Kandırılmış bir neslin trajikomik hikâyesidir bu.

 

 

İstanbul'un Nişantaşı semtinde büyümüş bir yazar, benim gibi on bin nüfuslu bir taşra ilçesinde büyümüş bir insanın yaşadıklarını anlayabiliyor, dahası hissedip yazabiliyorsa, kim ne dersin, o adam büyük bir yazardır.

 

Kandırılmış bir neslin trajikomik hikâyesidir bu. Dokuz yaşında namaz kılmaya ve Kur'ân okumaya başlamış, ergenlik ve yetişkinlik dönemi İmam-Hatip Lisesi'nde geçmiş, ortaokul üçüncü sınıftan itibaren Millî Gençlik Vakfı'nda Şevki Yılmaz, Hasan Hüseyin Ceylan, Hasan Mezarcı ve Necmettin Erbakan'ın sohbet ve konferans videolarını izlemiş, Abdurrahman Dilipak, Seyyid Kutup, Mevdudî, Hasan el-Benna, Yusuf el-Kardavî, Kadir Mısıroğlu, Emine Şenlikoğlu, Şule Yüksel Şenler'in kitaplarını okumuş, okuduğu okul Refah Partisi'nin arka bahçesi değil ön bahçesi gibi çalışan, CHP'ye oy verene kâfir, MHP, DYP ve ANAP'a oy verene ise hidayete muhtaç münafık gözüyle bakacak bir bakış açısıyla liseyi bitirmiş, üniversite yıllarıyla birlikte ufku biraz genişlemeye başlamış, cemaat ve vakıf evlerinde kalmış, başörtüsü davasını savunmuş, başörtülü bir kıza âşık olmuş, "başımı veririm, örtümü vermem" diye bağıran Şevki Yılmaz'ın sesi bugün bile kulaklarında çınlayan, 28 Şubat sonrası cidd3i bir travma geçirmiş, kendi içinde derin bir iç sorgulamaya girişmiş, Deniz Baykal'a oy vermekle Necmettin Erbakan'a oy vermek arasındaki farkın anlamsızlaşması üzerine oy kullanmaktan vazgeçmiş, Sezai Karakoç'un ifadesiyle Türkiye'nin en önemli meselesinin kendi aydın sınıfını oluşturamamak olduğuna kesinlikle inanmış, yaşadığı her şeyi inanarak yaşamış, İsmet Özel'in münacaatında dediği gibi hata yapmayı bir hak olarak gören ve geçmişinin bütün hatalarını kendisini bugünlere taşıyan bir neslin, iyi niyetli başarısız insanlar topluluğunun bir üyesi olarak şunu söylemek istiyorum:

 

Orhan Pamuk'tan özür diliyorum

 

Bugüne kadar kim, hangi amaçla olursa olsun, Orhan Pamuk'u oryantalist, Türk düşmanı, taklitçi, sosyete yazarı, yapay romancı, Nişantaşı çocuğu, vatan haini diye suçlamış ve suçluyorsa, ben hepsinin dışındayım (az önce saydığım geçmişimi de katarak) Orhan Pamuk'tan özür diliyorum.

 

Kar romanı ilk çıktığında, sadece Yeni Hayat'ı okumuş ve bir kitap okuyup hayatı değişen birinin hikâyesi cazip gelmediğinden pek beğenmemiş (hoş o romandaki kahramanın yaptığı aşk tariflerinden birçoğunu yaşadığımı fark etmiştim), biraz cehalet, biraz ön yargı, biraz da edebiyat âleminin estirdiği rüzgâr nedeniyle, Kar romanını okumaya gerek dahi görmemiştim. O yıllardan bugüne on yıl geçti ve ben Mevlâna-Şems ilişkisine farklı bir bakış açısın sunuyor diye merak edip okuduğum Kara Kitap'la Orhan Pamuk'a hayran oldum. Hemen evdeki diğer romanı Kar'la devam ettim okumaya. "Bu kitabı neden on yıl önce okumadım?" sorusunu kitap boyunca defalarca kendine soran ben, bir sabah işe giderken, Konya Yolu'ndan Sıhhiye'ye ilerleyen bir belediye otobüsünde, bir ara (Lacivert'in başörtülü Kadife ile ablası İpek'le bir zaman aynı anda ilişki yaşadığını okuduğum bölümde) dayanamayıp kitabı kapattım, kafamı pencereye dayadım ve ağlamamak için kendimi zor tuttum.

 

O sabah, işe giderken Abdi İpekçi Parkı'ndan iş yerine kadar on dakikalık yürüyüşüm, benim hayatımda yeni bir dönemi başlattı ve bunu Orhan Pamuk'a borçluyum.

 

Bizden misin? O halde mücahitsin

 

Başta Hilmi Yavuz olmak üzere, Orhan Pamuk'un okunmaması için elinden geleni yapan bütün yazarlarımızın üzerinde hakkım olduğunu düşünerek şunu söylemek istiyorum: Sloganların arkasında yaşayan insanların çektiği acıları yaşayan, yaşatan, yüzlercesine de şahit olan ben, on beş yıllık okuma serüvenimde, hiçbirinizde hissetmediğim insanî yakınlığı Orhan Pamuk'ta buldum ve beni ve bu ülkeyi böyle bir değerden, sırf kendi egolarınızı tatmin etmek uğruna bunca zaman uzak tuttuğunuz için hakkımı helal etmiyorum.

 

Başörtüsü davasına inanan Necip ve Fazıl'ın hikâyesi aslında bütün İmam-Hatipli gençlerin hikâyesidir diyebilirim. Çoğumuz, başörtülü kızları birer melek gibi görür, açık giyinen kızları hidayete muhtaç zavallı birer mahlûk gibi görürdük. İnancına sıkı sıkıya bağlı olan ve akşamları aptal tv dizilerini izlemeyecek kadar şuurlu bir Müslüman olduğu zannedilen Kadife'ye âşık olan Necip'i, başörtüsünde direnen mücahide bacı Hande'ye âşık olan Fazıl'ı, İslamcı lider Lacivert'e duyulan hayranlığı (bizde böyle kahraman çoktu), Refah Partisi'nden aday olmaya çalışan Muhtar'ı, (Refah'tan aday olan herkesi mücahit sayardık), Refah Partisi'nin iktidarıyla ülkenin tamamen değişeceğini sanan hem İslamcı, hem Kemalist kesimin aynı cehaletle birbirine düşmanlık edişini, korku psikolojisiyle bir toplumun yönetilişini, bizimkiler-ötekiler ayrımının insan zihninde açtığı derin yaraları, idealleriyle yaşadıkları arasında uçurum hisseden bir insanın çektiği acıları, bütün bunları yaşamış, görmüş veya dinlemiş birisi olarak Kar romanını çok başarılı bulduğumu rahatlıkla söyleyebilirim.

 

Ah o hidayet romanları!...

 

Bize Nasıl Kıydınız?, Gençliğin İmanının Sorularla Çaldılar, Huzur Sokağı, Bir Öğretmenin Not Defteri gibi kitaplarla, Minyeli Abdullah, Oğlum Osman, Birleşen Yollar, Çağrı, Behlül Dana, Bişr-i Hafî gibi filmlerle büyümüş bir kuşaktık biz. Ah! Türkan Şoray'ın Birleşen Yollar filminin çekimleri esnasında nerdeyse hidayete ereceğini, etrafındaki dinsizlerin onu çekip engellediklerini söyleyip dururduk kendi aramızda. Oyunculuğunu hiç sevmediğimiz Yılmaz Zafer'i (Enver Ören mahsulü) Bişr-i Hafî rolünde izleyince, içimiz ısınmıştı nedense. Yıllar sonra Enver Ören'in Sibel Can'a TGRT'de dizi çektirdiğini, dizi setine helikopterle gelip Sibel ablamıza hediye sunduğunu görünce neler yaşadık bir bilseniz!.. Cihada katkıda bulunuyoruz diye ölene kadar Türkiye Gazetesi'ne aboneliğini sürdüren insanlar tanıdım bu ülkede. Ya Bulut Aras'lı hazret filmleri! Ahmet Bedevîler, Veysel Karanîler, Emir Sultan'lar... Çağrı filminde oynayan Anthony Quin'in, bu filmden sonra Müslüman olduğuna inanırdık. Malcom-X en sevdiğimiz filmlerden biriydi, Martin Lings'in Müslüman olduktan sonra yazdığı Hz. Muhammed'in Hayatı kitabı övünç kaynağımızdı. Mustafa İslamoğlu'nun Yürek Devleti'ni okur, Ahmet Kaya dinler, (Osman Öztunç'u sağın Ahmet Kaya'sı görür), imdadımıza yetişen walk-manler sayesinde gizlice Alem Fm veya Best Fm'in insanın içine işleyen bayan dj lerine kulak verirdik.

 

Dahası da var, İmam-Hatip Lisesi'nde bir Arapça hocamız vardı, bize aynen şöyle demişti: "Bir Müslüman erkek, gaflet gösterip bayan şarkıcı dinlerse, bir de beğenip "ne güzel söylüyor" derse, Allah korusun, imanını kaybeder, dinden çıkar." Ben de o sıralar, Sezen Aksu dinliyorum, iyi mi? Bugün bile Sezen Aksu dinlerken hocamın o sözü aklıma gelir de, güleyim mi, ağlayım mı şaşar kalırım.        

 

 

 

Başörtülü kızlar ve melekler

 

Mehmet Efe'nin Mızraksız İlmihal'ini okuyan bizler, Mevdudî'nin Meseleler ve Çözümleri kitabından resim sanatının haram olduğunu bilirdik. İçimizden ressam da çıkmadı zaten. Yüzlerce kabiliyetli genç, tarihin çöp sepetine attı resim merakını.  Başörtüsü sorununun bütün şiddetiyle yaşandığı dönemlerde Dücane Cündioğlu'nun bir yazısını hatırlıyorum. Başörtülü kızlara sesleniyor, neden üniversitelerinin yüzüne tükürüp evlerinize dönmüyorsunuz, o zaman sizi baş tacı edeceğiz ve sizinle evlenip kurduğumuz yuvalardaki soframızın etrafında meleklerin uçuştuğunu hep birlikte seyredeceğiz mealinde bir yazıydı. Şimdi, düşünüyorum da, ne güzel bir hayaldi o, tıpkı bizim sahabe hayatı yaşayacağımızı düşünüp, kendimizi her şeyden men ettiğimiz lise yıllarımızdaki gibi. Hiç şunu düşünmezdik, üniversiteye gelen bu başörtülü kızlar, konuşup sohbet etme ihtiyacını kiminle giderecekti? Bizimle olmazdı, çünkü biz onlarla öyle havadan sudan şeyler konuşamaz, sulu şakalar yapamazdık. Onlar idealimizdeki sahabe hayatını bizlere yaşatacak olan namus timsali kızlardı. Asla sıradan olamazlardı, Necip nasıl Kadife'nin laik düzenin tv kanallarını izlemeyecek kadar şuurlu olduğunu sanıyorsa, biz de başörtülü kızların akşamları böyle boş ve gereksiz şeylerle meşgul olmadığını, sürekli Kur'ân okuyup, ibadet ettiğini filan zannediyorduk. Çünkü konuşmuyorduk. Kadife'nin babasıyla oturup Marianna izlediği gibi bizim kızların da oturup anne babalarıyla Yalan Rüzgârı izlediğini öğrenmemiz için onlarla evlenmemiz gerekecekti. Halbuki bizim kuşağın bütün erkekleri Hayat Ağacı'ndaki Sam Whitmore'u çok iyi biliyordu. (O uzun saçlı Kyle Masters'a da uyuz olurduk hani).

 

Kar romanının 422. sayfasında, yazarımızın yıllar sonra Kars'a gidip İpek'le otel odasında konuşurken yaptığı itiraftır beni bu kapalı dünyadan çekip kurtaran. Eğer şimdi evli olduğum kadına duyduğum aşk olmasa, ben hâlâ 1923 öncesi ve sonrası saçmalıklarıyla yaşayan bir insan olacaktım. İsmet Özel haklı:

 

"Halbuki aşk başka ne olsundu hayatın mazereti"

        

 

"Belki de hâlâ kandırılıyorsun"

 

Kendi kuşağımın hikâyesini kırk yaşımdan sonra romanlaştırmayı düşündüğüm için fazla uzatmaya gerek görmüyorum. (Gerçi Kar romanını okuduktan sonra şu yazma işini erkene mi alsam diye düşünmeye başladım.) 

 

Sonuç niyetine şunu söyleyebilirim:

Bu yazıyı şunun için yazdım. Benim Kar romanını bitirdikten sonra sorduğum soruyu (başörtülü) eşim de Kara Kitap'ı bitirdikten sonra sordu: Orhan Pamuk'a neden bu kadar uzak kaldık? Kitabı okuduktan sonra, Tamer abiyle bir telefon görüşmemizde, "Abi, biz gerçekten kandırılmışız galiba" dediğimde, bana şunu söyledi: "Belki de hâlâ kandırılıyorsun". Öyle çok kandırıldık ki, şahsen ben, kandırılmanın dayanılmaz hafifliğine iltifat bile düzebilirim. Hele, (Kar romanında da böyle geçiyor), devletin olan biten her şeyin farkında oluşu, hatta bilerek izin vermesi var ya, en çok da o zoruma gidiyor.      

 

Kara Kitap'tan söz açılmışken birkaç cümleyle ondan da bahsetmek istiyorum. Mevlâna üzerine on yıldır okumalar yapan ve bir de onunla ilgili tez yazmış birisi olarak şunu söyleyebilirim:  Aşk ve kimlik bağlamında Mevlâna-Şems ilişkisi üzerine (sembolik anlamda da olsa) yapılmış en orijinal yorumlardan birisini bu kitapta bulmak mümkün. Mevlâna'nın kendisi olabilmek, kendi varlığını gerçekleştirmek için bir başka varlığa ihtiyaç duyması, o varlığı yok ederek kendi varlığını onun yerine ikame etmesi fikri, hiç de yabana atılacak fikir değildir. Oscar Wilde'ın dediği gibi: "Herkes öldürebilir sevdiğini."  

 

Elbette hepimiz aynı gemide seyahat ediyoruz. Geminin altındaki su gemiyi yürütür ama geminin üstüne çıkan su gemiyi batırır. Yazarın dediği gibi "ne kadar kendimizi bir başkasının yerine koyabiliriz?" Bunu bilemem ama sayın Orhan Pamuk'a şunu söyleyebilirim:

 

Nişantaşı Caddesi 175 nolu dairenden, Anadolu'nun ücra bir kasabasında yetişmiş bir Türk insanının iç dünyasına bu kadar yakınlaşmayı başardın ya, sen gerçekten büyük bir yazarsın.

 

 

NOT: Nedendir bilmem, Orhan Pamuk okurken dinlediğim enstrümantal müzikler içinde, Anouar Brahem'de bir farklılık gördüm. Şair Ka, Kars'ın Kar'lı sokaklarında yürürken, iç dünyasıyla Brahem'in müzikleri öyle bir uyum sağlıyordu ki, bu romanın filmini ben yapsam bu adamın müziklerini kullanırdım.