
aşkın, arzunun ve nefretin en uç noktalarında
"Mimi'in pencereden dışarı,
benim de gördüğüm o güzel aya baktığını tahmin edebiliyordum.
Ama ona aynı görünmediğine bahse girebilirim.
Olayların insanı etkileyişi, akıl durumuna bağlıdır.
Onun için zehir gibiydi. Bana göre, şeftali kadar tatlı..."
Yazar: Volkan DURMAZ
Polonyalı Yönetmen Roman Polanski'nin 1992 yapımı Acı Ay (Bitter Moon) filmi, lüks bir yolcu gemisiyle İstanbul'a (ve oradan da Bombay'a) seyahat eden bir İngiliz çift olan Nigel ve Fiona'nın ilginç yolculuğu ile başlar. Acı Ay, ilk bakışta bir seyahat filmi gibi görünse de aslında "Bir kadın bir adama ne yapabilir?" in ve tutkunun hikâyesidir.
Aşkın şekilden şekle girdiği film, cinsel uçlar, ihtiras, tuhaf psikolojik oyunlar içeren ve insanın ağzını açık bırakan dönüm noktalarıyla doludur. Polanski'nin filminde vahşice işlenmiş tutku ve takıntının olağanüstü ve orijinal yolculuğu, aşka, sadakate, evliliğe ve şehvete yepyeni bir bakış açısı da getiriyor.
İnsan için düşüşü görmek, ayrılıktan daha beterdir. Düşerken önemli olan artık seni kimin ittiği değildir. Ne kadar çabuk düştüğün de, zaten senin kendi ağırlığınla alakalıdır.

Kahramanımız Nigel (Hugh Grant), bir gemi yolculuğu sırasında, Oscar adında tekerlekli sandalyeye mahkum bir yazarla tanışır. Tesadüfen sohbete başlarlar ve Oscar, başından geçen saplantılı ve son derece çarpık bir aşk ilişkisini ve bu ilişki sayesinde öğrendiği tecrübeleri ve tüm sırlarını Nigel'e anlatır. Nigel, dinlediği hikayeden o kadar etkilenir ki, Oscar'ın bu ilginç hikayesini dinledikçe, ister istemez bu hikayeye ve hatta bahsi geçen Oscar'ın tutkulu kadınına (Emmanuelle Seigner) doğru sürüklenir. Oscar'ın genç ve güzel bir Fransız kadınla yaşadığı bu ilişkinin ayrıntıları Nigel'ı inanılmaz çok etkiler. Ne var ki, sözü edilen kadın olan Mimi de aynı gemidedir.
Nigel'in Mimi ile karşılaşması, bir erkeği derin bir felakete sürükleyen en acı tutkuyla karşılaşmasıdır.
Nigel, Mimi ile ilk karşılaştığında Oscar elbette onu uyarır:
"Ona (Mimi'ye) dikkat edin. O hareketli bir erkek tuzağıdır. Ben onun kocasıyım. Bakın beni ne hale soktu - tekerlekli sandalyesinde sakat bacaklarını gösterir- onu çok arzuluyorsun değil mi?"
... Ve başarılı bir yazar olma hayalinden başka bir amacı olmayan Oscar, hikayesine başlar:
"Rüyalarımın şehri Paris... Hemingway, Miller, Scott Fitzgerald... Onların izinden gitmekte kararlıydım. Belki de aleyhime olacak kadar çok kararlıydım. Sahip olduğum tüm özgünlüğü öldüren buydu belki de... Sekiz yıl sonra edebi çalışmalarım, üç yayınlanmamış romandan ve bu yükseklikte red mektuplarından oluşuyordu. Ama kimin umurundaydı? Kaldırımlardaki kafeler, dalgalanan etekler, geçip giden ilişkiler... Paris, otobüsteki o güne kadar cennetti."
Bir otobüste Mimi'yi gören Oscar, Paris'in en muhteşem kadınını keşfetmiştir. Onu tekrar görmek pahasına günlerce aynı güzergahı kullanarak izini sürer ve nihayet onu bir kafede garsonluk yaparken bulur. Otobüste bir an Mimi'i görüp izini kaybeden Oscar'ın şu tarifi her şeyi anlatır:
"Cennetten bir bakış bahşedilmiş, sonra d'Assas Caddesi kaldırımına atılmıştım. Cennetin kapıları sadece yüzüme kapanmak için açılmıştı."
"Onda bir tazelik, bir masumiyet vardı. Cinsel olgunluk ve çocuksuluğun şaşırtıcı denilebilecek bir karışımı... Dünyadan bıkmış yüreğime dokunmuş ve aramızdaki yaş farkını bir anda yok etmişti."
Mimi de Paris ve insanlar hakkında yazan Oscar'a tutulur. Oscar, bu masum güzelliğin büyüsündedir. Kendisini ona adamıştır artık. Bir gün bir parkta otururken Mimi'nin üşümüş ayaklarını avucunun içine alarak hohlar ve onları ısıtır. Yaşı geçkin Oscar'ın aynı gece Mimi'nin kırmızı rujlu dudaklarına dokunuşu, Polanski'nin tazeliğe olan dokunuşundan başka bir şey değildir aslında...
Bazen aradığımızı bulmuş sanır, hatta bulduğumuzun en çok istediğimiz şey olduğundan emin olduğumuzu düşünürüz. Oscar da aynı duygularda yüzüyordu.
"O ilk uyanışın coşkusu eşsizdi. Ağzında taze elmanın tadı kalmış Adem gibiydim. Sanki dünyanın tüm güzelliği bir kadında vücut bulmuştu ve ona bakıyordum. O zaman ani ve şaşkınlık verici bir kesinlikle fark ettim ki, aradığım buydu."
Mimi de artık küçük mutluluklarla yetinmeyi bilen birisi olmuştu. Ama bir gün Mimi'nin evde Oscar'a yaptığı dans gösterisinin vahşi figürleri, sanki birgün ortaya çıkacak olan gerçek yüzünün ipuçları gibiydi. Bir çocuk kadar masum, bir kaplan kadar vahşiydi. Ve artık hiç evden çıkmıyorlardı.
Oscar'ın Mimi'nin ateşli bedeni için söyledikleri ise Mimi'ye olan şehvetli tutkusunu tarifsiz anlatmaya yeterdi:
(18+) "Vajinası küçük sımsıkı bir yarıktı. Ama içindeki hayvan, okşamalarımla uyanır uyanmaz harekete geçer, inini saklayan ipek perdeyi kenara çeker ve etçil bir çiçek olurdu. Açgözlülükle parmağımı emen bir bebek ağzı gibi... Klitorisini dilimin ucuyla uyarmak hoşuma giderdi. Islak ve parlak pembe et havuzunda debelenen küçük bir ördek gibi..."
Oscar, aslında bu ayrıntılara sadece o yaratık -Mimi- tarafından nasıl bedenen ve ruhen köleleştiğini göstermek için girmektedir. Kaldı ki, Nigel ile olan diğer buluşmalarında yaşadıkları fantezilerin detaylarına girerek Nigel'i hikayeleriyle mest etmekte ve onda Mimi'ye karşı oluşan ilgiyi de beslemektedir. (Polanski, burada kendi iç dünyasındaki her fanteziye dokunmaktadır. Artık sınırlar ortadan kalkmıştır.)
Hikayeye dönecek olursak, Oscar ve Mimi'nin hayatları artık aşırı cinsellikten o kadar sıradanlaşmıştır ki, her ikisi de sahne değişimine ihtiyaç duyarlar. Oscar, Mimi'ye birkaç yeni arkadaş edinmeyi önerir. Aslında kendini gösteren, tutkunun sıradanlaşması ve soğumadır.
"Bir kasedeki iki kırmızı sıradan balık gibi olmaya başlıyorduk."
Oscar artık Mimi'den soğumuştur. Bunu fark eden Mimi, Oscar'ın ayaklarına kapanmaya başlamıştır bile. Ama büyü artık bozulmuştur. Saçma sapan cinsel fanteziler de artık sıkmaya başlamıştır.
Oscar'ın hikayesine devam edecek olursak; bu arada Oscar, zaman zaman kendisini dinlerken tepki gösteren Nigel'i şu cümlelerle uyarır: "aşırı güçlü bir aşkın mahvettiği bir adama karşı kaba olma lütfen... Neyse, tam orada bırakmalıydık. Aşıklar tutkuları zirvedeyken vazgeçmeliler. Kaçınılmaz inişe kadar beklememeliler."
Oscar'ın Mimi'ye duyduğu istek körelmeye başlamıştır.
"O muhteşem seksi kadın orada yatıyordu ve benim için hiçbir şey ifade etmiyordu. Hatta beni eskisi gibi heyecanlandıramadığı için kızmaya başlamıştım."
Zaman zaman Mimi, gitmeler yaşasa da her defasında gidemez ve geri döner:
"Seni çok seviyorum. Beni gönderme."
Oscar, Mimi'ye artık katlanamamaktadır. Yatma vakti artık Oscar'ı dehşete düşürmektedir ve müthiş uyuma isteği duymaktadır. Oscar artık her fırsatta Mimi'ye ayrılma isteğini söylemekte ama bu, Mimi'nin ısrarlarından ötürü bir türlü gerçekleşememektedir. Mimi her defasında Oscar'a yalvarmakta ve ayaklarına kapanmaktadır. Oscar artık ondan ayrılmanın tek yolu olarak ona kötü davranma yoluna gitmeye karar verir. Ne de olsa herkesin sadist bir tarafı vardır!
Polanski, tutkunun insanda yarattığı ve geldiği noktayı, sonrasında nasıl bu durumun inanılmaz boyutta tersine döndüğünü ve hatta insanın tutkusundan kurtulmak adına sadistleştiğini, aslında hiç de şaşılmaması gereken insanın iç dünyasını ifşa ediyor.
Ve reddedilişin tutkusu, nefrete dönüşür!
"Artık ona öyle bir cehennem yaşatacaktım ki o kendisi çıkmak isteyecekti"
Ama Oscar'ı kötü bir sürpriz beklemektedir. Mimi bebek beklemektedir. Oscar, Mimi'yi kürtaja ikna eder ve bu yetmezmiş gibi ona çok kötü bir şey yapar. Birlikte başka bir ülkeye tatile gitme sözüyle onu kandırır ancak Oscar son anda uçaktan iner. Ne yazık ki bu Mimi'den geçici bir kurtuluştur. Oscar havaalanından, Mimi ise uçaktan ayı izlerler. Filme ismini veren sahne, yani Mimi'nin Acı Ay'ı kendisini gösterir.
"Mimi'in pencereden dışarı, benim de gördüğüm o güzel aya baktığını tahmin edebiliyordum. Ama ona aynı görünmediğine bahse girebilirim. Olayların insanı etkileyişi, akıl durumuna bağlıdır. Onun için zehir gibiydi. Bana göre, şeftali kadar tatlı..."
Bu arada hikaye devam ederken hikayeyi dinleyen Nigel'in aklı Mimi'ye çoktan teslim olmuştur. Tutku devretmiştir. Ne tuhaf ki Mimi, Nigel'in Oscar'dan bu hikayeyi tamamen dinlemesini ister. Bu arada aynı gemide seyahat eden Nigel'in karısı Fiona, fark ettiği bu yakınlaşmadan rahatsız olmuştur.
"Fiona: Bence dikkat et Nigel. Yapacağın her şeyin daha fazlasını yapabilirim!"

Oscar, Nigel'e önce yatağa ve daha sonra Mimi'ye nasıl mahkum olduğunu anlatır. Ne de olsa o artık felçli bir yazardır. Oscar'ı hastanede ziyarete gelen Mimi tekrar ortaya çıkmış, yeniden Oscar'ın yanına yerleşmiştir. Ancak bundan sonra niyeti Oscar'a kötü davranmak olacaktır. Ne gariptir ki Mimi, tuhaf bir göreve bağlılık duygusuyla Oscar'a bakmaya başlar! Ama artık bu tutkunun bedeli intikam içermektedir. Bir keresinde Mimi'nin Oscar'a doğum günü hediyesi olarak bir tabanca alması, intikamın en açık mesajı olmuştur. Bu arada Oscar'ı kıskandırmak için elinden geleni de yapmaktadır.
Hayatımızda rastladığımız tutkularla kıyaslayacak olursak, Mimi sadece bir fantezidir. Sıkıcı bir yolculukta bir eğlencedir. Ve eğlence herkes içindir. Filmde de Mimi, sadece Nigel'i değil, karısı Fiona'yı da etkilemiştir. Bunu fark eden Nigel, karısını kaybettiğinin farkına varır.
Roman Polanski, ağızda pas tadı bırakarak aşkta aşırı uçlara kaçmanın tehlikesini gözler önüne seren ve sadakati yücelttiği bu filminde, aşkın, arzunun ve nefretin en uç noktalarında köşe kapmaca oynamıştır. Kısacası, reddedilişin tutkusu, nefrete dönüşmüştür.
