İnsanları dört duvar arasına hapseden binalar...

 

KENTLEŞMENİN YENİ BOYUTU: BULANIK, FLU, KARANLIK…

Sanayi Devrimi ile birlikte ortaya çıkan fabrikalaşma, kentlerin hızlı ve kontrolsüz bir şekilde büyümesine neden olurken, çarpık ve düzensiz bir şehirleşmeyi de beraberinde getirmiştir. Hızla artan kentsel nüfusun barınma sorunu “apartman” olarak adlandırılan toplu konutlarla çözülmeye çalışılmıştır. İnsanlar, kendilerine ait bu konutlarda daha müstakil bir hayat sürmeye başlamışlardır.

       

Geniş aile yapısını ve ardından komşuluk ilişkilerini bitiren bu yeni konut anlayışı, insanı sosyalleştirmek yerine yalnızlaştırmıştır. Geniş aile düzeninden, çekirdek aile düzenine gerileyen insanın “yeni modern” konutlarla bu gerilemesinin devam ettiğini söyleyebiliriz. Apartmandan daireye ve daireden de odaya doğru evrilen konutlaşma sürecinde bu defa çekirdek aile ciddi tehdit altına girmiştir. Artık ısınmanın da sorun olmaktan çıkmasıyla beraber aile bireyleri vakitlerinin çoğunu salondan ziyade kendi odalarında geçirmeye başlamışlar; bunun sonucu olarak da kendi evlerinde bile bir araya gelmekte zorlanan bir “aile” türü ortaya çıkmıştır.

       

Çağımızın kentleşme kültüründe, gelişen teknolojinin de desteğiyle beraber, aile içi iletişim gün geçtikçe kopmakta, toplumdan kendini soyutlayan bireyler ortaya çıkmaktadır. Buna bağlı olarak, milyonluk şehirlerde dahi insanın yalnız kalması söz konusudur. Son yıllarda yapılan araştırmalar, günümüzde 1+1 evlerin oldukça rağbet gördüğünü gösterir ki bu da toplumumuzun yalnızlaşmaya doğru hızlı ilerleyişini kanıtlar niteliktedir.

      

Günden güne yüksekliği ile gökyüzünün aydınlığına set çeken, insanları dört duvar arasına hapseden binalar, toplumun psikolojisini olumsuz yönde etkilemektedir. Artık insanlar en ufak bir şeye sinirlenmekte, öfke patlamaları yaşamaktadırlar. Nitekim, sıradan olaylardan kaynaklanan cinayetler de hayli artmıştır.

 

 

Mustafa Armağan ‘’İnsan yüzlü şehirler’’ adlı kitabının ön sözünde “İnsanoğlu bir şehir kurarken farkına varmaz belki ama şehir de bir yandan insanoğlunu kurmaya koyulmuştur. Şehirdeki her taş, tabiattaki halinden farklı olarak insan eliyle biçimlendirilmiştir; insan ruhunun, bilincinin, aklının, emeğinin eseridir. Dolayısıyla insanın sembolleştirme eyleminin en karmaşık ve en zengin ürünlerinden biridir şehir.”  diyerek şehrin, insanın ürünü olduğunu açıklamaktadır. Şehirde gördüğümüz plansızlık, dağınıklık ve karmaşa da aslında içinde yaşayanların ruh ve fikir dünyasının bir yansıması olduğundan kentler, gün geçtikçe göğü delen binalarıyla karanlık ve bulanık bir hale bürünmektedir.

        

           İnsanın şehirde, şehrin de insan ruhunda oluşturduğu karanlığı aydınlatmak için tüm dünyanın, önce ailenin sonrasında da toplumun bir araya gelmesini sağlayacak; yepyeni yaklaşımlara ihtiyaç duyulmaktadır. İnsanı ayakta tutan ailenin;  aileyi de toplumun yapı taşı yapan mahallenin  yeniden inşası için çaba sarf edilmelidir.