ALDATTIN BİZİ KATİP
Ekrem ÖZDEMİR
"Katip uykudan uyanmış gözleri mahmur
Katip benim ben katibim el ne karışır"
Eski Yeşilçam filmlerinden tanıdık biz onu. Başında fesi, üstünde takım elbisesi, elinde bastonu ve akıllara durgunluk veren yürüyüşüyle bir kibarlık abidesidir kâtip. Sahil şeridinde kibar adımlarla arz-ı endam ederek, nazlı sevgilinin kalbini çalmak için olmadık gayretler sarfeder. Nazlı sevgili de, feracesi göz kamaştıran suretiyle adımlarken, gönlünü çalan civan delikanlıyı hem nazar hem de kısacak da olsa onunla iki çift kelam etmek niyetindedir. Nihayet civan kâtip görünür utangaç yüzüyle. Sevgilisini görür görmez aklı kayıplara karışan kâtibin eli ayağı titremekte, topu topu birkaç cümleden ibaret olan sözünü söylemek için sayısız kere tekrar ile iştigali içindedir. Ceketinin ütüsünü kontrol edip, elleriyle saçını son defa düzelttikten sonra cesaretini toplayan kâtip, sevgilinin bulunduğu yöne doğru ilerler. Biraz sendeler gibi olsa da sıkıca tuttuğu bastonu imdadına yetişir. Tam sevgilinin yanından geçerken, "Efendim. Zat-ı âlinizi görmek ne büyük şeref. Hürmetlerimi sunar, sıhhat ve afiyet dilerim..." nevinden hoş kelam eder, karakaşlı kara gözle canan ise, şemsiyesinin altından deruni bir bakış ve tebessüm lütfeder. Ardından elindeki beyaz mendilini yakışıklı kâtibin önüne gelecek şekilde düşürme numarası yapmayı da ihmal etmez. Kâtibimiz mendili alır, iki eliyle birden sarılıp doyasıya koklamaya başlar. Sevgilinin ellerini tutmakta, tenini koklamaktadır sanki. Cevap alınmış, kâtip Habib-i canı sevgilisinin de kendine meylettiğini anlamıştır.
Bizim saf, kibar ve yakışıklı kâtibimiz vardı ve biz ona bir de türkü bahşetmiştik, "Kâtibime kolalı da gömlek ne güzel yakışır" diye. Bir de güzel hikâyesi vardır bu türkünün. Birçoğumuz bu türkünün Osmanlı'nın eğlenceli zamanlarında, Üsküdar'ın ahşap konaklarının, mor sarmaşıklı, cumbalı evlerinin birinin penceresinden bakan kızlar tarafından gönüllerini kaptırdıkları civan bir kitap adına söylediğini zannederiz. Hatta bu türkü, kültürümüzde sıkça rastlandığından olacak, dillere destan bir aşkın hikâyesi bile olabilir diye tahmin ederiz. Maalesef tarih kâtibin yüzüne sıcak bakmıyor. Anlatıldığına göre, bu türkü Kırım Harbi sırasında, Abdülmecit devrinde zuhur etmiştir. Abdülmecit, İkinci Mahmut'un "Avrupalı Kıyafet" mecburiyetini bütün sevil memurlara tatbiki zorunlu kılmıştır. Fukara halkın çocukları, mecburen cübbe ve şalvarı bırakıp setre ve ceket giymiştir. "Kâtibimin setresi uzun eteği çamur" dur. Zor alışmıştır kâtip bu yeni giysiye. Giyenler, sokağa çıplak çıktıkları zannına dahi kapılmışlardır.
Bütün bu olaylar vuku bulurken bizim civan kâtiplerimiz, alay konusu olup büsbütün dile düşmüşlerdir. İşte bu hikâyenin asıl cafcaflı tarafı şöyle anlatılır: Kırım Harbi esnasında müttefiklerimiz olan İngilizler, Fransızlar ve Sardunyalılar'ın orduları İstanbul'dan geçmişti. Selimiye Kışlası da bu Avrupalı müttefiklerimizin emrine hastane olarak ihdas edilmişti. İngiliz ordusunda bir de İskoçyalılar vardı; meşhur gaydaları ve pantolon yerine kullandıkları etekleriyle İskoçyalılar, İstanbul ahalisinin tuhafına gitmiş ve bu garip kıyafetli insanlara "donsuz asker" lakabını takmışlardı. İskoç alayı şarka hareket ederken, bir İskoçyalı bestekâr, bu alay için hususi bir marş bestelemişti. İşte bu marşın bestesi bizim "Kâtibim" türküsünün nağmeleridir. Biraz dalgacı bir İstanbul külhanisi, yeni yetme kâtipler için meşhur "Üsküdar'a gider iken..." türküsünü yazmış, ona beste olarak da donsuz askerlerin marşını kullanmıştı.
Vah bizim sevimli hayallerimize. Vah bizim çiçeği burnunda utangaç kâtiplerimizin aşkına. Vah o muazzam konakların köşelerinde, "kontrol saati"nin her saat başı şıngırdayan "Üsküdar'a gider iken..." nağmelerine esir olup, efsane üstüne efsane uyduran İstanbul sakinlerine. Bu saatler Türkiye'ye ilk defa İskoçya'dan gelmişti. Fabrika da, bu güzel marşı saatin nağmeleri arasına yerleştirip satmış. "Kâtibim türkülü saat" diye zamane sakinleri arasında meşhur olan saatten herkes almış, evinde bulundurmuş.
Ne söylense kar etmez. Bu güzelim türkünün ahengine kapılıp, uzak hayaller içinde yüzen kalplere ne cevap veririz şimdi? Onlara nasıl anlatırız yıllar yılı dilimizden düşmeyen "Kâtibim" türküsünün, aslında memurlarımızla dalga geçmek için, hem de bir külhani tarafından yazıldığını. Hâlbuki bu güzelim türkünün nağmeleri o kadar içimize sinmiştir ki, her dinleyişte ayrı bir zevk alır, eski İstanbul'un o ahşap konaklarında dolaşır, cumbalı evlerinde aşka ram olur, pencere kenarından bir bakışla âşık olan genç kızları ve utangaç kâtipleri hayal ederiz. Her ne kadar kâtip bizim hayallerimizi yıksa da...
Tarihi yeni baştan mı okumak gerekiyor acaba?