Sabahın ardına düşünce kardaki keder

Bir zambak öfkesiyle toprağa koşuyorum.

O kadar asûde, o kadar masum ki gökler,

Bir ben, bir leke ruhumla kirleniyorum.



Gördüm. Kucağında canhıraş kar hüzünleri,

Demek ki son yoldaşım bu mevsimin yanında,

Buğday başakları kadar gururlu bir yengi,

Buğday başakları kadar, yorgunum bu yolda.



Bir duru bakışınla dopurmalısın beni,

Sen, ey kanımda kıyamet arşınlayan hüzün!

Öyle bir sükûtla karda yürümeliyim ki;

Hem gecenin dili çözülsün, hem de gündüzün.



Bir daha anlatamam. bozkırı sorma benden,

Ne denizin boranı, ne torağın seliyim.

Beni geliyor bilmelisin, bir uzak çölden,

Yüzünün görmediğim kumların sahibiyim.



Gölgemin izimde solması bana delildir;

doğmuştur kendimin kedime kaçma zamanı,

Karlı dağdaki evler gibi yüzüm yerlidir,

Dökün stüme dökün, yorgan yüzlü karları.



Bana bir sözü olmalı bu karlı dağların,

Söyleyin! Nedir sizde beni böyle coşturan?

Kendi çölünde kaybolan nesidir insanın?

Hüzün ve sükût. Tek yol, beni bende arayan.



Bir çığ gibi büyüttüğüm sabrıma sığınıp,

Yüzlerce binlerce asır omuzlarım seni.

Yeter ki gözlerinden çöl kumları boşanıp,

Beni geldiğin yere götürsün, kar hüzünleri.


Ocak 2000