"Ekrem, kaç pide istiyorsun?"



Babamın evin en küçüğü olarak bana verdiği en zor emirlerden biriydi tam iftar vakti pide alıp sofraya yetiştirmek. On bin nüfuslu Yunak'ta Karadenizli iki aileden birisi olarak, iftara bir saat kala, ağzına kadar insanla dolmuş fırında, pide kuyruğunda, yöre insanının arasına sıkışmış, gariban, çelimsiz bir delikanlı düşünün. Hemen Belediye binasının arkasında yer alan Birlik Ekmek Fırını'ndan Ramazan ayına dair en canlı hatıramdır bu. On dört-on beş yaşlarındasın, yabancısın, sen Lazsın onlar Kürt, hepsi birbirini tanıyor ama sen bir iki tanıdık çıkarsa mutlu oluyorsun pide kuyruğunda. Fırından on katlı ekmek teknesi çıkar çıkmaz, birbirine var gücüyle giren onlarca insanın arasında, iki tane sıcak pide kapacağım diye nasıl da fırsat kolluyor...

 



Resimde görünen Birlik İş Merkezi, benim küçükken gittiğim fırının yeni mekânı. Fırın bu binanın en alt katında, içeride kalıyor.  


Çoğunlukla büyüklerin kavgası bitsin, alacaklarını alsınlar, üstlerde kavga etmekten alt sıralarda unuttukları birkaç ekmekten ona düşerse ne mutlu. Bir yandan saate bakıyorum, babam ezanı birazdan okuyacak, o başlamadan benim eve yetişip, pide ve ekmekleri sofraya koymuş olmam gerekiyor. Ama babamın iftar zevki bambaşkaydı. Ezana gitmeden, iftar için hazırlanan sofradan birkaç parçayı küçük bir ekmek parçasının içine koyar, poşetler, camiye giderdi. Ezan vakti yaklaşırken, hazretin en çok istediği şey, şu küçük ekmek parçasını hemen yuvarlayıp, saatlerdir hasret kaldığı sigarasını tüttüre tüttüre evin yolunu tutmak. Önce ekmeği yiyecek, yoksa sigarayla iftar açmak saygısızlık olur. Ezan okunup sofraya oturduğumuzda düşünürdüm; şimdi sokaklar bomboş, akşamın karanlığı yeni yeni kaplıyor caddeleri. İçi genelde salata, bazen de patates yemeğiyle dolu o küçük ekmek parçasını caminin önündeki parkta bir banka oturmuş yiyor babam. Şöyle bir etrafı seyrediyor. Belki de ömrünün en güzel dakikaları. Nedense tam o ezan sonrası dünyamız garip bir hüzne boğulur. Ama sevinçli bir hüzündür sanki. Dalar gidersin boş sokaklara, kendi hayatını düşünürsün. Dünya böyle bir yerdir işte. O hırgür, o şamata, o dünya telaşesi birden kesilir, adeta ölüm sessizliğine bürünür dünya. Hafif de bir rüzgar gömlek yakasından içeriye yer arar kendine. Bir sigara dumanında dünyanın dumanını ve o duman göğe yükselirken içindeki sıkıntıları da onunla beraber göklere göndermenin dayanılmaz zevki başlar.

 

Arada bir babam, kendini iyi hissetmeyip, beni ezan okumaya gönderdiğinde, gizli bir sevinç duyardım. Aynen babam gibi yapar, küçük ekmek parçasının içine (varsa kızartma yoksa) salata koyar, sigara paketini gizlice cebime atar, caminin yolunu tutardım. O bomboş cami, o yalnız minare, o iftarı bekleyen akşam kokusu, o iftar sonrası ilk sigaranın tadı hâlâ burnumda tüter. Ne de olsa babamın oğluyum.    

 

Eğer sigara içiyorsanız, oruç daha bir güzelleşir. Sanırım babam için de öyleydi. Uzunca bir süredir sigara içmediğin için, iftardan sonra ilk sigarayı yaktığında, ayaklarından başlayarak yükselen bir ağırlık hissedersin. Bu arada bir baş ağrısı giderek kendini göstermeye başlar. Omuzlarına kadar çıkan ağırlık sonunda başındaki ağrının da artmasıyla küçük bir baş dönmesine dönüşür. O anda ayağa kalkma sakın. Hareket yasak. Tadını çıkar. Muhteşem bir zevktir çünkü.



Burası Yunak. Ankara yolu. Soldaki büyük bina, yanılmıyorsam Kur'ân kursu. Babamın inşaatından hocalığına, müdürlüğüne
kadar her yerinde çalıştığı, hafız yetiştirdiği mekân. Tabi benim de bir yığın hatıralarımın olduğu yer.    


Pide bana ben pideye bakarken, gerçek bir ekmek kavgasına dönüşen bu şamatada, beni tanıyan biri mutlaka çıkardı her seferinde. "Ekrem, kaç tane istiyorsun?" diye aceleyle sorardı. Kutlar sofrasından üç pideyi kaptığı gibi bana yollardı. Bu adam, muhtemelen babamdan dolayı beni tanıyan biri olurdu. Onlar için Ekrem demek, "Laz Hocanın oğlu" demekti. Çoğuna emeği geçtiği için babamın, tanıyanı da çoktu. Ya çocuğuna Kur'ân öğretmişti babam ya kendisine. Ya küçük kızı anmıştır babamın adını ona, ya da mukabelesini dinleyen annesi. Her zaman söylerim, imamlar bu memleketin kara kutusudur. Sosyologlar, Engels'in doktrinleriyle uğraşacaklarına bir din görevlisiyle ahbaplığı becerebilseler, çok daha iyi tanırlar toplumlarını.

 

"Hocanın oğlu, tut"  derdi bir başkası, başka bir gün. Bazen o ekmek kavgasında kendim yanan ekmek tepsilerinden birinden, şöyle kazağımın kollarıyla elimi kapatıp, birkaç pide kapmayı başardığım da olurdu. Adeta bir sınavdan başarıyla geçmiş kadar sevinirdim. Ne güzeldi o günler, değil mi? Derler ya, en güzel hatıralar çocukluktadır. Hayata bağlanmak istediğimizde en çok yaptığımız şey, çocukluğumuza dönmek değil midir zaten?  

 

Aradan geçen bunca zamandan sonra, bir marketin ekmek reyonunda kaldıysa sıcak bir pide bulabilmek şeklindeki değişim beni üzmüyor. Bazen onun için de markette beklemeniz gerekiyor. Hatta işin şöyle bir zevkli tarafı vardır, görevliye sorduğunuzda pidenin birazdan geleceğini öğrenirsiniz, diğer ihtiyaçlarınızı alırken gözünüz hep ekmek reyonundadır. Gelir gelmez herkes başına üşüşeceği için sizin de dikkatli olmanız gerekir. Baktınız bir görevli pide kasasıyla gidiyor, derhal reyona doğru koşarsınız.

 

Evi şehre bir saat mesafede olan biri olarak, ara sıra arabayla evin yolunu tuttuğumuzda, Taymek Ekmek Fırını'ndan yeni çıkmış bir pide veya eşimin memleketinden bütün dünyaya yayılmış Vakfıkebir ekmeğinden alabilmek için sıraya girdiğimizde, aklıma hep Birlik Ekmek Fırını'nda yaşadığın o haşin, mücadele dolu dakikalar gelir. Sadece bir farkımız var o günlerden, o zamanlar birbirimize giriyorduk, şimdi medeniyetle aydınlanmış şehir insanı olarak sıraya giriyoruz. Hangisi derseniz, tabi ki Taymek değil, Birlik Ekmek Fırını derim. Birbirinin yüzüne bakamayan asık suratlı şehir insanındansa, kavga için bile olsa iletişim kurabilen ilçe insanı bana göre yeğdir.

 

Herkese hayırlı Ramazanlar.