İnsan her gün aynı mutsuzluğu paylaşamıyor.

 

 

Çocukluğunda hep kendi hikâyesinin kahramanı olmayı hayal ederdi.  Ama hayat onu kendi hikâyesine işçi bile yapmadı.

Alışmıştır gecenin ilerleyen vakitlerinde derin bir yalnızlık içine gömülmeye. Ailesinin ve çevresinin isteğiyle evlendiği kadınla kendi içinde mutsuz ama etrafına mutlu görünmeye. Bu yüzdendir bazı akşamlar eve gitmeye gönlü el vermez. Bir arkadaş arar vakit geçirecek. Deli Kamil işten çıkmış mıdır acaba? Buluşsak bir mekânda. İki dertleşsek. İnsan her gün aynı mutsuzluğu paylaşamıyor.

Kamil’in deli lafları zihnini dağıtır. Liseyi bitirip de üniversiteyi kazanamayınca Antalya’da almıştır soluğu. Belboy olarak çalıştığı otele gelen Berna girmiştir kanına. Birkaç akşam gezmeleri, el ele tutuşmalar, ufak tefek dokunuşlar… Berna, başım belada diye yüklü bir para borç almıştır ondan. Tüm birikimini kaptırır kıza. Gidiş o gidiş. Bir daha haber çıkmaz Berna’dan.

İlk hayal kırıklığı. Geleceğe duyulan ilk güvensizlik…

Berna ne zaman aklına düşse eve gitmek istemez. Otogara gidip Antalya’ya bilet almak ister. Gidip Berna ile gezdiği sokaklarda geçmişini aramak. Belki Berna’yı bulup ona bir çift laf söyleyip geri dönmek. Kafası bulanır, eve doğrulmuş ayakkabıları isyan eder. Evdeki kadına da yazık. Üç çocuğa baktığı yetmiyormuş gibi bir de onu sevmeyen kocasına katlanır.

Kamil anlattıkça unutur geçmişi. Hatıralar zamanın küllerine karışır gider. Rakı dibine vurdukça kirlendiğini hisseder. Kandil geceleri tövbe namazı kılar arınmak için. Ellerini kaldırıp dua eder; “Allah’ım, affet.”

Ramazanda oruç tutar. Midesine iyi gelir aç kalmak. Ruhu ferahlar. Kamil’den uzak durur bayrama kadar. Evde çocuklarla oynar akşamları. Karısı camiye gitmesini, namaz kılmasını söyler. Kulak asmaz.

Sahura kalkmak istemez. Geceden yer yatar. Sahur yemeğinden sonra balkona çıkıp sigara içerken etraftaki evlerin ışıklarını gördükçe o evlerden birinde Berna’nın uyuduğunu düşünür. Kahrolur.

Alışmıştır memuriyetin küçük dünyasına. Hep aynı işler, hep aynı yüzler, kendini önemli hissetmek isteyen küçük insanların terfi etmek için başvurduğu ayak oyunları… Zaman geçip gider.

Şöyle içten gülmeyi özlemiştir.

Bir insanla sarılıp kucaklaşmayı.

Kahvesini yudumlarken esen rüzgârın serinliğinde sohbet etmeyi.

Su içtikten sonra elhamdülillah demeyi.

Uyanınca perdeleri açıp ne güzel bir sabah diyerek gönlünce bir kahvaltı hazırlamayı.

Telefonsuz gün geçirmeyi.

Başkalarının mutluymuş, neşeliymiş havası veren fotoğraflarını beğenip sahte bir dünyanın ortağı olmadan başını yastığa koymayı.

Alıp başını gitme hayalleri kurmamayı da özlemiştir.

Burada ve şimdi, bu hayatın içinde huzur bulmayı neden başaramadığını düşünmekten yorgundur. Her gördüğü insanla para konuşmaktan, yetmeyen maaşlardan, ödenemeyen borçlardan, yeni para kazanma yollarından, yediği lokmanın boğazına tıkanmasından, çocukların geleceğini düşünmekten, psikolog seanslarında anlatılanlardan, anti depresanla hayatını devam ettirenlerin mutluluk formüllerinden, organik beslenme arayışlarından, kas yaparak beğenilmek isteyen erkeklerden, kocasını en az önemseyen kadınlardan, çocukların okulunu, düğününü bahane edip emeklilik hayallerini erteleyenlerden, ahlak çok zayıf diyen öğretmenlerden, kimseye güvenme diyen yaşlılardan, artık aramayan eski dostlardan, evlerin yanıp sönen ışıklarından, dolmuş bekleyen insanların yüzlerindeki mutsuzluktan kaçmak ister ama kaçamaz.

Nereye gidecek? Kendini götürdüğün neresi kaçtığın yer olabilir ki!...    

Bazen karısına açılmak ister. Olmuyor, sana da bana da yazık demek ister. Diyemez. Ayrılsa ne yapacağını da bilmez.

İstifa etmek ister işinden. Tam dilekçeyi yazacak, kızı Hayal’in gülüşü gelir gözlerinin önüne. Eve girer girmez kucağına atlayan oğlu Umut’u düşünür. Karnıyarık yaptım derken elindeki poşeti alan Hatice’yi… Vazgeçer. Alışkındır vazgeçmeye…

Yeni bir dost edinmek ister. Ama bilir, insan otuzundan sonra dost edinemez. Dost dediğin kişi ortak geçmişin olan kişidir. Yine de şansını denemek ister. Sosyal medyadan bakınır profillere. İşte bu diyeceği birini arar. Aynı sözler, aynı gülüşler. Bunların hepsi mutlu olduğuna göre bana ihtiyaçları yoktur diye düşünür. Kızının doğum günü pastasını kesenler, yeni şehirler keşfedenler, ailecek pikniğe gidenler, hafta sonları açık büfe kahvaltıda keyif yaşayanlar, yürüyüş yaptığı yolun güzelliğini gösterenler, siyasilerle fotoğrafını koyup önemli biri olduğunu hissettirmeye çalışanlar, arabada dinlediği müziği dinletenler… Evet evet, bu insanlar yalan söylüyor.

İnsan mutluluğunu gösterme ihtiyacı duymaz. Gösteriyorsa bu mutluluk sahtedir. Sosyal medyadan da umudunu keser. Kimsenin bana ihtiyacı yok der, kapatır…

Şimdi yine işten çıkmıştır. Haksızlık ettiği karısını, ona haksızlık eden arkadaşlarını düşünür.

Kendi hikâyesinin kahramanı olamayacağını bilerek eve doğru ağır adımlarla ilerler.