"Önce kelâm vardı" diyor ya İncil. Ehl-i kelamın ve de felâsifenin tamamını ilgilendiren bir konudur bu.


Önce ne vardı? Yaratılan ilk şey neydi? "Sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım" diyen Hakk, kulu ve habîbine "Kâinatın Efendisi" makamını bahşetmiş, kendi adının arkasına adını ekleyerek, onun şanını yüceltmiştir. Münâcât-ı Muhammed'i yazan Derviş Yunus, Cevab-ı Hüdâ'yı şöyle anlatır:


            Kaldır başını ey Habîb, dertlilere sensin tabîb

            Ümmetini etme garîb, bağışladım ümmetini


Bundan naşî, sufîler, "Önce aşk vardı" derler. Nedir o aşk? Sufîlere göre, "Allah önce Hz. Muhammed (sav)'in nurunu yaratmıştır." İşte Âdemoğlunun yaşadığı ve yaşayamadığı bütün aşklar, bu kaynaktan akmaktadır.

"Kaleme ve onun yazdıklarına andolsun" âyetinden mülhem, tefsir ulemasının ekseriyâtı, "Önce kalem yaratıldı" yorumunu yapar. Nedir kalemin yazdıkları? Kıyamete kadar olmuş ve olacak her şey. 'Kelîm' olan önce Allah'tır. Bundandır kelâmın kudreti. "Ve Allah Âdem'e bütün isimleri öğretti." Ve Âdem emir üzerine, meleklerin bilmediği isimleri saydı. O gün bugün, kelimeler, insanın baş tacıdır. Ne ki, kelimenin de bir perde olduğunu insanoğlu öğrenmekte gecikmez. Kelimenin gücü hakikati anlatmaya yeter mi acaba? Hallac-ı mansur'a kalırsa, "Ancak kendisi için hakikîdir Hakikat."

Ve başlar kargaşa. "Efendi olan hangisi? İnsan mı kelimeler mi?" Tevrat, "Her söz eksiktir." diyor. Neden? Heraklit, "İnsan aynı ırmakta iki kere yıkanmaz" demişti. Hayakawa ise, "Hiçbir kelimeyi tam tamına aynı manaya gelecek şekilde iki kere kullanmak mümkün değildir" iddiasında. İnsanın kelimeyle macerası, biraz da yaşadığı hayata bağlı galiba. Mevlâna hüküm sahibidir; "Kelimeler arayan insana arayış, gevşek olana bıkkınlık getirir."

Hakikat derdi olmayan kişi, kelimeyi ne yapsın? Zaten kelimeler, gerçeği anlatmazlar. Sadece işaret ederler. Peki ya hakikati arayan kişi? Fahreddin-i Irakî  'Bu aşk bir bahr-i ummandır'da yüzmektedir. Dinliyoruz: "Allah'a hamdolsun.  Ben gölde yerleşmiş bir kurbağa gibiyim. Nasıl ki kurbağa ağzını açarsa ağzına su dolar, açmaz susarsa kahrından ölür! Her ne kadar kendimi ayıplayarak; bu bitmez tükenmez deryada dalga ile çarpış! Olabilir ki, bir çiy damlası bildik çıkar diyorsam da, 'himmet' bana ümitsizlik gerekmez diyor."


İşte bu himmetin sahipleri içindir ki, "Muhabbet baldan tatlıdır."


Eğer söz ile sükût arasında kendinize bir yer aramakla geçiyor ise hayatınız, henüz taşlar yerine oturmamış, kalp mutmain olmamış demektir. Bazı insanlar vardır ki mistik hezeyanları hakikat zanneder ve Lamartine'in ızdırabında bulur kendisini: "Kulaklarımı her türlü insan sesine tıkayabilsem." Ve soluğu Vigny'de alır: "Sükût en muhteşem cevaptır." Yajnavilkaya daha da ileri gider: "Sükût Tanrıdır." Ne hazin! Buda'nın ızdırabı insanı isteksizliğe itinceye kadarmış. Bilmezler ki, bazı zamanlarda İsmet Özel'in ifadesiyle "Susmak elbette zehirlidir/ Ve rahatlık getirir yazıklanmak da." Eguene Ionesco Buda'nın ızdırabını gülünç bulmaktadır: "İsteksizliği istemek de bir istektir." Bütün bunları düşüncenin gökkuşağında seyreden Cemil Meriç'in ruh çilesi nasıl sona erebilirdi ki!: "Upanişat Tanrısın diyor insana, Freud itsin diyor. Hangisi haklı?" Ah zalim ve cahil insan! Doğadan beklediği vahiy gelmeyince makineye sarılması boşuna değil.  Mevlâna zaman ve mekânın, iyinin ve kötünün ötesinde, bütün beşerî hükümlerin üstünde konuşmaktadır. Kulak verelim: "İsteksizlik, Ben-î Âdem'in sıfatı değildir."

Bazıları da vardır ki, Zarifoğlu'nun "Kabuğu oydun oydun/ Kabukta kaldın" dediği hayatı yaşarlar ve kelamın her şeye muktedir olduğunu zannederek Cemil Meriç'in gökkuşağında bir nehir gibi akmak isterler: "Sükût da yalan. Belirsizlik her insana cazip gelir. Oysa bu müphem cazibe aldatıcıdır." Fildişi kulesinde kelimeden tanrılar üretmekten  bıkmayan insanoğlu, huzurla özgürlüğü asla aynı dereden içemez. İşte bu insan, Puşkin'in yaşadığı buhranı paylaşmak zorundadır: "Hayat ya huzuru, ya da özgürlüğü verir, ikisi yan yana olamaz. Huzur, alçakgönüllü bir şekilde teslim olmayı gerektirir ve bu huzurun özgürlükle ilişkisi yoktur." Halbuki, onunla aynı çağda yaşayan Dostoyevski gerçeğe daha yakındır: "İnsan özgür değildir. Ve Tanrıya inanmadıkça asla özgür olamaz." Düşünelim: Bir parkın en dip köşesinde, tek başına oturan bir insanı  kelimeler mi daha iyi anlatır, yoksa bir fotoğraf mı? Bu sorunun cevabını vermeden önce, Hz. İsa'nın ikazına kulak verelim: "Gözlerinin önündekini iyi tanı; gizli olan da sana ilham olunacaktır."

 

Bir roman okuru olarak Dostoyevski'den yana iseniz, bir parkın en dip köşesinde yalnız başına oturan bir insanın psikolojisini hissetmeniz daha kuvvetlidir. Zira Dostoyevski, kelimelerle insan ruhunun derinliklerinde gezen bir yazardır. Yok eğer Tolstoy'dan yana iseniz, adeta çekilmiş bir fotoğrafı seyrediyormuş gibi izlersiniz aynı insanın görüntüsünü. Ne ki, bir fotoğraf karesinde eksik olan ruhtur. Sizi asla mânâya kavuşturmaz. Diğer taraftan kelimenin de bir kusuru vardır. Şahin Uçar'dan dinleyelim: "Kelime nesneleri olduğu gibi gösteren bir ayna değildir: aksine bir perdedir; o perdeyi aralamak için bir kelimeyi başka kelimelerle tarife kalkışmak, gerçeğin yüzüne başka perdeler çekmekten başka işe yaramaz ve bu sonsuz perdelerin hepsini aşmak gerekir. Nesneler tarif edilebilir, kelimeler değil; çünkü, kelime yalnızca bir semboldür."

"Hiçbir söz sessizlik kadar güçlü değildir" diye düşünebilir insan. Madem ki her kelime hakikatin bir aynası değil de, önüne çekilmiş bir perdedir, o halde kelimelere başvurmak niye? Burada duralım. Kelimeler, belki de insanın içindeki ızdırabı hafifletmeye yönelik beyhude bir gayret olmasın sakın? Çaresiz insan! Yazmak suç, susmak zehirli. İnsan söylediği ve yazdığı her kelimeden hesaba çekileceğinden habersizdir. Bilmez ki, "Elbet seni de hizaya çeken bir Molla Kasım gelir." Kelimeler sizi esir almaya görsün, işte o zaman, "Yazmasaydık ölürdük. Yazdık, gene öldük." demek  kaçınılmazdır. Hazret-i Ebu Bekir, neden sükûttan yanaydı dersiniz?  

Bugünün dünyasında, insanın yaşadığı her türlü buhranın altında yatan bir neden de budur. Cemil Meriç haklı: "Kavga, insanla kader arasında değil artık, insanla kelime arasında. Rüyaları o bayraklaştırıyor. Yığınlar onun için yaşıyor, onun için dövüşüyor, onun için ölüyorlar." Kelime İblis'in mahfesinde hiç olmadığı kadar habis. İçimizdeki hüzün bu yüzden bitmiyor. Susmak istiyoruz, o anda daha beter bir ağrı yakalıyor bizi. Çünkü susmakla ne kendimizi ne de dış dünyayı tatmin edebiliyoruz.

Necip Fazıl haklı: "Zıtlar arası muvazenenin üstün nizamı" gerekli insana. Bu anlamda Doğulu bilgelerle vakit harcamaya gerek yok. Size Tanrı olarak susmayı işaret ederler. Batılı filozoflara da gerek yok. Kelimeden putlar koyarlar önünüze. Kendi yaptığınız putlara taparsınız.

İnsanın zalim ve cahil olduğu noktayı anlayacak makama ulaşması öyle zordur ki! Ne kelam hakikattir, ne sukût. Bize alabildiğine hürriyetten yana olan bir fikir lazım. Hiç dinmeyen bir neşeye kavuşmadıkça sular durulmayacaktır çünkü. Dede Efendi'yi dinleyelim:

Ben bilmez idim, gizli ayân hep sen imişsin

Tenlerde vü canlarda nihân hep sen imişsin

Senden bu cihân içre nişân ister idim ben

Âhir bunu bildim ki cihân hep sen imişsin.

 
"Bütün kitaplar tek bir kitabın daha iyi anlaşılması için okunur." O kitap hangisidir? Bu soruya herkes kendi cevap versin.