Belki bizi terkeden bir şehre dönmek için uyku halindeyiz.
İnsan kendisinden şehre kaçar. Kendisini parçalar şehirde. Telaşı, adeta parçaladığını toplamaya çalışmasındandır. Dağınıklığı bu yüzdendir. Toplamaya çalıştıkça dağıtır. Tabiatı kendi haline bırakmaz insanoğlu şehirde. İnşa eder sürekli çünkü. Toprağın iradesine tabi olmaz; toprağı iradesine tabi kılar. Toprak yani kendi mayası, insanın. Dışa dönük bir davranıştır şehirleşme.
Anne karnında yalnızdır insan. Doğar, o ağlar, karşısında herkes güler, sevinirler. Ağlamakta da yalnızdır. Yalnız olduğu için ağlar. Kimse, o ağladığı için ağlayıvermez. Peki, neden sevinirler? Öz’e duydukları hasretten. Bir an, kendi özlerini hatıra getirirler; Yakub’un Bünyamin’le teselli bulması gibi, çocuğun dünyaya taşıdığı “öz” kokusuyla teselli bulurlar. Çocuğun ağlaması da, öz’üne vedasının hüznünü ifade eder. Zahir olmak, açığa vurmak; açık vermektir aynı zamanda. İnsan doğmakla açık verdi. Yani suçüstü halidir bu. Varolmaya duyduğu aşk, derbeder etti; dağıttı insan.

Şehirleşme, insanın kendini toplama gayretidir. Toplamak, salıvermemekle aynı şeydir. Bir kaçırırsa elinden, “var”lığına geri dönüşü de zor olacaktır. Kendine çekmeye çalışmaktır aynı zamanda bu. “Sırf varlık”tan bunalan insanın “varoluş”a attığı adımdan dolayı duyduğu pişmanlık, şehirleşme hareketinin cevheridir. Bu gayret, estetik kaygıyı da beraberinde getirmiştir. Estetiğin altındaki güzellik duygusu, insanın kendi özünü beğenmesinin bir tezahürüdür. Kendine layık iş çıkarmak peşindedir insan. Ardından işin felsefesi, iradenin işletilmesi gelir. Peygambere sorar, ilahi kelam sözünü söyler, insan işler ve kurar. Bundaki gaye, en kesif form üzerine en latif nakşı giydirmektir. Yani kadın gibi. Kadın, insanın en kesif hali, ama bu hal, en latif biçimle imtizaç halinde. Kadın, insanın şehridir bu manada. İnsan nefsinin çabasıdır kadın. Nefsini özünden uzak kılmaktır kadınlık. Şehirli insanın şehri de öyle. Özünden uzak ama estetik bir kaygıyla insan, nefsini süsler adeta şehrin karşısında, ona bir ruh giydirir ve gerisin geriye özüne sunar, özür diler gibi. Şehir, bu sanat düşüncesinin bir sonucu olarak tezahür etmiştir. Şehir toprağın kadınıdır. Süslenir, giyinir, cezb eder, toprağa boyun eğdirir. Toprak, şehri bağrına basar, ona mutî olur, iradesini kaybeder. Yani saf haliyle değil de bir cevher gibi şehrin hücrelerine nüfuz etmiş şekilde tam bir irade halinde iradesiz durabilmek iradesini ve gücünü hiç hissettirmeden varolur. İrade eden odur yine ama tam bir iradesizlik kılıfı altında. İnsanın kadınla münasebeti gibi. Kadını var eder; kadının varlığı içine kendi varlığını gömer, hiç sezdirmez. Tam bir iradesizlik görüntüsü içinde faaliyetini sürdürür. Kadından gaye, külli anlamıyla kadınlıktır. Erkek olarak, kadın olarak insan, kadınlığıyla yerleşti yeryüzüne. Yerleşik hayat, toplum, çokluk; kadınlık cevherinin birer arazlarıdır. İnsanın yeryüzüne tam olarak ayak basmış biçimidir kadın. İnsan topluluğunun yerleşik hali de şehirleşmedir. Yerleşilen yer her an oluş içindedir, çünkü adı mekândır. Mekân sürekli oluşların, yaratılışların, tezahürlerin yeridir. Mekân kavramıyla “kün” kavramı aynı iştikaki/ etimolojik kökten gelir. İslam şehri mekân merkezli bir şehirdir. O mekâna kadem basan insan, oluş sırrı ile olan varoluşsal münasebetini her an sürekli kılabiliyorsa o mekân o insan için bir kitaba dönüşmüş demektir. Artık insanın işi o kitabı okumak ve kitabın tefsirini yapmaktır. İnsanın inşirahı bu kitabı şerh etmekle mümkündür. Şu halde durmadı insan ve ayak bastığı mekânın mekân sırrını ifşa edecek, dışa vuracak hamlelere girişti. Hz. İbrahim gibi. Kâbe’yi inşa etti. Bütün insanlığın görüp görebileceği en estetik binayı. İnşa, mekânın sırrına ayet olmalı. İbrahim (a.s) de öyle yaptı ve insanları merkeze çağırdı, ayak bastıkları yerin anlamını okumaya. Böylece Ümmü’l Kura yani Mekke, insanları, Tanrı’yı birlemeye çağırmanın sembolü olmuş bir binanın yani Kâbe’nin etrafına kurulmuş oldu. Bu vasfıyla bütün mekânların ve şehirlerin anası oldu. Bütün şehirler onun çocuğu. Bu çocukları anneye yabancı kılan ne ve kim?
Paris kimin sütünü emdi de bu halde? Yazık Paris’e. Selam, Darü’s Selam’a/ Bağdat’a, Şam’ı Şerif’e, İstanbul’a, Kurtuba’ya, Semerkand’a, Buhara’ya. Bağdat, Allah vergisi, Ümmü’l Kura’nın salih nesli. O, tam bir mekân. Oluşların şehri. Daru’l Hikme’nin şehri. Abdullah İbn’i Mesud’un nefesi. Kufe’nin çocuğu. Bütün insanlığın memesinden hikmeti emdiği bir ana.

Ebu Hanife’nin, Gazali’nin “yaklaşmayın o ağaca!” uyarısını kim dinlemedi? Kim dikti o ağacı Darü’l Hikme’nin ortasına? Şehrin hangi çocuğu yedi o meyveyi? İnsanlığı Bağdat’tan kim attı da sonra hangi dünyaya ayak bastı insanlık? Kim saçtı o meyvenin tohumlarını yeryüzüne? Anadolu insanı, neye kızdığı zaman “Yunan tohumu” der? Yunan tohumu ne demek? Kim ekti Yunan tohumunu Bağdat’ın ortasına? Şeytanın sofrasına kim ortak oldu? Ne vardı o meyvede? O meyve insanı yabancılaştırdı şehre. İnsanı cennetinden uzaklaştırdı. İnsan, mekânına yabancı bir cennet inşasına kalkıştı. Anasını tanımayan çocuk. Mekânı unuttu, oluşu unuttu, sırrını unuttu, özüne yabancı yeni model insan. Mekâna ihanet eden, yeni mekân inşasını yediği meyvenin hakkını vererek yapan, bastığı yerin tesbihini duymayan insan. Taşı neden oyar insan? Nefsini oyar insan, taşa vurdukça. Taşı oydu insan, şehir yaptı. Kimisi şehri mabet yaptı, kimisi şehre taptı. Taş, toprak, kendine şekil vereni iyi tanır. Ne diye yontuyorsun diye sorar. Allah’a tapmak için mekânsa şehir, yediği darbelerden hoşnuttur. Çünkü maddenin içindeki ilahi cevheri ortaya çıkarır bu darbeler. “El- Metin” ismini mesela. Şehrin kendine tapmaksa insanın gayesi, onun ıztırabını işitmez insan. O, inler durur; Ayasofya gibi. Çünkü yapılan; tesbihine, zikrine darbeler indirmektir.
İnsan bilkuvve bir şehirdir zaten. Onun madenini tezahür ettirmek için ikinci bir insana ihtiyacı vardır. Yani toplum olma gayretinden gelir bu. Kendini bilmek diler. Bunun için kendini görebileceği bir ayna ister. Ayna ilkin kadındır. Çoğalır, kesret kazanır, tekâsüf eder. Kendini görmek dileği, kesretin cevheridir. Kendi hakikatinin tezahürlerini izlemek için bu topluluk vahidini sağlam tutmak mecburiyetinde hisseder kendini. Dağıtmamak mecburiyetindedir. Çoğaldıkça, çokluk arttıkça aynalar da çoğalır çünkü. Nefsini yani aslında kendini, farklı zaviyelerden görebildiğini fark ettiği ölçüde aynaları artırmak iştiyakı artar kendinde. Aynalar başkalarının iradeleri ve nefisleridir. Bu aşamada saf birey, kendini sosyal bir varoluş içinde gerçekleştirmeye başlar. Şehirleşmenin özüdür bu. Yani artmanın, çoğalmanın. Çünkü şehirleşme, aynaları kıvamlı bir birlik içerisinde tutabilmek ve onlara mekânda bir yer tutma imkânını sunabilmek gayesinden tezahür eder. İnsan nefsi her ne kadar aslıyla özüne bağlıysa da kendinde varolmayan eklenti/arazlarla sonradan kendine yabancılaşır. Bu yabancılaşmanın temel sonucu, ayağını yere koyan insanın bastığı yere ait varoluşsal gerçekleşmelerden habersiz hale gelmesi ve bunun yerine sanal/vehmi bir arzunun tezahür ettirdiği kopuk ve uzak bir gerçeksizliğin sentetik paradigmalarını inşa etmesidir. Yabancılaşan insanın kalbi, kalbinden çıkardığı gerçek İlah’ın yerine, edinilmiş ilahların doluştuğu bir kuyudur. Şehrin de kalbi vardır ve şehre anlam kanını şehir oradan pompalar. Onun için şehirler, kalblerine kurulmuş sembollerle anılırlar. İslam şehirlerinin kalbinde tek bir İlah’a yer vardır ve O’ndan başkası oraya giremez. Bunun sembolü de, Ümmü’l Kura’nın kalbinde duran Kâbe’ye nisbetle cami/ mesciddir. İslam medeniyetinin şehrinin periferine kan buradan pompalanır. Bu kan, insan değerinin anlamının dersinin verildiği medreselere buradan gider, burada hikmet olur, adalet olur, iktisat olur, ahlak olur ve buradan İslam toplumunun çarşılarına ulaşır, helal rızık olur, mahkemelerine uğrar, adalet olur, her tabakadan insana ulaşır, edeb olur, ahlak olur, huzur olur, aşk olur. Bağdat öyle kuruldu. İlk kurulduğu zaman kalbine camii yerleştirildi, buradan giden kan ilme can verdi, Daru’l Hikme oldu, Nizamiye medreseleri halinde tecessüm etti. Gazali, dünyayı salladı tefekkürüyle. İctihad oldu, adalet doğurdu, Ebu Hanife’ler yetiştirdi. Şehir o günkü dünya şehirlerinin nüfusuna oranla bir milyona yakın nüfusa erişti. Zenginlik, hikmet, ilim aşk, sanat, toplumun ortak malı haline geldi. Dünya, Bağdat’tan çok şey öğrendi. Hallac’ı yetiştirdi bu şehir. Hallac’ın bir cümlesi, tarih boyunca bütün insanlığın zihninde depremler, inkılablar oluşturmaya yetti. Cüneyd-i Bağdadi’nin Hallac’a attığı bir gül Hallac’ı sarstı, neydi o gül, neyi taşıyordu? Aşk mıydı, “Ah!” mıydı? Taptuk Emre’nin dergâhı gibiydi Bağdat. O şehrin kapıları eğriliğin kendisine yakışmadığı kapılardı. İnsana dost şehirdi Bağdat.

Ya Batı şehirleri? Ne haldeler? Kalbinde ne var mesela Paris’in? Eyfel kulesi, Paris’in sembolü. Fransız ihtilali’nin anısına inşa edildi. Batı’da ihtilaller hep putların kavgasıdır. Kalpteki putların. Bir put gelir bir putu devirir yerine yeni bir put dikilir. Putların savaşı bitmez Batı şehirlerinde. Fransız İhtilali de öyledir. Daru’l Hikme’nin ortasına dikilen ağacın tohumları Batı şehirlerinde kolay meyve verdi. İslam şehirleri karşısındaki varoluşlarını bu ideolojik kuşanmayla temin etmeye çalıştılar. Bir felsefeye ihtiyaçları vardı onu da Müslümanların temin ettikleri bu imkânlar üzerinde yeni putlar üreterek hal yoluna gittiler.
İnsan varoluşsal inkılâbıyla ya varlığını aşikâr eder yahut varlığını setreder. Setrederse varlığına yabancılaşmış olur. İnsanın el yordamı şehir de, varoluşunu gerçekleştirirken oturduğu zeminin mekânsal varlığını setrederse işte burada altyapı-üstyapı uygunsuzluğu ortaya çıkar ki, bu, şehrin hem insana hem de mekânına yabancılaşması anlamına gelir. Bu aynı zamanda “setr-i avret” etmemek manası da taşır ki, şehir böylece sınırdışı taaaruz ve tecavüzlere de açık hale gelmiş olur. Şehrin insana yabancı olanı meselesi bir tarafa her şeyden önce şehrin varlığı insana yabancıdır aslında. İnsanın kendi olması yani nefsi insana yabancıdır ama nefsin insanı tezahür ettiren bir form sağlaması sebebiyle arada zorunlu bir dostluk devam eder. Bu zorunlu dostlukta hiçbir icbar yoktur, aksine dostluk, gönüllü bir birlikteliktir. Şehrin de insanla dostluğu böyledir; insanı ve insan topluluğunun gerçekleşmesini sağlayan bir sosyal form sağlaması zaviyesinden insanla zorunlu bir dostluğu vardır şehrin. Şehir insanıyla şehrin bu zorunlu birlikteliğinin yani huzurlu birlikteliğinin arası açılmışsa, şehir başkalarının kılınmışsa yani mahremiyetini kaybetmiş bir şehrin öz ailesine yabancılığından bahsedebiliyorsak bu şehir yabancı şehirdir ve insanıyla ilişkisi yabancılaşma temeli üzerine oturur. Artık o şehir başkalarınındır, senin değil. Ya o şehri kendinin kılmak için şehri aslına rücu ettirmek gerek yahut hicret gerek. İkisi de aynı, bir hareketin farklı vecheleridir. Hicret bir manada şehirden ruhunu ayırmamayı da tazammun eder. İlki içe dönük derinliğine bir harekettir, ikincisi ise, dışa dönük yatay bir harekettir. Şehrin kalbi Kâbe putla doluysa, hicret, şehrin kalbini temizlemek için imkân temin etmek, bunun için de sabır kıvamında beklemektir. Bu bekleyiş atıl bir bekleyiş değil dinamik bir bekleyiştir. Burada mekânsal bir değişme yaşanıyor olsa da zaman, şehrin terk edildiği an’da kalır. O andan sonra terk edilen şehir için zaman işlemez, zaman, ulaşılan şehirde kaldığı yerden devam eder; kimin adına, terk edilen şehir adına. Yani aslında ayrılınan şehirle ilgili bütün oluşsal bağlar devam eder. Şehre dönünce, hicret edilen/gidilen şehirden sonraki zaman işlemeye başlar artık o şehir için. Şirkin zaman’ı olmaz, çünkü şirk oluşta ve yaratılışta gerçekliği olmayan bir şeydir. Gerçekliği yoksa, zaman, onun için sözkonusu bile edilemez. Sürgit olan zaman iman zamanıdır, hakikat zamanıdır. Ashab-ı Kehf, kendilerine yabancılaşan şehirden mağaraya sığınmak zorunda kaldılar. Yani mağaraya hicret ettiler. Hicret ettikleri andan itibaren şehrin zamanı durdu çünkü Ashab-ı Kehf de bu zaman dilimini yaşanmaya değer bulmadılar zaten. İşlemeyen bir zamanda mekân işgal etmek beyhudeydi. Zamanı mağaraya taşıdılar. Uyandıkları vakit adaletin şehre geldiğine şahit oldular ve zaman kaldığı yerden işlemeye devam etti. Uyku süreleri olan üçyüz küsür yıllık zaman üçyüz küsür yıl o şehirde durdu, mağarada işledi. O şehri imar eden onların uykularıydı.

Belki biz de terk ettiğimiz yahut bizi terkeden bir şehre dönmek için uyku halindeyiz.