HERŞEYİN İKİLEMİNDEN BİR YERDEN BİR'E ÇIKIŞ
Emir OSMANOĞLU
Her sabah evden ayrılırken kapının önünde durmalarım, eskiden olduğu gibi şimdi de vazgeçilmez bir hal aldı bende. Artık yine o kasvetli günlere mi döndüm acaba diye, aslında cevaplamak istemediğim soruyu soruyorum kendime. Kendime bu soruyu sormamın sinsi bir tarafı olduğunun farkındayım. Hemen parantez içinde belirtmeliyim ki, sinsi kelimesini kelli felli aydınlarımızın konuşmalarında sıkça rastlandığı gibi; tırnak içinde belirtiyorum demeliydim. Çünkü bu sinsilikte benim için kötü bir taraf yok. Aksine ne zaman başkalarına değil, zaten istesem de bunu hayatta hiç başaramam, kendime sinsince bir şeyler sormaya kalksam günlük hayatın hırgürü içerisinde kaybettiğim bir şeylerin varlığının bilincine varıyorum. Eskiden, yani hırgürün arasından sıyrılıp kendime sinsince sorular sorduğumum zamanlarda olduğu gibi yine kapının önünde duvara yaslanarak düşünüyor ve işte bu diyorum, bu, evden son çıkışım, bir daha da girmek cesaretini göstermeyeceğim. Ya da benim dışımda varolan her şey bu eve girmemi engelleyebilir. Bir an bunlar geçiyor aklımdan, toparlıyorum kendimi, kırılan cesaretimi kendimce geliştirdiğim saçma sapan şeylerle onarmaya, benim dışımda olan her şeye meydan okurcasına, geleceğim ve gireceğim bu eve diyorum. İçimden bir ses haklı nedenlerim olduğunu söylüyor bana çünkü.
Hemen anahtarımı kontrol ediyorum, cebimdeyse ardından tüm varlığımı kontrol etmeye koyuluyorum. Nedenini ise başlıca önermelerle açıklayarak bu işin içerisinden haklı çıkmaya çalışıyorum. Anahtarımı kontrol ediyorum, ama bunun fazla bir öneminin olmadığını biliyorum. Ve üzerine basa basa söylüyorum; Önünde durduğum ve garip sebeplerden dolayı kutsallık atfettiğim bu kapının yaslandığım kafasında, işte burada benim için bilhassa önemli olan anahtar değil, tamamen benim varlığım. Anahtar olmasa bile her şeyi göze alır, kapıyı kırar girerim içeri, ama varlığım olmasa girebilir miyim? Varlığım olmasa bu eve girebilir miyim sanıyorsun, o evin bazen soğuk ama bazen de çok sıcak olan yüzünü, duvarlarına benliğimle birlikte benliğini işlediğim, canımın ve ruhunun her zaman duvarlarında, tabanında, tavanında daha şimdi akıttığım birkaç damla kanım gibi sıcacık gezindiği o evi bir daha görememem demektir.
Korkuyorum bundan. Çünkü evimin sıcak-soğuk duvarlarına işlediğim canımda, ruhumda ve benliğimde benim olduğu kadar seninde izlerin vardı. Keşke bu evi satın alacak kadar param olsa da gönlümün son kondusundan ayrılma ihtimalimi sıfıra indirsem. Hergün enflasyon oranındaki artış beni bu evden bir gün ayrılıp daha dundarda kalan, hiçbir özelliği olmayan, silik mahallelere gönderecek. En vahimi; şimdiye kadar yaşadığım her şeyi unutturacak, belki de göçebe hayatlarda olduğu gibi gittiğim her yer mutluluk kapılarını bana kapatacak. Ve benim de onlar gibi, huzur arayışı için gitmedim yer kalmayacak.
Buna izin vermemem. Ne olursa olsun bu evden ayrılmamalıyım, eninde sonunda bu ev benim olmalı.
Hırçınlaşarak; her şey siyah ve beyaz, iyi ve kötü, güzel ve çirkin değildir dediğim adamı arıyorum şimdi. Neden böyle söyledim ki? Geniş geniş düşündükten sonra pişman oldum ve pişmanlığım giderek daha da artıyor. Onu hiddetli bir şekilde kırmış olduğumdan değil kızgınlığım, kendime ve başkalarına verilecek basit cevaplarda bile aklıma ilk gelin söylemek basiretsizliğime. Başkasına söylediğim bir önermenin hangi sorulardan sıktığını sancılı gecelerin ardından gelen mahur, aynı zamanda o kadar da zevkli bir seher vaktinde, penceremin önünden sessiz ama kanatlarını alabildiğine savurarak geçen o gri güvercine borçluyum. Her şey siyah ve beyaz değil gri de var dediğim zaman bana hiddetle bakan bu adamın gözlerini, bakışlarını ve yüz ifadesini ödünç alıp kendi kendimi sizin inanamayacağınız kertede didik didik ederek irdeliyorum. Sonra, viraneler içinde sancılı bir doğumun ardından bürünülen harikulade sevinçler içinde giriyorum, düğümler çözülüyor ve kendime sorduğum soruların cevapları şıpır şıpır önüme dökülüyor.
Rahatlıyorum...
Aranılacak, bulunması gerekecek, daha nice sorularım olduğu ikazı bir balyoz darbesiyle vuruyor beynimin alacakaranlıklarında dolaşıp "hakikat perisi" diye tutturan adama. Hiç başka taraflara dalmadan bulduğum hazineyle yakaladığım cismani zevkin tadını çıkartacağım diye söz veriyorum önünde and içtiğim duvarlarıma.
Kendimi sadece ama sadece bir an içinde görmem gerekirken hareketle, benimle beraber her şeyi de bir an içinde görmeye başlıyorum. Ben, o bir an içinde ya iyiyimdir ya kötüyümdür, ya doğruyumdur ya yanlışımdır, ya uykudayımdır (yani rüyada-dünya hayatı da rüya değil mi?) ya da gözlerim dört açık kılıç sallıyorumdur (Savaşıyorumdur-doğum bile savaşla başlıyor değil midir?), ya gündeyimdir ya gecede, ya zindeyimdir ya da hezimetteyimdir. Ya Bir'deyimdir ya da çoğulun içinde kendimi kaybetmişimdir.
Ya ordayımdır ya burada, ya sıladayım ya da gurbetteyimdir.
Ya evimdeyimdir, ya da evimin dışında her yerde olabilirim.
Bana gurbete kaç diye, sürekli başımda dönüp duran o şarkı da hükmünü kaybetti artık. Bundan iki sene önce dinlemiş olsaydım bu şarkıyı belki buralardan, yani eskiden bana gurbet olan şimdiki sılamdan kaçabilirdim. Şimdi, burada, bulunan her şeyimi bırakır hiç arkama bakmadan çeker giderdim. Ama rastlantılar mı desem alın yazısı mı desem bilemiyorum bu şarkıyı çok geç çıkardı karşıma. Ve şimdi, benim buraya mahkum olmamı ve buranın da bana mahkum olmasını engelleyemedi. O zaman, yani eski halimle (-herşey bir'in içinde iki- şimdiki halimle de diyebilirdim, bu ikisinden başkası da denemez) insan uğultuları (uğultusuzlukları) arasından kendime sorduğum sinsi sorularımın anlamlarının ve cevaplarının havada uçuştuğu zaman, tiz bir ses olarak girseydi kulaklarımdan kalbime doğru, bu şarkının dediği gibi gurbete kaçardım. O zaman kaçsaydım, gittiğim yer gurbetim olmazdı. Şimdi bulunduğum yer gurbetim değil çünkü.
Benim gurbetimin neresi, otağımın hangi diyar olduğunu da tam olarak bilmiş değilim ya.
Aslını sorarsanız ben; çok zaman gurbette yaşadım, ta ki ızdırap içinde (-dışında- burada da bir ikilik var değimli?) gönlümün ayaklanışını, şaha kalkışını yaşatan bu evin yüzeyini sindirene kadar.
İşte şimdi nerede yaşadığımı biliyorum.
İşte buradayım ve doyasıya sılamdayım. Evim beni ve ben de evimi sindiriyorum. İliklerime kadar suluyorum kendimi, dışarıda hasırıyor ve gelip evimle doyuyorum. Neden mi? Bunun üzerinde fazla kafa yormaya gerek yok. Çünkü biliyorum. Cevabı çok kolay; aslanın karnından, kurdun önünden hakkım olan bir şeyleri dahi almaya cesaretim yok. Ve benim güvenlik duygusuna ihtiyacım var.
İşte biraz sonra uyanacağım bu rüyadan. Ve her şey düşündüğümün tersine dönebilir.
Korkuyorum... Ama hala ümidimi kaybetmedim.