“Seni seviyorum rezil başkent”

 

 












“Bu şehir arkandan gelecektir” diyor Kavafis, o meşhur “Şehir” şiirinde; “Yeni bir ülke, başka bir deniz bulamazsın.” İskenderiyeli şair, hayatını adadığı, birçok kez ayrılsa da dönüp geldiği yalnız bir kentte, yapayalnız ölmüştü. Birçok şair gibi, o da öldükten sonra kıymeti bilinenler kervanına katıldı. “Hiçbir dahi, kendi yağı ile kavrulmaz” diyen Goethe belki de haklıydı. Kavafis de, güç hayat şartları içinde, şiirdeki o büyük dehasına rağmen, yoksulluk ve yalnızlık içinde geçip gitti aramızdan. Geriye İskenderiye tutkusunu bırakarak… Kolay değil bir şehre katlanmak, hele ki çok sevdiğiniz, gözünüz gibi baktığınız bir şehrin sizin olmaktan çıktığını görerek yaşamak. Bu yüzden olsa gerek, “Her zaman sarhoş olmalı” diyor Baudlaire Paris Sıkıntısı’nı anlatmak için. Omuzlarınızı ezen, sizi toprağa doğru çeken zamanın korkunç ağırlığını duymamak için, durmamacasına sarhoş olmalınız. Şarapla, şiirle ya da erdemle. Nasıl isterseniz” Şairin yaşadığı dönem (1821-1867), Avrupa’da köklü değişimlerin başladığı, kapitalizmin yerleştiği, sanayileşmenin getirdiği yeni kentleşme şeklinin boy verdiği zamanlara rastladığı içindir isyanı. Kendini gerçek bir Parisli olarak gören Baudlaire, şehrinin elinden alınmasına öfkelidir. Bazen bu öfkesini şehrin kendisinden çıkarır “Seni seviyorum rezil başkent” diyerek. 88 ciltlik dev külliyatıyla insanlığın komedyasını yazan  Balzac’ın iyilik ve saflığın timsali Goriot Baba’sı da Parislidir, ama babalarının aşırı sevgisini kötüye kullanan Delphine ve Anestesie de. Komaya giren babalarını ziyaret etmek yerine bir sosyete eğlencesine giden, eğlenceye düşkün, gürültülü bir şehirde mutlu olmaya çalışan bu nankör çocukların kafasını şişirdiği adamdır Baudlaire. Kent, “en güçlü yalnızın bile kafasını allak bullak edecek kadar” taşkınlık etmektedir. Paris, başkasını tercih etmiş ve giderek uzaklaşan bir sevgili gibidir artık.        

 

 

            Beyaz Geceler’de akşam yürüyüşleri yaparak mutlu olan romantik kahramanımızın, Fontanka Köprüsü’nde yaşadığı hayal kırıklığı da tanıdık gelir Baudlaire’in öfkeyle anlattığı modern zamanların insanına. Sekiz yıldır yaşadığı Petersburg’ta bir tane bile tanıdık edinemeyen genç adam, şehrin değişik köşelerinde yeni türemeye başlayan hayalcilerin habercisidir. Koca bir şehirde yalnızlığını hayalle gidermeye çalışan insanların…  38 yaşında bir göçmen tarafından düelloda öldürülen Puşkin, bize şöyle anlatır çok sevdiği Saint Petersburg’u: “Seviyorum seni Petro’nun başyapıtı- zarif ve keskin çehreni seviyorum, Neva’nın görkemli akışını, granit kıyılarını, demir parmaklıklardan süslerini, gece karanlığının solgun ışığını…” Kültürün, edebiyatın, özellikle de şiirin kenti Petersburg’un tutkunu da çoktur. Hele bir Gogol Sokağı’na yolunuz düştüğünde, 13 numarada yaşayan Çaykovski’yi, 10 numarada “Taras Bulba”  ve “Müfettiş”i yazan Gogol’ü, 23 numarada “Beyaz Gceler”i yazan Dostoyevski’yi ve bu muhteşem şehrin tutkunu diğer şair, yazar ve sanatçıları bulmanız mümkün. Bunu yapmak için de, Mayıs sonu-Haziran başına denk gelen Beyaz Geceler Festivali’nin yapıldığı günleri seçerseniz, Saint Petersburg’u ve bu şehrin tutkunu şairleri sanki bugün yaşıyor gibi hissedebilirsiniz.   

 

           


İstanbul’un Şairleri

 

En az Paris ve Petersburg kadar sevdalısı olan bir başka şehri, İstanbul’u tanımak isterseniz eğer, önce şair Nedim’den başlamanız gerekiyor. Kırk haramîden bakire kalan bu muhteşem şehrin en büyük tutkunudur Nedim. “Bir şehr-i stanbul ki bî misl-ü bahâdır / bir sengine yek-pare acem mülkü fedâdır” diyen şairimizin İstanbul tutkusunu Ahmet Hamdi Tanpınar şöyle dile getirir: “O hastalığını, sefaletini, hiddetini, ruh tezatlarını İstanbul’a geçirmemiştir. Fakat neş’esi etrafımızda hâlâ yaşamaktadır. Nedim’i hatırlamadan eski İstanbul’u, mevsimlerini, eski bayramları, şehirli hayatını, İstanbul güzelini hatırlamak pek az mümkündür. Bâkî ondan çok evvel, Yahya Efendi Bâkî’ den az sonra, başka tarzda olsalar bile, Cafer Çelebi ve Ataî hep İstanbullu şairlerdir. Şeyh Galip, bu mirası az çok değiştirmiş, yaşadığı şehri yeni denebilecek bir hayal dünyası arasından görmeye çalışmış, hiç olmazsa Boğaziçi mehtabını yeni bir iklim gibi bulmuştur.” İstanbul’a aşık olan o kadar çok şairimiz vardır ki, hepsi başka bir çehresine, başka bir dokusuna hayrandır. Münir Nurettin Selçuk’un muhteşem bestesiyle ebedî bir ahenge kavuşan Yahya Kemal’in Aziz İstanbul’undan tutun da, “güleni şöyle dursun ağlayanı bahtiyar” diyecek kadar İstanbul sevdalısı Necip Fazıl’ın şiirlerinde İstanbul akşamlarını getiren sesleri dinlemek, bir kayanın üstüne yaslanıp “Bu akşam o kadar durgun ki, sular / Gömül benim gibi kedere diyor” heyecanını paylaşmak, bu yedi tepeli sevdanın şiir kokan zevkleridir.

 


 

Şiir şiirde kalmaz efendiler!

 

Tevfik Fikret, “Katil kuleler, kal’alı zindanlı saraylar”ıyla andığı İstanbul’u ahlaksız bir kadın gibi görürken, Faruk Nafiz Çamlıbel “Minarelerle müzeyyen, sevimli bir belde” olarak anlatır kendi İstanbul’unu. Ziya Osman Saba, doğup yaşadığı bu şehrin her taşını öpüp başına koymak isteyecek kadar tutkuludur. “İnsan bir kere sevmeye görsün, anladım / Nereye gidersen git, orada İstanbul” diyecek kadar aşıktır bir başka şairimiz Ümit Yaşar Oğuzcan. Sezai Karakoç, “Hızır’la Kırk Saat”ini yazmıştır İstanbul’un dalgalarını seyrederek, Baudlaire gibi o da elinden alınmış gibi üzülür yaşadığı şehirdeki yabancılaşmaya. “Yüreğim yırtılıyor çınlıyor ağlıyor yüreğim” demektedir şair, ayın güzelliğiyle eş tuttuğu İstanbul için. Yine de umudunu hiç yitirmez: “İstanbul olacak yine gerçek özgürlüğün türküsü / Kıyamete kadar söylenecek türkü.” Edirnekapı’nın iç taraflarında kısa bir gezintiye çıkarsanız Vaiz Sokağı’nda Turgut Uyar’ın sokağı çıkar karşınıza. Evinin penceresinden anlatır İstanbul’u: “Bulutu Haliçten, rüzgarı Boğaz’dan / Bir baygın gün içindeyiz, yazdan / Pırıl pırıl aşk içinde Mihrimah Sultan Camii / Eyüp’ten vapur düdüğü, Yenikapı’dan tren sesi.” Yeni Cami’ye doğru gelip, şöyle bir Gülhane Parkı’nda turladığınızda Nazım Hikmet’în Ceviz Ağacı’nı görürsünüz: “Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda / Yapraklarım suda balık gibi kıvıl kıvıl / Yapraklarım ipek mendil gibi tiril tiril / Koparıver, gözlerinin, gülüm, yaşını sil / Yapraklarım ellerimdir, tam yüz bin elim var / Yüz bin elle dokunurum sana, İstanbul’a.” Bedri Rahmi, kulelerini en çok sever İstanbul’un, birinin resmini yapınca kıskanan kuleler: “Ama şu Kızkulesinin aklı olsa / Galata kulesine varır / Bir sürü çocukları olur.” Galata Köprüsü’nden karşıya geçip “Tepebaşı`ndan Pera`ya girerken / Küçük bir alandan geçeceksiniz / Geçmeyin / Sağda ufak bir dükkan vardır, benimdir / Kapının üstünde KÜRK TAMİRCİSİ YORGO yazılıdır/ İyi havalarda kapısı açıktır / İçersi biraz loştur.” Burası Edip Cansever’in İstanbul’udur. Derken Beyoğlu’nda Sakızağacı Caddesi’nde Ece Ayhan’ın şairine rastlarsınız: “Şiir, şiirde kalmaz efendiler! Kalmamıştır da!” Kulak verdiğinizde bir başka ses daha gelir kulağınıza, gözlerini kapatıp “sucuların hiç durmayan çıngırakları”nı bize anlatan Orhan Veli’den başkası değildir bu: “Serin serin Kapalıçarşı / Cıvıl cıvıl Mahmutpaşa / Güvercin dolu avlular.” 

 

Cebeci İstasyonu’nda bir akşam üstü

Cemal Süreya için hayat hızla akan bir ırmak gibidir İstanbul’da. “Sanki bir adım ötede duruyor gibidir Doğruya doğru, dünyanın en güzel şehridir İstanbul, ama hayat eli çabuk davranır daha siz elinizi uzatmadan işveli bir kadın gibi kaçar gider bu yüzden hırsla kovalarlar hayatı İstanbullular Beklediği şeyin belki de hiç gelmeyeceğini söyleyen şeytani fısıltıya rağmen, Ankaralı’nın dingin tevekküllü bekleyişinde bir huzur vardır ama İstanbullu’nun hırslı kovalamacasında ne huzur vardır ne de tatmin dünyanın en güzel şehri hemen kol mesafesindeyken kendilerini yiyip yutan bir kovalamacanın içinde kaybolur giderler hayat kaçar, onlar kovalar ” Hazır Ankara’ya yolumuz düşmüşken Cebeci İstasyonu’na uğramadan olur mu? Hukuk ve Siyasal Bilgiler’i geçince az ileride karşınıza çıkan Cebeci İstasyonu, kaderin yeni baştan yaşandığı nice aşk hikayesine sahne olmuştur Yavuz Bülent Bakiler’in yüreğinde: “Cebeci İstasyonunda bir akşam üstü / İncecikten bir yağmur yağıyordu yollara / Yeni baştan yaşıyorduk kaderimizi / Sıcak bir kara sevda / Yüreğimizin başında bağdaş kurup oturmuştu.”



 

            İzmir’in aşıkları

Rotamızı batıya çevirip Ege’ye yol tuttuğumuzda Halikarnas Balıkçısı’nın Bodrum tutkusu bizi misafir eder. Bir sürgün olarak gönderildiği Bodrum’a aşık olan ve buraya yerleşen şairimiz, artık bir Bodrum tutkunudur. “Başka yerlerde ölüp nur içinde yatılacağına, burada nur içinde yaşanır” dediği Bodrum, ölmeden mutlaka görülmesi gereken Akdeniz köşesidir. "İtalya'yı gör de öl” derler. Yok a canım; Bodrum’la kıyılarını gör ve yaşa...” der tutkusu için. “Biraz deniz, biraz duygu / Bodrum Bodrum” diye şarkılar gelir kulaklarınıza. Sahil yolundan Kuşadası’nı geçtikten sonra Homeros’un destanlarını yazdığı, “Şu güzeller güzeli” İzmir karşılar sizi. Gelin bu nadide şehrimizi ona tutkun bir şairin kaleminden, İzmir’e her gidişinde sevgilisine kavuşacak bir aşık kadar sevinen Cemal Süreya’dan dinleyelim: “İzmir'de hayat beklenmez, kovalanmaz da O zaten sizinle beraberdir Ufkun ötesini muştulayan bir deniz vardır Mutlulukla dolu, sakin bir sevişmenin tadındadır körfez Körfez vapurlarının sakin gidişinde hırslarınız yok olur, kovalamayı bırakırsınız, hatta martılara gevrek atacak kadar iyilikle dolarsınız Ne varsa bu şehirde, bayatlamış vapur çayı bile nektar olur Hafta sonları denize doğru bir göç başlar "ey hayat, biz çeşme'ye gidiyoruz sen de arkadan gel" der, İzmirliler muzipçe Ne gariptir ki hayat, uslu bir çocuk gibi onların peşinden gider Ne garip, uçak biletinin üzerinde adımın hemen yanında yazan izm harflerine sevgiyle bakıyorum Sabırsızım, sevgilisine kavuşacak aşıklar kadar ” Artık Edip Cansever’den İzmir’in Akşamlarını, Atilla İlhan’ın 1941’deki bela çiçeğini, Bedri Rahmi’nin Karabiber’ini, Behçet Necatigil’in 1944 yılındaki İzmir’ini, Ceyhun Atıf Kansu’nun İzmir Özlemi’ni, İzmir’in Kavakları’nı anlatan Nahit Ulvi Akgün’ü, Fazıl hüsnü Dağlarca’yı, Cahit Külebi’yi, Salah Birsel’i dinlemeye hazırız. Hızlı ve gürültülü İstanbul’dan,  dingin ve tevekküllü Ankara’dan uzaklaşmak, yorgun ruhlarımızı biraz olsun dinlendirmek için sanki bir yerlerden Turgut Uyar’ın “Hadi İzmir’e” diyen sesi gelmektedir: “haydi kalk trenler kalkıyor duyuyorum / biliyorum / yorgunsun her geceden, biriken her geceden / haydi kalk şimdi bunu gömelim / haydi kalk bitiverdi / haydi kalk yorgun güzelim haydi kalk / hadi artık öldüm biliyor musun / hadi kalk İzmirlere filan gidelim.”  

NOT: Bu yazı İLBANK Dergisi'nin Mayıs-Haziran 2011 sayısında yayınlanmıştır.