşmanca duruşun bizim normal halimiz olacağını bir türlü anlayamıyordum." (s. 48). "Eskiden kardeşimle, arkadaşımla, babamla bozuştuğum olurdu. Fakat hiçbir zaman birbirimize böyle zehir dolu bir nefret duyduğumuzu hatırlamıyorum." (s. 49). Ne diyor Mevlâna, "Aşk ve nefret bir arada yaşar." Kolay değil.  

 


 


Müzik ve şehvet

 

Yavaş yavaş bazı gerçeklerin farkına varır Pozdnişev; "İçimden, ilk haftalardan beri mahvolduğumu anlamıştım. Umduğum gibi olmadığı, evlilik hayatının mutluluk değil, felaket getirdiği meydandaydı. Ama herkes gibi ben de bunu kendi kendime bile itiraf etmek istemiyordum... Kavgalarımız hep bir hiç yüzünden, incir çekirdeğini doldurmayacak, önemsiz nedenlerle çıkıyordu. Kavga bitince neden, nasıl başladığımızı bile anımsamıyorduk." (s. 50). Ne kadar tanıdık cümleler değil mi? Hey güzel Allah'ım! "Güneş altında yeni bir şey yok" sözü doğru mu gerçekten? Bir de şu yorumu dinleyelim: "Öfke krizlerinin aşk adını verdiğimiz dönemleri düzenli bir biçimde izlediğinin farkında değildim. Güçlü bir sevişmeden sonra uzun bir nefret dönemi geliyordu. Hafif bir sevişmeden sonra ise, hiddetlenme de pek şiddetli olmuyordu. İkimiz de aşkımızın ve nefretimizin aynı hayvansal duygunun iki kutbu olduğunu anlayamıyorduk. Zaten işin aslını anlamış olsaydık yaşantımız dayanılmaz bir hal alırdı. Hatalı hayat yaşayan insanlar, durumlarının kötülüğünü görmemek için gözlerini yumarlar. Bu kurtuluş çaresi aynı zamanda onları mahva sürükler. Biz de aynı şeyi yapıyorduk." (s. 67)


Pozdnişev karısını bıçakla öldürmüştür. Peki bu olay nasıl olmuştur? Beş çocuğa rağmen kötü giden evliliklerine alışmaya çalıştıkları bir gün, Pozdnişev'in eskiden de evlerine gelip giden Truhaçevski adında bir aile dostu onları ziyarete gelir. Bu yakışıklı delikanlı, müzik eğitimi almış, gelecek vadeden bir portre çizmektedir. Derken hayatının baharında, son demlere yaklaşmış olan ve evlenmeden önce müzikle hobi olarak ilgilenen karısıyla bu müzisyen arasında müzik temelli bir sohbet başlar. Pozdnişev sevinir önce, eşinin enerjisini harcayacağı bir ilgi alanı çıkmıştır. Gel zaman git zaman yakışıklı müzisyenle karısı arasında duygusal bir yakınlaşma olduğundan şüphe etmeye başlar. Birlikte küçük bir konser vermeye hazırlanan karısı ve Truhaçevski daha çok görüşmeye başlarlar çalmayı düşündükleri parça da kitaba ismini veren Bethoven'ın Kroçyer Sonat'ıdır. "Onları, şehvet uyandıran araçların en incesi müzik birbirine bağlıyordu." (s. 97)

 

 

Müzik ruhu baştan çıkarır

 

"Beethoven'ın Kroyçer Sonat'ını bilir misiniz? O ilk Presto'yu? ... korkunçtur bu sonat... Hele o dediğim bölüm. Zaten müzik olduğu gibi korkunçtur. Ne yapıyor bu müzik ve niçin yapıyor bunları?.. Müziğin insan ruhunu yücelttiğini söylerler; saçmadır, yalandır. Etkisi olmasına var ama, örneğin benim için hiç de ruh yüceltici değil. Ruhu baştan çıkarıyor. Nasıl anlatayım, müzik beni ben olmaktan çıkarıyor, bana aslımı unutturuyor."(s. 93). Aslında Pozdnişev, karısıyla yakınlaşmaya başlayan Truhaçevski'yi nazik bir dille evden kovabilir, bir daha gelmesine engel olabilirdi. Ama bir şey engel oluyordu ona. Truhaçevski'ye karşı psikolojik savaş vermektedir. Onu göndermek ve bir daha evine girip karısıyla görüşmesini engellemekle, ne yaparsan yap karımı elde edemeyeceksin, ben varken senin gibisine bakmaz bile diyebilmek arasında gidip gelmektedir: "Bir güç beni, Truhaçevski'ye karşı yalnızca nazik değil, aynı zamanda çok candan davranmaya zorluyordu. Bunu karımla ona rekabetinden korkmadığımı göstermek için mi yapıyordum, yoksa kendimi aldatmak mı istiyordum, orasını bilemiyorum" (s. 84)

 

Ve kahramanımız müzik ve şehvet arasındaki ilişkiyi toplumsal açıdan şöyle değerlendirir: "Kıskançlıklarda ıstırap veren nedenlerin başında, toplumsal yaşamda kadınla erkek arasında hoşgörüyle karşılanan tehlikeli yakınlık gelir. Şunu da unutmamalı ki, toplumsal yaşama karışmış herkes kıskançtır... Öte yandan zinanın toplum içinde sinsi sinsi yayılmasına çoğu zaman böyle yakınlıkların, özellikle müzikle ilgilenmenin yol açtığını bilmeyen var mıdır?" (s. 86).

 

İş için bir başka kasabaya gittiği bir gece, Pozdnişev'in içini kurt kemirmektedir. Konser verilmiş, yakışıklı müzisyen artık şehirden gideceğini bildirerek, bir daha görüşemeyeceklerini söylemişse de, kıskançlık kurdu Pozdnişev'in damarlarına sızmıştır bir kere. Ancak bir gün kalabilir gittiği kasabada, ertesi gece dayanamaz ve haber vermeden ilk trene atlayıp eve döner. Gizlice eve girer ve karısını Truhaçevski ile piyano başında, samimî bir halde yakalar. "Mahkemede bana karımı neyle, nasıl öldürdüğümü sordular. Ahmaklar! Karımı 5 Ekim'de bıçakla öldürdüğümü sanıyorlar. Ben onu 5 Ekim'de değil, ondan daha önce öldürmüştüm. Yani, tıpkı şimdi herkesin yaptığı gibi..." (s. 51)

 



Ruhumu parçalayan iblisler

Tolstoy, Korçer Sonat'ı yazdığında 61 yaşındadır. "Tanrının egemenliği içimizdedir" fikrine inandığı yıllardayız. Bu yeni bir Hristiyanlık düşüncesidir ve kilise tarafından aforoz edilmesine neden olur. Tolstoy'a göre, evliliğin amacı aşk, tutku, cinsellik ya da çiftleşme değil, Tanrıya karşı iyi bir kul olma sorumluluğunu yerine getirmektir. "Dikkat ettiniz mi? Hayvanlar ancak üreme zamanında çiftleşirler; doğanın kötü ruhlu hâkimi (insan) ise her aklına esişte dişisinin yanına koşar." (s. 54).        

 

Bu eser çıktıktan sonra ciddî bir eleştiri gelir olurlardan. Kitabın sonunda Tolstoy'un bu eleştirilere cevabı da bulunmaktadır. Hepimizin, her gün bir şekilde tartıştığı veya bir tartışmanın içinde kendini bulduğu bu konulara muhafazakâr diyebileceğimiz geleneksel bir yaklaşım sergileyen Tolstoy'u kınayamayız. O, içinden çıktığı toplumun problemlerini derinlemesine inceleyen ve çözüm üretmek isteyen bir bilgedir. Bu eser yazılalı 122 sene oldu ve insanlık doğudan batıya, henüz net bir çözüm üretebilmiş değil. Yalnız kahramanımız Pozdnişev'in çapkın gençlerimize bir mesajı var: "Bir delikanlıyı kadın avcılığından vazgeçirmek için onu zührevî hastalıklar koğuşuna götürecek yerde, kendisine ruhumu parçalayan iblisleri göstermek isterdim!" (s.103)

 

Haa, bir hatırlatma. Pozdnişev karısını öldürdükten sonra mahkemede (fuhuş suçu sabit görüldüğünden namus cinayeti olarak görülüyor ve) beraat ediyor. Gülelim mi, ağlayalım mı, ne dersiniz?  

  



Kaynak: Lev Tolstoy, Kroyçer Sonat, Çev.: Nihal Yalaza Taluy, Can Yayınları, 2003, İstanbul