IŞIĞIN GÖLGESİ'NDEN

M. NACİ BOSTANCI

 

"Tutku," dedi bilge.

Başını ateşe eğdi. Alevler yüzünde yalazlandı. Sakalında kızıla çalan gölgeler oynaştı. Eski bir pırıltının izi okundu gözlerinde.

"Tutku," diye tekrarlardı, "tutku yanmaktır."

Alev onayladı, meşe odununun beline hırçın dilini uzattı, kavradı, geri çekildi. Alevin ilk hamlesine engel olan su, "cısıldadı", kora düştü, buhar oldu. İkinci defasında odunun gövdesi kızardı, duman oldu gözenekleri.

"Tutku varsa akıl yoktur." Akıl bir yedeklemedir, bey'in at uşağı. Aklın görevi tutkuya yol açmak. Hepsi bir adım geride.

Tutkunun olduğu yerde akıl gururunu kaybeder. 'Ussallık' adına konuşturabileceği her silahı elinden alınmıştır. Bilinen tek şey, tutkunun kendi yolunda gideceğidir."

Dışarıda rüzgârın çığlığı yankılandı.

Mağaranın girişinden bir tutam kar savruldu içeriye.

Bir kurt uzun uzun uludu.

Bilge, iri kemikli elini ateşe uzattı. Vahşi atmosferi tamamlayan ilkel bir hançereyle devam etti:

"İçgüdünün çığlığı. Kurdun aklı içgüdü. Henüz sınırda o, tutkuların ve içgüdülerin sınırında. Ama bir an, hiç olmazsa hayatında bir kere tüm sınırları geçecek. Tutku, varolmanın, dayanılmazın kritik anında kasırga gibi gelip hükümranlığını ilan edecek. O zaman orkestra susak; sadece bir ses, bas bir ses duyulur. Uğultulu, karşı konulamaz bir ses. Bütün akordlar bozulur. Varlık değişmiştir artık. Başka, farklı, kavranılamaz bir kimliktir. Yeni bir gerçekliğe sıçrayan sadece kendisi mi? Hayır! Her şey... Nesneler de tutkunun karşısında yeni bir kozmik yapıdır. Nedensellikler yoktur, tutku ve tutkunun bilinemez meydan okuması vardır.

Tutku, uzun uzun uluma değil, kısacık ama öldürücü bir çığlıktır..."

Dışarıdaki karı, karanlığı, ormanın tehlikelerini düşündüm.

Dizlerime kadar ıslaktım.

"Beni tutkularım getirdi," diye fısıldadım.

Bilge gözlerime baktı, sonra başını ateşle ıslak odunların öfkeli kavgasına çevirdi.

"Tutku muydu beni getiren?"

Bunu söylerken, bu garip adamın mağarasına gelişimi düşündüm. Hangi akıllı yapardı bunu? Tutku kitaplarda da vardı. "Tutku öğrenilemez, yaşanır" diye gelmemiş miydim?

Bilge yokmuşum gibi fısıltıyla devam etti.

"Ateşi herkes bilir; alevi, odunu, çıtırtıyı... Dumanı herkes bilir. Sadece kelime olarak değil; ateş denildiğine herkes hatıralarına yer etmiş alevleri hayal edebilir. Sonra üzerinde durmaz pek. Halbuki ateş denilince sıcaklığı hissetmek, dumanın kokusunu duymak, o közün yüreğinen gelen çıtırtıyı yeniden canlandırmak... Karanlığı, duvarları sıcaklığının kızıl rengine boyayan alev yalazlarını, bizi alıp götüren yalnızlığı, kederi, varsa sevinçleri, hepsini hepsini yeni baştan bilme, görmek, hissetmek, yeniden yaşamak gerekmez mi?

Söz şimdi gelişi güzel oynanan yalancı bir oyuncak.

Dışı parlak, içi boş. Çok konuşur bir şey söylemez olduk. İlkel bir dil kadar kelimelerimiz gerçeğe yakın değil. Ateş dediğimizde yanmıyor, hayat dediğimizde hissetmiyoruz. Sonra bulamadığımız, yaşamadığımız anlamları kelimelere yüklüyoruz. Tutku ha? Bu kadar çok konuşmaya hakkımız var mı?

Sesindeki öfke tınısı konuşmanın sonuna doğru soldu, cılızlaştı, konuşma muhatapsız bir söylenmeye dönüştü.

"Üç kelime söyledim sadece," dedim.

Gözlerime baktı.

"Üç kelime mi? Hayır, geldiğin dünyayı anlattın. O dünyanın içinden konuştun. Çok uzun konuştun. Yorucu konuştun. Fısıldarken haykırdın. Kelimeler etinden bir parça değildi. 'Tutkularım,' derken gece vakti burada oluşunu kanıt gösterdin.

Tutkunu kanıta ihtiyacı yoktur.

Tutkunun söze de ihtiyacı yoktur.

Tutkun varsa bütün kurgular biter. Ussallığın emzirdiği tutku, gerçek efendinin yerine hazırlanan aptal bir köledir. Tutku hayattır, seninki tiyatro yapıyor; benzeyebilir ama asla kendisi olmaz. Tutku gösteri değildir, fakat kendi dışındaki her şeyi aslından kopartıp gösteriye dönüştürür.

"Anlatacaklarım vardı..." dedim.

"Evet, hep anlatacaklarımız olur. Ne üzerine, tutkunun mu? Tutku, gemlerini serbest bıraktığın, koşmasına müsaade ettiğin, çılgınca yolculuğundan zevk aldığın, ama hep son anda gemleri gerip tehlike sınırında durdurabileceğini sandığın bir at arabası mı? Tutku, ussal varlığına anlamlı, derin duyumlar katan, ama son tahlilde ussalı tercih etmene engel olmayan keyif verici bir zehir mi?

Tutku denetlenebilir olduğunda artık tükenmiştir, canözü gitmiştir, gücünü kaybetmiştir. Hatta baştan beri tutku değildir.

Tutku denetlenemez, denetleyen odur.

Neyi anlatacaksın? Hangi tutkunu? Seni hayatla tutkuların arasında a'rafta tutan bir şey mi var? A'rafta adım adım seni yokluğa götüren bir halin mi içindesin?

Tutku varsa geri dönüş yoktur. Tutku yoksa yalancı gidip-dönüşlerin anlamı yoktur. O, ne zam, ne nesne; o sadece kendisiyle kavranılır. 'Tutkuların' sandığın her şey ele geçtikçe biçareleşir. Tutku ise senden başlayarak her şeyi kuşatır, aşar, peşinden sürükler ve gider. Kimileri tutku der durur ama ussalı ister. Çünkü tutku korkutur, ürkütür. Tutku varsa seninledir, içindedir. Yine başa döndük; tutku yakmak değil yanmaktır. Haydi git, anlatacakların olduğu sürece tutkuların yoktur. O yakıcılığı içine alacak kelime bulunmaz. Kelimeler tutkunun özünü değil, ancak etrafını dile getirebilir. Belki... Belki tutkuların etrafındasın, bunu bilemem."

Bilge sustu, ben doğruldum.

Tutkularım yayan mıydı?

Bu kışta kıyamette, dağ başında bu mağarada bir yanılsamanın mı peşindeyim?

"Şüpheler," dedim kendi kendime. "zorluklar.."

Gerçekte tutku varsa zorluk olur muydu? Tutku varsa geriye bir şey kalır mıydı?

Bilge gibi.

Bir gün tutkular beni kanatlandırdığında, söylenmezi kavradığımda... Belki bir mağarada... Ben de yazıp yazıp yakardım."