Ümitsizlik şehrinin yolu benden geçer,
Hiç bitmeyen kederin yolu benden geçer,
Kaybolmuşlar menziline giden yol benden geçer.
Dante Alighieri / İNFERNO
Yeni bir kavram ürettim "veritas maxımus" hakikatler kuran... Romalıların göksel generallerine verdiği unvan olan köprüler kuran "Pontıfex Maxımus"undan kopya çektim ama içerik benim. Tamam, itiraf ediyorum içerik de kopya. Mühim konulara girizgâh için biraz sahtekârlık hoş görülmeli.
Aristo'nun "İnsan politik bir hayvandır" hükmüne teşbih yaparak "İnsan hakikatler kuran bir hayvandır" dedim. Tabii bunu söylemekle yeni bir şey demiş olmadım. Düşünce tarihinde bu fikrin üstatları var bir yığın. İçlerinde en çok Berkeley'den aklım haz alır. Hz. Monlayı da unutmamak lazım. Bir arada barış içinde uyuklayan köpeklerin önüne kemik atılınca barışın nasılda hemen bozulacağını anlatan meseli meşhurdur ya. Hah işte orda kendi gerçekliğini dayatan hayvanın(ki burada tarifimizden hatırlayacağınız insandır) ancak kurduğu binadan çıktığında yani uyuklama halinde hiçbir çatışmanın yaşanmayacağına telmih vardır. Yeter ki çıktığı binaya tekrar girmesine sebep olacak bir kemik kapısı açılmasın. Sonra Gazalinin körler ve fil meseli de bu kabildendir.
Teknolojiyi, gerçeklik kurgumuzu hayal ederken işimizi kolaylaştıran araçlar olarak düşünürsek şöyle tarif edebiliriz: "Hayal işçiliğimizin konformist öğesi". Garip ve alakasız tevillerimize Schopenhauer'in kavramlarıyla devam edersek, benim tasarımım olarak dünya, muhayyilemin malzemesizden imal iken teknoloji, istencimin mahsulüdür. Ancak İstencimin hasıl ettiği teknoloji limit değerlerde homojen tasarımlara mı neden olacak? Ya da farklı biçimde sormayı denersem: "Bir gün herkes aynı düşü mü görecek?"
Sinema için böyle bir niteleme pek de uygunsuz kaçmaz. Hatta biraz daha ileri gidip "sinema, Schopenhauer felsefesinin saptırılmış bir yan versiyonudur" denebilir.
Mademki sinemada Schopenhauerci bir yan var o halde kurulan hakikatler ya da tasarım, gücünü varlık istencinden alır. Bu savın, her gerçeklik kurgusunun kökenini düş gören öznenin varlığında bulduğu gibi bir anlam taşıdığı açıktır. İnsan varoluşunda son derece müphem, soyut, ele gelmez olan, sezgi ya da içgüdü gibi bilinç dışı bir güçle bilinç alanına hayal perdesine yansıtılıp somutlaştırılırsa(en azından bir numaralı algı kapısı olan görme açısından) aslında temaşa ettiğimiz ete kemiğe bürünmüş öz varlığımız değilmidir?

Şimdi totolojimi tamamlayabilirim. Cehennem hangi gölgenin bedenlenmiş halidir? Sinemadan cehenneme baktığımda kendimi görebilirmiyim?

EVENT HORİZON
Kara deliklerde ışığın dahi kaçamayacağı bölgeyi çevreleyen kuşağa Event Horizon(olay ufku) denir. Bu kuşağın merkezi, barındırdığı sonsuzluklar nedeniyle kara deliğin tanımlanamayan göbeğidir. Olay ufkunun içerisi izah edilemeyen, bilinemeyen bir "şey" dir. Çünkü etrafımızda cereyan eden olaylara ilişkin fizik yasaları orada farklı işler.
Sınır arama eğilimi ya da sonuna kadar devam edip bilinebilecek olanı tüketme güdüsü var olma iradesinin bir tezahürümüdür? Bilinmez, ancak açık olan bir şey var, büyük metafizik cevapları Kant'ın eleştirel aklıyla rafa kaldırdığımızdan beri fizik evrenin sınırlarını zorluyoruz.
KURTAR BENİ
Bizde "Ufuk Faciası" adıyla gösterime giren 1997 yapımı filmin orijinal ismi "Event Horizon". Event Horizon, özel tasarlanmış bir geminin adıdır ve gemi keşif için gittiği yerden dönememiş, kaybolmuştur. Kaybolan gemide yapay kara delik oluşturan bir makine vardır. Aslında geminin görevi bir tür Phıladelphıa deneyi yapmak(meraklısı google da arasın). Kara delik bilinen evrenin sınırıdır. Gemi mürettebatı evrenin sınırını deneyimleyecektir. Dr. Weir'in tasarladığı makinenin yarattığı kara deliğin olay ufku geminin tamamıdır. Dolayısıyla gemi, yani "Event Horizon" bizzat evrenin ve insan bilgisinin sınır durumunun kendisidir. İşte her şey burada başlar. Evrenin bir sınırı varsa bunu öğrenmenin yolu burnunu dayayıp bakmaktır.
Ancak bir daha haber alınamaz, gemi kaybolmuştur. Yedi yıl sonra alınan sinyaller sonucu ikinci bir gemi bu gemiyi bulmakla görevlendirilir. Bu defa yapay kara delik yaratan sisteminin mucidi mühendis Dr. Weir de ekiple birliktedir. Event Horızon'un kaybolduğu koordinatlara gelince gemi bütün haşmetiyle ortaya çıkar çıkmasına da içinde canlı kimse yoktur. Yalnızca bazı kayıtlar kalmıştır Kayıtlarda belli belirsiz Latince "kurtar beni" sözü anlaşılır.
KURTARIN KENDİNİZİ
Olaylar geliştikçe mürettebat yakalarını bir türlü bırakmayan geçmişte yaşadıkları vicdan azaplarını somutlaşmış bir şekilde karşılarında bulurlar. Dr Weir ilgisizlik sonucu intihar eden karısını, kaptan Miller gemisini kurtarmak için feda ettiği mürettebatını görmektedir. Kendi yarattığı kara deliğe düşen gemi geri gelmiştir. Başka bir deyişle fizik evrenin sınırına kapı açmıştır. Ama sınırın ötesi Dante'nin metafizik cehennemidir. Geri gelen gemi cehennemin dehşetini de beraberinde getirmiştir. Cehennemin alevleri tüm mürettebatı avucunun içine almaya başlar. Latince bilen garip travma cerrahı kayıtları iyice dinleyince "kurtar beni" değil "kurtarın kendinizi cehennemden" mesajını yakalar, "liberte tutemea ex infernis".
Geri dönen gemi cehennemin dehşetiyle dönmüştür dönmesine ama mürettebatın hiç birine dışardan, kendinde olmayan bir vahşetin çağrısını yapamaz. Bu yönüyle tamamen masum bir cehennemdir. Dr. Weir hırslarının peşinden koşarken ilgisiz ve yalnız bıraktığı karısı intihar edince bundan kendini sorumlu tutmuş, cehenneminin alevini harlandırıp katil Dr. Weir'i buraya fırlatmıştır. Dehşet gemisi Event Horizon sadece Dr. Weir'in içini dışına çıkartmıştır. Kaptan ve mürettebatının(bir elin parmakları kadardır zaten) da hemen hemen benzer hikâyesi var. Ancak travma cerrahı ilgiyi hak edecek farklı bir tiptir. Farkı içindeki cehennemin diğerlerinden daha çok bilincinde olmasıdır.
Kara deliğin merkezindeki tekillikten gelen cehennem öylesine yalın bir davranış tarzıyla insanı ters yüz eder ki, varlığının en karanlık kuytusuna gizlediği her neyse kendiliğinden yüzeye çıkıverir. Çıktığı anda "oluş"u kaos'a çevirerek "var"ı sarhoş(ya da deli) eder. Bu saf olanın çokluğa yaptığıdır. Bu "saf kötülük" değildir. Çünkü "saf" asla sıfat kabul etmez(saf iyilik de olamaz), etmediği için de tekilliğinden çıktığında olay ufkunu kargaşaya, keşmekeşe verir.
Tıpkı tohum ve ağaç gibi (biraz karışık görünüyor ama hayal ederek kolaylaştırılabilir: tohum tektir, ağaç çok. Tohum(tek) zahirken ağaç(çok) batın; ağaç(çok) zahirken tohum(tek) batındadır) Tek ve çok aynı anda bulunamaz, ya da bir araya gelemez gece ve gündüz gibi. Ağaç (çok) göz önündeyken onun tohum hali(tek) ortaya çıkarsa annesinin beşiğini büyüyüpte kendisini doğursun diye sallayan evlatların dünyası yani kaos ürer ki dehşetin aslı budur (Dostoyevski'nin "Budala"sındaki Prens Mişkin'i saflığın bu yönüyle düşünmek ilginç olabilir)

CEHENNEM NEREDE?
Film olağan üstü bir yere dokunmuştur ki dokunduğu yer dinlerin kutsalın örtüsü altına gizleyip gözlerden ırak ettiği bir düğümdür. Öldükten sonra günahkâr insanı bekleyen cehennem fikri, vicdanlarda kaynayan cehennemi görmezden gelen kurumlaşmış dinin umut simsarlığına hizmet eder. Zira henüz vuku bulmamış belirsiz bir gelecek zamana ertelenmiş cehennem fikrini doğurur ve hemen yanı başımızdaki cehennemi görmemizi engeller. Oysa her insan cehennemini içinde taşır.
Bir insan üretimi olarak cehennem Tanrı bağlamında konuşulacak bir konu değildir. İnsanın varoluşunda bulduğu tohumu arka bahçesine ekip filizlendirdiği bu zakkum onun öz malıdır. Gittiği her yere cehennemini de beraberinde götürür, ahrete bile. Hem belki cehennemde yanmak, içinde bir cehennem taşımaktan daha hafif bir şeydir. Bu yanıyla ölmek cehennemden kurtulmaktır(gel de "3.10 to Yuma" da Ben Wade'i hatırlama)
Vicdanlarda damla damla biriktirdiğimiz, görmezden gelip sürekli kaçtığımız bu katran dolu kuyu eninde sonunda kafa üstü içine düşeceğimiz sahici cehennemdir.
İşte tam burada kesinlikle es geçemeyeceğimiz bir film var: "Apocalypse Now". Hatırlayın, Conrad'ın o Borges'i büyüleyen "Karanlığın Yüreği" romanından uyarlanan travma filmi. Şimdi gözlerinizi kapayın ve albay'ın olduğu sahneleri anımsayın. Ne hissediyorsunuz? Eğer, Albay Walter Kurtz'un yüzüne bakınca cayır yanan bir cehennem görmüyorsan filmi hiç anlamamışsın demektir. Albayın gözlerindeki dehşet elini uzatsan dokunacak kadar yakınlaşır. Sonra, o bakışlardaki dehşet sana da bulaşır, etrafa alık bakarken cehennem burası dersin.