"Aşkın sonradan geldi ama, öncekilerden daha üstün, öncekilerden daha fazla." (Divan-ı Kebir'den)

 

Herkes Mevlana hakkında Şems'ten önce ve sonra diye ayrım yapar. Aslında bu ayrıma biraz da hazretin kendisi sebeptir. Şems'ten önce ve sonrasına dair o kadar çok ayrıştırma vardır ki eserlerinde, adeta bizi "Şems'ten önce ve sonra Mevlana" tasnifini yapmaya bizzat kendisi zorlar. Peki Şems'ten önce Mevlana kimdir? Aşkla, tasavvufla ilgisi nedir? Sipehsalar ve Eflâkî gibi ilk dönem kaynaklarından aldığımız bilgilere göre, Bahaeddin Veled, büyük mutasavvıf Necmeddin-i  Kübra'nın halifelerindendir. Bu münasebetle Kübrevî neşe, babadan oğula Mevlana'ya intikal etmiştir. Celâleddin tarikat ehlidir, babası vefat ettiğinde de şeyhlik makamı kendisine geçer ve dergâhın postnişini olur. Hazretin seyr-i süluk dönemi devam etmektedir ki, bu aşamada karşısına babasının en sadık talebelerinden olan Seyyid Burhaneddin Muhakkık Tirmizî, Konya'ya gelir, Mevlana'nın yeni hocası olarak yaklaşık 7-8 sene talebesini irşada devam eder. Bu yol muhabbet yoludur ve Mevlana muhabbet ehlidir.

 

Şems'ten önce muhabbet dönemi, Şems'ten sonra aşk dönemi gibi bir ayrıma gitmeye kalkarsak aşk ve muhabbet arasındaki ilişkiyi konuşmak zorunda kalırız. Pir Sultan Abdal'ın "Muhabbet baldan tatlıdır" diyerek enfes bir tanım yaptığı bu kavram, aşkı içeren bir kavram mıdır, yoksa aşkın ön şartlarından biri midir? Eskiler, "Aşk muhabbetin cünun şubesidir"  derler. Yani delilik şubesi. Zaten her muhabbette biraz delilik yok mudur? Cünun, cenin, cennet, cin hepsi aynı kökten gelen kelimeler. Neden muhabbet delilik barındırır? Bir insanı ne kadar seviyorsak o kadar fedakarlık yapabiliriz. Sevgiyle orantılıdır fedakarlık ve risklidir. Risklidir, çünkü fedakârlık makulden (normalden) uzaklaşmayı da beraberinde getirir. Akil (akıl sahibi) iken göze alamayacağın şeyleri göze alırsın.

 

Modern dünyanın delilik uygulaması Nöroloji biliminin doktrinleri doğrultusunda gerçekleşir ve (meselenin manevi boyutu dışlanarak) biyolojik bozukluk olarak algılanır.Bu anlamda Anksiyete en sık görülen teşhis türüdür diyebiliriz. Ölümü şehir dışına iten modern dünyamız ölümü hatırlatacak unsurlardan biri olan delilerin varlığını da  adeta toplama kampına benzer bir şekilde yüksek duvarlı hastanelere hapsetmiştir.

 

Hz. Ali Efendimiz, "Gençlik deliliğin bir şubesidir." buyurmuştur. Fizyolojik olarak açıklamayı denersek; kanın hızlı akması, hormonların iyi çalışması gibi nedenlerle bunu açıklamak mümkün görünüyor. Peygamber Efendimiz  sahabesine yönelik "Sonradan gelenler sizi görse deli zannederdi." sözü ile deliliğin bir başka türüne işaret ediyor.

 

Deliliği nasıl anlamalı? Bu konuda modern dünyanın en iyi kaynaklarından birisi Foucault'nun "Deliliğin Tarihi" kitabıdır. Foucault deliliği dünü ve bugünüyle ele aldığında kitabında, 20. yüzyılda deliliği algılamada yaşanan değişikliği vurgular. Toplum içinde dokunulmayan, kendi halinde yaşamasına müdahale edilmeyen delileri, bir araya getirip bir hastaneye yatırarak toplumdan izole etmiştir. 

Delilik, Doğu'da farklı, Batı'da farklı algılanmıştır. Bu dünyaya ait olmayan kimlikleriyle korkulan varlıklar da olmuştur deliler. Ayrıca "Deliler Tanrının ajanlarıdır" sözü bu korkuyu ifade için gibi geliyor bize. Evet, deli, yarı ruhani, yarı şeytani bir varlık. Modern zamanlara kadar Doğu'da da, Batı'da da deliler asla öldürülmezdi. Neden? Deli öldürmek bir tür laneti üzerine çekmek anlamına gelirdi. Hatta delilere zarar verilmez, yiyecek, giyecek yardımı yapılır, onları her memnun etmek Tanrıyı hoşnut etmekle eşdeğer görülürdü ve her mahallenin bir delisi olurdu. Delilere kötü muamele edenlerin başına mutlaka bir kötülük geleceği düşünülürdü. Bir örnek vermek gerekirse, Dostoyevski'nin Karamazof Kardeşler eserinde baba Karamazof'un (Fedor Pavloviç) ayyaş olduğu bir gece eve dönerken deli bir kadına tecavüz ettiği, hatta bu deli kadının hamile kalıp çocuğu doğuracağı vakit Karamazoflar'ın bahçesine gelip yerleştiği bir sahne vardır. Bu deli kadından olan çocuk (Smerdiyakov) romanın ilerleyen bölümlerinde (biraz da İvan Karamazof'un etkisinde kalarak) Baba Karamazof'u öldürür. Dostoyevski bu bölümü yazarken geleneksel inancın etkisinde kalmış mıdır bilemeyiz ama bu bilge adamın en azından bu inançtan haberdar olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

 

Modern dünyanın uygulamalarını bir kenara bırakırsak, tarih içinde delilere yapılan en kötü şey, azdıkları vakit onları toplayıp bir gemiye koymak ve denize salmak olmuştur. Herhangi bir müdahalede bulunmak yerine onları (biraz da sorumluluğu Tanrıya bırakarak) kendi haline bırakmayı yeğlemiştir ademoğlu.

 

Aynı şey aşıklara da yapılmış değil midir zaten!