Şu Divan-ı Kebir ne garip kitap! Sislerle kaplı genel muhteva ayakucunu görmeye müsaade etmezken şimşeklerle anlık berraklıklar yeni ufuklar verirken bir dud-u muannidin geri sökün etmesiyle insanı acabalara sevk ediyor ve "biraz evvelki idrakim bir hayal miydi?" dedirtiyor.

Tefekkür üslubunun bir harikası olan Mesnevi en zor mevzuları en kolay teşbihlerle okuyucuya anlatırken her şey ne kadar berraktır. Bir irşat kitabı olan Mesnevide Hazret, İnsan-ı Kamil sıfatıyla mükemmel bir pedagogdur. Rivayet olunur ki bir vakit Şeyh-i Kebir Hz. Sadreddin Mevlana'nın beyanlarına taaccüple "Bu kadar kolay ifade etmeye nasıl muvaffak oluyorsunuz?" diye sorduğunda cevaben "Bu kadar çetrefilleştirmeye siz nasıl muvaffak oluyorsunuz?" demiştir.

            Fakat Divan, o başka. Onun müellifi çoğu zaman muhabbetin cünun şubesinden kelam ediyor. Evet, etmiş de bitmiş değil hala ediyor. Âşık-ı Şemsi yakalayan ilham hala her ruh-u mecruhun batınına inzal ediyor. Lakin bu ilham yağmuru akla isabet etmeyen cinsten. Zira akıl manayı kelime ile bağlamak ister.

            Hz Monlanın iç âlemindeki seyri dış âleme şiir vezninde aks edince akilin, bir mecnunun sayıklamalarıyla karşılaşıyor. Tabii olarak Mesnevideki hazzı alamıyor, içine giremiyor.

Keşke pir her yazdığı gazele tarih atsaydı, yani bir kronolojisi olsaydı. Çünkü divan yalnızca "Gazeliyat-ı Şems"ten ibaret değil. Mevlana'nın Hamuşi olduğu zamanlardan dahi şiirleri olsa gerek. O halde üç Mevlana var:

  • 1. Şemsten önce sessiz akan Mevlana
  • 2. Şems ile coşkun akan Mevlana
  • 3. Şemsten sonra sükûn bulan Mevlana.

            Tabii bu sıralamaya şu şerhi koymalıyız, Şemsten sonra sükûn bulması yıllar almıştır ki Mesnevi sükûn bulmuş bir ruhun eseridir. Dolayısıyla Şemsten sonra tabirinin aslı "Şems ruhunun kahir ekseriyetini işgal etmekten çıkınca" şeklinde anlaşılmalıdır.

            Demek ki faraza Mevlana gazellerine tarih atsaydı bir ruhun serencamını gün be gün izleme fırsatımız olabilirdi. Ayrıca, Pirin süluku Şemsten çok önce başladığından adeta kalp atışlarını ekranda izler gibi gazellerinde değişim ve istihalelerini izleyebilirdik. Ve seyrinde girdiği her vatanın yükseldiği her makamın rengi ve irfanından aklın bağlayabildiği kadarını yakalayabilirdik. Tıpkı İmam-ı Rabbaninin meşhur Mektubatında olduğu gibi. İşte bu hüviyeti ile Divan-ı Kebir Mevlana'nın günlüğü hükmünde olurdu.

            Maalesef ki Divanın tertibi karışıktır. Böyle olunca karşımıza bir labirent çıkmaktadır. Divan-ı Kebiri rast gele açsak karşımıza sarhoşluğu yücelten Hayyami, ehli televvün bir Mevlana da çıkabilir, gani gönüllü bir temkin ehli de. Onun içindir ki tarikat terbiyesinde Mesnevi kullanılmış, Divan işe hiç sokulmayıp ehline bırakılmıştır.

            Şu yorum da mümkündür, aslında Mevlana ikidir: Mesneviyi yazan Mevlana ve Divanı yazan Mevlana. Bu iki nehir de kendi mecrasında akar durur. Şöyle ki biri zahir oldumu diğeri batın olur. Allahın insanı iki eli ile yaratmasından mıdır nedir?