"Halkla karşılaşma, Rusya ile karşılaşma, İncil’le karşılaşma."

Bu üçlü mucize Sibirya’nın dip bucağında, pis kokulu bir koğuşta kendini gösterdi. O sırada yakınları, yazarı kesin olarak ölmüş sanıyorlardı. (Henry Troyat- Dostoyevski Biyografisi)              



19 yaşında ateisttir ya insan, yıkmak ister ya bütün kalıpları, kendi anne babanız dahil herkese başkaldırırsınız ya, hiç kimse sizi anlamak istemez ya bu dönemde, hayat ne saçma ne budalacadır ya, dünyaya bir çeki düzen verilmesi kesin gereklidir ya, gelip geçen bir duygu olmasına rağmen asla unutulmaz bir yaştır o. İşte böyle, 1839 yılında 18 yaşına basmış bir delikanlı düşünün. Yatılı okuduğu mühendislik okulunda babasının öldüğü (emrinde çalışan işçilerden biri tarafından öldürüldüğü) haberini alıyor. Bu olay, genç adamı o derece üzüyor ki, hayatı boyunca kapanmayan bir yaraya dönüşüyor. Çünkü babasının ölümünü şiddetle istediği ("hangimiz babamızı öldürmeyi düşünmedik ki!") bir dönemde almıştır bu haberi. 25 yaşında (1846) ilk romanı İnsancıklar'la hiç beklemediği (o dönemin eleştiri üstadı Belinski'nin de katkısıyla) büyük bir şöhrete kavuşan Dostoyevski, ardından yazdığı Öteki (1846), Ev Sahibesi (1847), Beyaz Geceler ve Bir Yufka Yürekli (1848) eserleri ilgi görmeyince (halbuki Öteki romanı bugün bile bir başyapıttır bana göre. Üstüne üstlük bugün üstadın hatırına Beyaz Geceler adıyla Petersburg'a turistik turlar düzenlediğimizi düşünüyorum da, o dönem üstad) bunalıma girmiş, Petraşevski'nin etrafında toplanan genç suikastçılara katılmış, 28 yaşında idama mahkûm edilmiş (Budala romanında idamdan önceki 5 dakikayı anlattığı o muhteşem bölüm aslında kendi hayatıdır), son anda çarın emriyle kurtulmuş ve Sibirya'ya gönderilmiştir (Aralık 1849). O günü şöyle anlatır üstad bir mektubunda: ”Bugün 22 Aralık, bizi Semionovski alanına götürdüler. Orada hepimize ölüm kararımız okundu, haç’ı öptürdüler, başlarımız üzerinde kılıç kırdılar ve en son kostümlerimiz – beyaz gömlek- giydirildi. Sonra içimizden üç kişiyi asmak üzere sehpaya çıkardılar. Ben altıncıydım, üçer üçer üçer çağırıyorlardı; yani ikinci seride ben de olacaktım, sadece birkaç dakikalık ömrüm kalmıştı. Seni hatırladım, kardeşim ve tüm ailemi; son dakikada aklımda sadece sen vardın. O zaman seni ne kadar çok sevdiğimi anladım sevgili kardeşim! Yanımda duran Pleşçev ve Dourav’ı kucaklayacak ve onlarla vedalaşacak zaman buldum. Sonunda geri çekişil borusu çalındı, boynuna ip geçirilmiş olanları geri getirdiler ve bize Majestelerinin canımızı bağışladığı okundu.”

4 yılı kürek mahkûmiyeti, 5 yılı da Semipalatinsk'te zorunlu ikamet olmak üzere 10 yıla yakın bir süre sürgün cezası yemiş bir yazardır Dostoyevski. Bunları şunun için belirtiyorum, bütün bunları yaşamış birisi olarak hapse düştüğünüzü farz edin, ne yaparsınız? Tabi ki, geçmişinizin bütün ayrıntılarını sıkı bir eleştiriye tabi tutarak, inançlarınızı, ideallerinizi, ümitlerinizi gözden geçirerek, ontolojik bir sorgulamaya girişirsiniz. Üstad da aynen böyle yapmıştır. Kendisinden dinliyoruz:

 

 

Ruh yalnızlığı bir imkândır

 

"Yüzlerce arkadaş arasında bulunduğum halde, kendimi ne kadar derin bir yalnızlık içinde hissettiğimi hatırlıyorum. Sonunda bu yalnızlığı da sevmeye başlamıştım ya... Bu ruh yalnızlığı içinde bütün geçmişimi gözden geçiriyor, her şeyi en ufak ayrıntısına kadar hatırlıyordum. Geçmişim üzerinde düşünürken kendimi amansız bir titizlikle suçluyor, hatta bu yüzden bazen bana bu yalnızlığı bağışlayan alınyazıma şükran duyuyordum.  Çünkü bu olmasaydı, ne böyle kendimi yargılayabilir, ne de geçmişimi bunca titizlikle inceleyebilirdim. O vakitler kalbim ne umutlarla çarpmaya başlamıştı! Artık ileriki hayatımda geçmişte düştüğüm hataları, yanlışlıkları tekrarlamayacağımı kuruyor, kendi kendime söz veriyordum. Kendime bir gelecek programı hazırlamış, harfiyen uymaya kesin karar vermiştim. İçimde bütün bunları yerine getireceğime dair, körü körüne bir inanç vardı... bir an evvel hürriyetime kavuşmayı bekliyor, kendimi yeniden yepyeni bir mücadelede denemek istiyordum. Bazen sabırsızlık içinde kıvranıyordum. Ama ruhumun o zamanki halini hatırlamaktan çok acı duydum. Elbette bütün bunlar doğrudan doğruya beni ilgilendiren şeyler... Ancak gençliğin en parlak çağında uzun süreliğine hapse düşen her adamın başına aynı şeyin geleceğini varsayarsak, herkes bu duyguları anlayacaktır sanırım. İşte bunları bu nedenle yazdım!"(s. 352)          

       

Neden Ölüler Evinden Anılar? Hapishane Dostoyevski'ye göre yaşayan ölülerin mekânıdır: "Bir insanı ezip mahvetmek, ona en korkunç bir katilin bile duyunca titreyeceği kadar ağır bir ceza vermek isteyenlerin, insana yaptığı işin tamamen anlamsız, faydasız olduğu duygusunu vermesi yeterlidir." (s. 26). İşte bu duyguyla yaşayan insanların arasında geçirdiği yıllara bu ismi reva görmüştür yazar. Edebiyatçıların çoğunda varolan "toplum adına toplumdan uzak" (Tolstoy'un "İtiraflarım" kitabında çok güzel anlattığı) bohem yaşantısının tersine her türden Rus insanıyla tanıştığı hapishane ortamı büyük yazarımız için son derece etkileyici bir deneyim olmuştur. "Şu dört yıl boyunca, ruhumda, inançlarımda, aklımda ve kalbimde ne gibi değişikliklerin oluştuğunu sana anlatmayacağım, çünkü çok uzun zaman alır. Acı gerçekten kaçıp kendisine sığındığım düşünceler çok faydalı oldu bana. Şu an, eskiden farkında bile olmadığım öyle arzularım, öyle umutlarım var ki! Ama bunlar henüz birer varsayım, üzerinde durmayalım! Ama sadece sen beni unutma.”

 

Yalnız kalamamak ne korkunç!

"İnsanın ait olmadığı bir çevrede yaşamasından feci bir şey olamaz. Tagangrog'dan kalkıp Petropavlov limanına yerleşen bir mujik, hemen kendisi gibi bir Rus mujiği bulur, derhal onunla anlaşıp kaynaşır; iki saat sonra da birlikte bir eve ya da kulübeye yerleşip gayet rahat yaşayabilir. Fakat soylular için böyle değildir. Onları basit halktan derin bir uçurum ayırmaktadır; bu da ancak soylunun elinde olmayan sebeplerden dolayı bütün haklarını kaybedip basit halktan biri oluvermesiyle anlaşılır. Yoksa ömrümün sonuna kadar halkla düşüp kalksanız, kırk yıl boyunca her gün, göreviniz gereği, mesela resmî, idarî bir amir olarak ya da dostça, bir hayırsever, bir çeşit baba gibi karşılaşsanız, gene de onların özünü anlayamazsınız. Edineceğiniz izlenim bir göz aldanmasından ibaret olacaktır. Bu söylediklerimi okuyanların hepsinin, ama istisnasız hepsinin, mübalağa ettiğimi söyleyeceklerinden eminim.  Ama ben bunun doğru olduğuna inanıyorum. Bu inancı kitaplardan ya da uzaktan izlemekle değil, bizzat yaşayarak edindim; inancımı doğrulayacak yeterince zamanım da oldu. Bunun ne kadar doğru olduğunu belki ileride herkes öğrenir..." (s. 317) Hapishaneye her gelenin iki saat sonra herkesle kaynaşmasına mukabil, soylulardan gelenlerin hep yabancı kalmasından bahsediyor bu satırlarında yazar. Kendisi de o soylulardan biridir ve bu duyguyu yoğun biçimde hissetmiştir. Mahkûmiyet yıllarında İncil'den başka eser okuması yasaktır ve daha da kötüsü bir yazar olarak yalnız kalamamaktadır. "On yıllık sürgün hayatımda bir kerecik olsun yalnız kalamamanın ne korkunç, ne azaplı bir şey olduğunu anlayamazdım." (s. 13) 

     



Ne mümin ne münkir

1859'da Petersburg'a dönmesine izin verilen Dostoyevski, 1862'de Ölüler Evinden Anılar'ı yazar. Bu anıların en önemli özelliği Dostoyevski hakkındaki ithamları gözden geçirmek için birçok malzeme sunmasıdır. Günümüzde Dostoyevski'yi dindar (Ortodoks Hristiyan), koyu bir Rus milliyetçisi olarak tanıyan veya tanıtan çevrelerin en önemli delili hapishane yıllarında sadece İncil okumuş olması ve bir anlamda zorla dine yöneldiği kanaatidir. Ben oysa, bu kanaatte tek taraflı bir bakış açısı bulunduğunu, dindar bir yazarın nasıl olup da bu kadar büyük eserler yazabildiğini kabullenememe hastalığının bir ürünü olduğunu düşünüyorum. Bakın Dostoyevski üzerine kitabı olan Andre Gide onu nasıl tanımlıyor: "Muhafazakâr ama gelenekçi değil, Çar’cı ama demokrat değil, Hristiyan ama Roma Katoliği değil, liberal ama ilerici değil, Dostoyevski kendisinden nasıl yaralanılacağı bilinmeyen bir kişi olarak kalmaktadır." Bütün bunların üstüne ben, üstadı asla dindar bir yazar olarak görmemişimdir. Orhan Pamuk'un "bin yılın romanı" dediği Karamazof Kardeşler'deki Zosima Dede ve Alyoşa tiplemelerinden yola çıkarak, üstüne Cinler'deki eleştirileri de ekleyerek bu tür yorumlarda bulunmak sadece ideolojik saplantılar olarak görülebilir. (Karamazof Kardeşler'i Ayşe Hacıhasanoğlu çevirisiyle basan Öteki Yayınları'nın romanın sonuna aldığı -aslında dayanamayıp koyduğu demeliyim- bir değerlendirme yazısı vardır ki, evlere şenliktir diyebilirim). İsterseniz (en büyük delil olarak) üstadın (dindar yorumlarına neden olan Karamazof Kardeşler'le ilgili olarak) kendisini dinleyelim: “Bu kitabın bütün bölümlerinde ele alınacak temel sorun, bilinçli ya da bilinçsiz olarak bütün hayatım boyunca kafamda yer eden bir konudur: Allah’ın varlığı." 


Dosto, Henry Troyat'ın da dediği gibi gökle yer arasında asılı kalmıştır ve (tüm hayatı boyunca) ne tam bir mümin ne de tam bir münkir olmayı becerebilmiştir. Büyük adam yaşadığı çağın aynasıdır. Dosto'nun yaşadığı dönemde Rusya, kendi Tanrısıyla, Avrupa'nın yeni Tanrıları arasında gidip gelen, neye inanacağını şaşırmış, kendisine gidecek yol arayan bir ülkedir. Bir yazarın eserlerini yazardan bağımsız düşünmek güç olduğu kadar, bir yazarı ülkesinden bağımsız saymak da güç bir iştir. Rusya'nın bu arada kalmışlığı olduğu gibi Dostoyevski'de ve eserlerinde kendini gösterir. Kanaatimce Suç ve Ceza romanının fikir alt yapısını da üstadın hapishane hatıralarına borçluyuz. Şimdi onu dinleyelim: "Bu adamlar arasında yaşadığım birkaç yıl içinde, en ufak pişmanlık, işledikleri suçlardan ötürü bir parçacık olsun acı düşünce görmedim; üstelik büyük kısmı, içten içe kendilerini tamamıyla haklı görürdü. Bu bir gerçektir." (s. 18) Okuyanlar bilir, Raskolnikov adam öldürmekten Sibirya'ya sürüldüğünde dahi pişmanlık duymaz yaptığından. Suç ve Ceza üstüne daha o dönemde kafasından geçenleri okuyalım: "Kafamı her şeyden fazla kurcalayan ve hapishane hayatım boyunca bir türlü aklımdan çıkmayan bir düşünceye takıldığımı anımsıyorum; kısmen çözümsüz, benim içinse şimdi bile yanıtı bile olmayan bir düşünceye: Gerçekte birbirinden pek farklı olan bazı benzer suçların aynı şekilde cezalandırılması. (s. 60) Aşağıdaki düşünceyi de Raskolnikov bağlamında düşünmeye çalışalım: "Çok defa şöyle bir katil tipi görülür: Adamcağız kendi halinde, sessiz yaşamakta, çilesini doldurmaktadır. Epeyce acı da çekmiştir. Diyelim ki bir mujik, bir uşak, bir küçük burjuva yahut askerdir. Bir de bakarsın, zembereği kopmuş gibi, birdenbire boşalıverir; dayanamayarak düşmanını, onu ezeni bıçaklayıverir. Asıl gariplikler de buradadır: Bu adam bir anlığına kalıbının dışına çıkmıştır." (s. 131) Raskolnikov da böyle değil midir?  

 

 

Rus ruhunun başlıca özellikleri

1864'te yazdığı Yeraltından Notlar eserinde de cezaevi yıllarının etkilerini görmek mümkündür. Zira Dostoyevski toplumun (başta askerler olmak üzere) soylu sınıfının halkı ne kadar az tanıdığını hapishanede birebir müşahede etme imkânı bulmuştur. ("Tatsız Bir Olay" hikâyesinde İvan İlyiç'in düştüğü komik durumu hatırlayın). Yine Yeraltından Notlar'daki kahramanın rütbeli bir askerle yaşadığı sorunu hatırlayarak şu yorumu okuyalım: "Hayatında yalnız bir defacık kendi iradesince hareket etmek istemiş, bu da onun sürgüne düşmesine sebep olmuştu... Parlak düğmelere, apoletlere, iliklere karşı ta çocukluğundan beri sarsılmaz bir saygı duyan bu adam, her değerli insanın ancak üniforması içinde güzelleşebileceğine yürekten inanmıştı. (Kutsal güne fazla umursamadan hazırlanan, öksüz büyümüş, askerleri toplumun en önemli insanları ve hep yönetici olması gereken kişiler zanneden Akim Akimiç'ten bahsediyor. s. 163-164). Yine aynı romanla ilgili şu yorumu değerlendirebiliriz: "Umutların gerçekleşmesi ne kadar imkânsızsa, hayalci de bu imkânsızlığı ne kadar fazla hissederse, o ölçüde inatla, safça bu hayallere dalar, bunlardan bir türlü vazgeçmezdi. Kim bilir belki aralarında içinden utananlar da vardı. Çünkü ağırbaşlılık, yumuşaklık, kendi kendiyle içten içe alay etme, Rus ruhunun başlıca özelliklerindendir. (Mahpusların hayal dünyasından bahsediyor- s. 313). Yeraltından Notlar'daki kahramanın hayal dünyasına ne kadar benziyor değil mi? 

                        

Bu tip örnekleri çoğaltmak mümkün. Son bir örnekle bitireyim: Kendi gençlik döneminde babasını öldürmeyi içinden geçirmiş, babası yanında çalışan bir mujik tarafından öldürülmüş olan Dostoyevski, yıllar sonra hapishaneye düştüğünde babasını öldürdüğü zannıyla hüküm giymiş emekli yüzbaşı İlyinski'yle birlikte Omsk hapishanesinde cezasını çekmiştir. Yıllar sonra aynı konuda roman yazan Dostoyevski, İlyinski'nin hikâyesinden de esinlenmiştir.

 
"Ben, tam tersine, kürek mahkumlarının öğrencisi oldum" diyor Dostoyevski. Henry Troyat, Dosto'nun cezaevi yılları ile ilgili olarak şu yorumda bulunur: "Evet, o, onların öğrencisi oldu ve zindandaki eğitiminin damgasını taşıdı yaşamı boyunca. Bu dört yıl, bundan böyle, dehasının besleneceği gizli bir hazine gibi yaşamının orta yerine yerleşti ve onu iki eşit parçaya böldü. Ölüler Evi'nden önceki Dostoyevski. Ve Ölüler Evi'nden sonraki Dostoyevski. Bu iki kişilik arasında temelden bir ayırım yoktur elbette; yalnız ikincisi birincisinden daha zengindir, ikincisi birinciden beklenen her şeyi yerine getiriyor".    

Amacım, bu eserin Dostoyevski'nin 1859 sonrası yazdığı eserler üzerindeki katkısıyla birlikte, fikir dünyasında yaşadığı dönüşüme, entelektüel teorisyenlikle pratik yaşam arasındaki kopukluğa Dostoyevski üzerinden işaret etmektir. Üstadı en büyük romancı yapan özelliklerden birisinin de ölüler evinde geçirdiği yıllarda edindiği izlenimler olduğu kanaatindeyim.

 

 

Bir büyük yazarın kendi halkının bütün gerçekliğini birebir izlediği hapishane hatıralarından kısa alıntılarla bitirelim:            

 


 

ÖLÜLER EVİNDEN ANILAR

Çev: Nihal Yalaza Taluy

Türkiye İş Bankası Kültür Yay.

2008- İstanbul             

- Rus halkının büyük kitle halinde bulunduğu başka hangi yerde, aralarından ayıracağınız iki yüz elli kişinin yarısı okuma yazma bilir? Sonraları birisi, buna benzer bir noktaya dayanarak okuryazarlığın halkı bozduğu sonucunu çıkarmıştı. (s. 15)

 

- Mahpusların aşağı yukarı hepsi geceleri konuşuyor, sayıklıyorlardı. Bu sayıklama sırasında dillerine en çok gelen şey, küfürler, hırsızlık deyimleri, bıçaklar, baltalardı. "Biz dayak yiyen milletiz, dövüle dövüle içimiz kopmuş da geceleri ondan bağırıyoruz" derlerdi. (s. 20)

 

- Belki yanılıyorum, ama herhangi bir kimse hakkında, yalnızca gülüşüne bakarak hüküm vermek kabildir bence; onun için hiç tanımadığınız birinin gülüşü daha ilk karşılaşmanızda hoşunuza giderse, karşınızdakinin iyi bir adam olduğundan tereddüt etmeyiniz. (s. 47)

 

- Gerçekten, halkımızın birbirinden gerek durum, gerek yaşayış bakımından farklı olan çeşitli sınıflarının her birinde biraz tuhaf, kendi hallerinde kimseler bulunur; tembel falan da olmadıkları halde, nedense ömürlerinin sonuna kadar yoksulluğa mahkum olmak gibi bir yazgıları vardır. (s. 71)

 

- Öyle konular vardır ki, bunlar hakkında ancak denedikten, baştan geçtikten sonra yargıya varılabilir. Bence manevi yoksunluk, bütün maddî azaplardan çok daha ağırdır. (s. 79)

 

- İçimde yaramı boyuna kurcalayıp verdiği acıdan zevk alma ihtiyacı vardı ki, felaketimin büyüklüğünün bilincine varmak zevk veriyordu. Yılların beni bu köşeyi de arayacak hale düşürmesi ihtimalinden dehşet duyuyordum; insanın, ne derece büyük olursa olsun her türlü felakete alışıverdiğini daha o zamanlar sezmeye başlamak da ürkütüyordu beni. (hapishanedeki köşesi hakkında konuşuyor- s. 83)

 

- Başkasının yerine geçmek, yerine geçilen kimsenin kimliğiyle birlikte yazgısını da almak demektir. Bu garip olduğu kadar gerçektir. (s. 87)

 

- "Madem ki sürgün damgası yemişsin, artık her türlü ahlaksızlığı yapabilirsin; artık ayıp falan kalmamıştır." İşte A. Tamamı tamamına böyle düşünürdü. Bu çirkef yaratığın varlığını daima tabiatın bir hatası saymışımdır. (s. 93)

 

- Mahpuslar müthiş hayalci insanlardır. (s. 97)

 

- Gereğin etkisi bilinenlerden, duyulanlardan çok daha başka oluyor. (hapishaneye alışma ve sıradanlaşmayı anlatıyor- s. 96)

 

- İnsan, özgürlüğü uğrunda neyi vermez ki? Boğazına ip geçirilmiş hangi milyoner bir soluk hava için milyonlarını feda etmez? (s. 98)

 

- Duyduğuma, okuduğuma göre başkasına karşı büyük bir sevgi duymak, aynı oranda bencilliğe delaletmiş ama bu davranışın neresinde bencillik olduğunu bir türlü göremedim doğrusu. (Mahkumlara yardımcı olmaktan mutluluk duyan yaşlı Nastasya İvanovna'nın davranışını sorguluyor- , s.102)

 

- Mahpuslar sadece içgüdüleriyle insanın içini okurlar. (s. 133)          

 

- Her insan, içgüdüsel olarak, hatta bilinçsizce, bir onuru olduğunun unutulmamasını ister. Mahpusa gelince, mahpus toplum dışı olduğunu, amirlerine karşı mevki ve durumunu bilir. Ama ne vurulan damgalar, ne takılan prangalar ona bir insan olduğunu unutturamaz. (s. 137)

 

- Tanrım! İnsanca davranış, senin kulun olmaktan çıkmış birini bile tekrar insanlaştırabilir. (s. 137)  

 

- Yahudi Mahkum İsay Fomiç Bumştayn: Bu adam, çok gülünç bir biçimde bir masumluk, aptallık, kurnazlık, küstahlık, safdillik, korkaklık, fiyakacılık ve arsızlık karışımıydı. (s. 142), ... Her cumartesi akşamı koğuşumuza sırf  İsay Fomiç'in tapınmasını seyretmek için başka koğuşlardan mahpuslar toplanırdı. İsay Fomiç'te o kadar çocukça bir övünme ve gösteriş isteği vardı ki, bu toplu merak hoşuna bile giderdi. Bilgiççe ve abartılı bir azametle ilkin köşesindeki minicik masasını örter, sonra kitabını açıp iki mum yakar ve ancak kendinin bildiği birtakım kelimeler mırıldanarak cüppesini giymeye başlardı. Bu alacalı, yünlü cüppesini büyük bir özenle sandıkta saklardı. Sonra da kollarına birer kolluk geçirir, başına, alnının ortasına şeritle tutturulan tahta kutu gibi bir şey iliştirirdi; bununla alnından acayip bir boynuz çıkmışa bezerdi. Bundan sonra da duaya başlardı. Şarkı söyler gibi dua okur, bağırır, tükürür, daireler çizerek döner, acayip gülünç hareketler yapardı. Tabii bütün yaptıkları, kendi ibadet kurallarına uygundu ve bunlarda doğrudan doğruya gülünç ya da garip bir taraf yoktu; gülünç olan, İsay fomiç'in tapınma sırasında aldığı tavır, bize karşı yaptığı gösterişlerdi. Bakardık, birdenbire başını elleriyle sarar ve hıçkırarak okumaya başlardı. Hıçkırıkları gitgide kuvvetlenir, sonunda İsay Fomiç bitkin bir durumda, artık ulumaya benzeyen iniltileri arasında, küçük sandıkla süslü başını kitabın üstüne bırakıverirdi; ama hıçkırıkları alabildiğine şiddetlendiği sırada,  birdenbire ve birbiri ardınca kahkahalar savurur, sonra da bir kendinden geçme, taşkın bir mutluluk içinde, baygın bir sesle, tekrar makamla okumasını sürdürürdü. Mahpuslar ona bakıp kendi aralarında, "Herifin haline bakın çocuklar!" diye söylenirlerdi. Bir kere İsay Fomiç'e bu boğulurcasına hıçkırıklardan sonra birdenbire mutluluk ve gönül rahatlığı içinde kahkaha atmanın ne alama geldiğini sormuştum. İsay Fomiç benim bu gibi sorularımı pek severdi. Hemen anlatmaya başladı: Ağlama ve hıçkırmalar, Kudüs'ün kaybını düşünmekten ileri geliyordu. Kitap bunları düşünürken elden geldiğince hızlı ağlayıp dövünmeyi emrediyormuş. Ama en şiddetli hıçkırıkları arasında İsay Fomiç, birdenbire (bu birdenbirenin bile kitapta yeri varmış) sanki gayriihtiyari aklına gelmiş gibi Yahudiler'in Kudüs'e döneceklerine dair kehaneti hatırlamak zorundaymış. Burada da hemen sevinmeli, şarkı söyleyip kahkahalar atmalıymış; duasını okurken de, sesine mümkün olduğu kadar mutluluk yüzüne de resmiyet, soyluluk ifadesi vermesi gerekliymiş. İsay fomiç bu zorunlu birdenbire geçişi pek seviyordu.  (s. 146-147)

 

- Ne var ki, basit halk tabakamız garip denecek derecede bu tiksinti ve iğrenme duygularından yoksundur. (Hastanedeki mahpuslardan bahsediyor- s. 212)

 

- Hastalar hastalıklarını övmekle bitiremiyorlar, onları öz babaları sayıyorlardı. Hepsi onlardan şefkat görüyor, yalnız iyi söz işitiyorlardı; kimsenin insan yerine koymadığı mahpus bu çeşit muameleleri takdir ediyordu. (hastanedeki mahpuslardan bahsediyor- s. 215)

 

- Zulüm bir alışkanlıktır; bu alışkanlığın kökleşmesi, sonunda hastalığa dönüşmesi mümkündür. Sarsılmaz inancıma göre, en iyi bir insan bile alışkanlıkla, sanki bir hayvanmış gibi kabalaşıp o derece aptallaşabilir. Kanla, kudretle mest olur; hoyratlığı, ahlaksızlığı, içindeki kötülüğü büsbütün geliştirir; aklı, duyguları,  kesinlikle doğal olmayan hareketleri yadırgamaz ve sonunda bundan zevk almaya başlar. (İnce değnek cezasının acımazsızlığına vurgu- s. 244-245)

 

-  Bazen her fabrikatörün, her müteahhidin, işçisinin bütün ailesiyle beraber sırf kendi elinde olduğunu görmekten iç gıcıklayıcı bir zevk aldığı oluyor. Bu bir gerçektir, çünkü bir önceki kuşaktan kalan mirastan kolay kolay vazgeçmesi mümkün değildir. Tıpkı insanın ana sütünden kanına, damarına işlemiş şeylerden öyle çabucak ayrılamayışı gibi. Dönüşümler öyle çabucak olmaz. Suçun büyük bir günah olduğunu yalnızca anlamak hiçbir şey ifade etmez; ondan tamamıyla vazgeçmek gerekir. Bu da o kadar kolay olmaz. (İşkencecilerden bahsediyor- s. 245)

 

-  Bakarsın çam yarması gibi sapasağlam bir herif, kıvranıp dırlanmağa başlar. Bu durum, ciddî işlerde kuvvetli, sakin yaradılışlı bir adamın, evde, boş zamanında sıkılıp aksileşmesine, verilen yemekleri beğenmemesine, herkesle çekişmesine benziyordu. Bu gibiler her şeyde bir aksilik görür; herkes onu kızdırır, üzer; kısacası böylelerine rahat batar. Bu gibilere halk arasında da rastlanır; hapishanemizdeki ortak hayatımızdaysa bu gibilere pek sık rastlanır doğrusu. (Hastanedeki iri yarı mahpusların durumundan bahsediyor- s. 254)         

 

- Fakirin zifaf gecesi bile kısa olur. (s. 287)

 

- Bir amaç ve içinde bu amaca ulaşma isteği olmadan hiç kimse yaşayamaz. Amacını, umudunu, kaybedenler de çoğu kez korkunç birer canavar kesilirler... Buradakilerinin hepsinin amacı, hapisten kurtulmak, hürriyete kavuşmaktı. (s. 314)

 

- Ruh ve şahsî gelişim asla belli ölçülere vurulamaz. Hatta eğitimin bile bu durumda ölçü sayılması mümkün değildir. Herkesten önce ben en cahil, en dar çevrede, bu zavallılar arasında, en ince bir ruh gelişimine rastlamıştım. Hapishanede bazen birkaç yıldan beri tanıdığım bir adamı çoğu zaman hayvan yerine koyup küçümsediğim olur. Ama bazen de birdenbire öyle bir an gelip çatar ki, aynı adamın ruhu gayriihtiyarî dışa açılı; işte o zaman içindeki hazineyi, duyarlılığı görür, kalp taşıdığını anlar, kendinin ve başkalarının ıstıraplarına karşı gösterdiği anlayışın fakrına varırsınız. Gözleriniz birdenbire açılır; ilk anda bütün bunları görüp duyduğunuza bile inanamazsınız. Bazen de tersi olur: Tahsil, barbarlık ve sinimle öyle bir uyuşur ki, nefretten boğulacak gibi olursunuz; ne kadar iyi kalpli ne kadar saf olursanız olun buna bir özür ya da hafifletici sebep bulamazsınız. (s. 315)

 

- Bir sınıf insan vardır ki, çoğu zaman zeki oldukları halde, arada bir alabildiğine soyut düşüncelere körü körüne bağlanırlar. (s. 345)