"Otuz üç rekâtlık bir ara verilmiştir dünyaya.

 

Bu mahallede ilk kez teravih namazına gidiyorum. Otobüste tanıştığım mahalleden bir arkadaş, "ramazan ayında bizim cami çok hoş olur" demişti aylar önce. Evden çıktığımda iftar sonrası sessizlik sürüyordu sokaklarda. Hava serin, rüzgâr yer yer üşütecek denli güçlü esiyor. Ağaçların yaprakları hışırdayarak geceye renk katıyorlar. Camiye doğru giderken etrafa bakınıyorum, sağdan soldan kadınlı erkekli birer ikişer kişi dökülüyor sokağa. Oğlunu yanına almış babalar, kızını yanına almış annelerle aynı yöne doğru ilerliyoruz. Sayımız gittikçe artıyor. Ezan okundu okunacak. O an bir düşünceye kapıldım. Sayısı milyonlarla ifade edilen bir şehirde, gecenin bir vakti, insanlar evlerinden çıkmış, ortak bir hedefe doğru ilerliyoruz. Bizi birbirimize bağlayan tek ortak yanımız, az sonra kılacağımız teravih namazı. Gittikçe yalnızlaşan dünyamızda hiçbir menfaat gütmeden birlikte yaptığımız nadir işlerden birisi bu. Sınıf farkı yok, dil, ırk, ideoloji, parti, meslek ayırıcı özelliklerini kaybediyorlar. Ezan sesiyle birlikte Reha Erdem'in Kozmos filmini hatırladım. Bir röportajında yönetmen filmini anlatırken, ezan sesinin toplumsal ve bireysel önemini anlatmıştı. Dünyanın hay huyu içinde, bir an bir ses yükseliyor göklere. Duruyoruz birden, bu ses bize içinde bulunduğumuz dünyanın faniliğini, burada kalıcı olmadığımızı, kapılıp gitmemizin yanlış olduğunu hatırlatıyor. Bu muhteşem bir şey, diyordu. Bu dünya sultan Süleyman'a kalmadı, sana hiç kalmaz, diyen bu ses sokakta aynı mekâna doğru ilerlediğimiz insanların hepsini yalnızlık batağından çekip çıkarıyor. Üzülme, Allah bizimledir.

 

"Coşkunluğu karşısında içlendiğim şadırvan"

 

Camiye yaklaşıp etrafta o teravih öncesi telaşı görünce, insanın içini bir ferahlık kaplıyor. Kimi yer bulma gayretiyle cami avlusundan içeriye doğru adımlarını hızlandırırken, kimi de arabasını park edecek yer arayışında. Kendisi küçük, avlusu büyük bir camimiz var. Avludan içeri girince gözlerim (hep olduğu gibi) şadırvanı aradı. Şadırvan, bence bir caminin en önemli unsurudur. Ne zaman bir şadırvan görsem İsmet Özel'in "coşkunluğu karşısında içlendiğim şadırvan" dizesi gelir aklıma. Daima serin, daima ferahlatıcıdır şadırvan. Hüzünlü bir duruşu vardır, hepimiz gelir gideriz, o hep oradadır. Hep coşkulu, hep umut verici. Bizi, birbirimize yan çizen bireyler olmaktan kurtaran en sevimli mekândır. Avlu kapısından içeri girip şadırvana doğru ilerlerken sanki bütün kötü düşüncelerinizi avlunun dışında bırakırsınız. Teravih namazının vazgeçilmez simgesi olan çocuklar bu şadırvanın suyuyla oyun oynayıp, etrafında koşuşurlar.

 


 

"İnsan doğduğu andan itibaren ölmeye başlar"

 

Kendi çocukluğum geldi aklıma. Şadırvan çeşmesini açıp, elimizle bastırarak suyu birbirimize fışkırttığımız günler. Yaşlı amcaların bizi kovalamakla görevli olduğu, bizim de oyun oynamaktan vazgeçmediğimiz teravih akşamlarımız. Şimdi ben amca konumundayım, yeni çocuklar koşuşuyor cami bahçesinde, zaman böylece ilerliyor. "İnsan doğduğu andan itibaren ölmeye başlar" demişler ya, işte öyle bir şey.

 

Camimiz yeni olduğu için herhalde, şadırvan yoktu avluda. Arka tarafta abdesthane yapmışlar. Dernek yönetimiyle konuşmalı, derhal avlunun ortasına bir şadırvan kondurmalı. Tam camiye girecekken musalla taşını gördüm. Cahit Sıtkı'nın "Bir namazlık saltanatın olacak / Taht misali o musalla taşında" dediği bu beton zeminin üzerine bir gün kendi soğuk bedeninin konulacağını düşününce, bir ürperti alıyor insanın ruhunu. Sen, orada dümdüz yatıyorsun, etrafında bir sürü insan. Senin ölümün, onlara kendi günahlarını hatırlatacak, ölüme ne kadar hazırlıksız olduklarını. Yaşar Alptekin'in Sakıp Sabancı'nın cenazesinde yaşadığı hisleri onlar da hissedecek. Türkiye'ye sığmayan Sabancı, iki metrelik kefene sığdı gitti.

 

 

Gerdeğe gider gibi gitmeli namaza

Bu serin havada dışarıda kılmanın zevkini mi yaşasam, diye düşünürken caminin içini görmek istedim. Ne de olsa yeniyiz, kubbe süslemelerine, duvarlardaki hat yazılarına bakmak lazım. Maalesef, ezan okunurken camiye giren herkes gibi ben de en arkada kaldım. Ön giriş kapısını geçtim ama ana kapının önünde kaldım. Bir ara yukarı kata çıkayım dedim ama baktım üstte bayanlar var. Zar zor bir yer buldum kapının önünde ve namaza durdum. Mustafa Kutlu'nun namaz kılarken içimizden geçenleri anlattığı bir hikâyesi vardır. Adam namaza durur ama bir yandan dünyalık işlerin hesabını yapar. O gün bugün namaza durduğumda bu sahne gelir aklıma. Borçlar şu zamana ödesek, Allahu ekber, çocuklar da büyüyor, okula para lazım, gelir az, semiallahu limen hamideh, bugün de müşteri azdı dükkânda, şu son gelen alsaydı ne güzel olacaktı, çok pazarlık yaptı teres, Allahu ekber, böyle gidiyor namaz. Kimi düğün gününü bekler namazda, kimi atama kararını, yarı ahiret, yarı dünya gidersin böyle.

 

Namazı kılarken alnım secdeye gittiğinde, halının ne kadar temiz koktuğunu hissettim. Tuhaftır, bu cami halıları hep temiz kokar. Sanki caminin hocası, her gün zemzemle yıkıyor bu halıları. O kadar insan, ağız, çorap ve ter kokusuyla kapanır bu halılara, başınız öndeki adamın çoraplarının dibindedir, yine de hikmet-i ilâhî, kötü bir koku yoktur camide. Dersin ki, iki namaz arası melekler gelip bıraktığımız bütün kötü kokuları alıp götürüyorlar camiden. Otuz dört yaşında, yüksek lisans yapan birisiyim, bu işin sırrını anlamış değilim, itiraf ediyorum. Bu yüzden camiye giderken güzel kokular sürüp, temiz giysiler giyinip, sevgilimizin yanına gider gibi gitmek lazım. Bir zaman düşünmüştüm zaten, bir insan namaza giderken gerdeğe gider gibi gitmeli aslında. Bir gelin ya da damat, gerdeğe girmeden önce nasıl büyük bir heyecan duyuyorsa, hayatının en güzel gecelerinden birini yaşayacağı aklına gelince, coşkulu bir sevinç nasıl kaplıyorsa her yanını, öyle durmalı namaza. Gerdeğe girerken bizi bekleyen sevgilimizle, namaza giderken de hepimizi yaratan en büyük sevgilimizle buluşmaya gidiyorsak, daha fazlasını hissetmeli değil miyiz? Genel müdürün önüne giderken duyduğumuz heyecanla başbakanın yanına çıkarken duyduğumuz heyecan bir olur mu? Bizi hiç terk etmeyen rabbimize reva gördüğümüz ilgi bu kadar mı olmalı? Ah, nefs!

 

Bir teravih klasiği; çocuklar

 

Yaramaz bir çocuk ilişti yanıma, yerinde duramıyor afacan. Etrafa bakınıyor, kaşınıyor, gülüyor, yüksek sesle hocayı tekrar ediyor, secdeye gidince hınzır bir gülüşle bana bakıyor. Baktı olmadı, namazın ortasında şöyle bir gezinip geliyor, tekrar yanımıza duruyor. Bir diğeri kikirdeyerek gülüyor. Bıraktım oynasın ocuklar, hoplaya zıplaya dolaşsın camide. İtiraf edeyim, bunlar gene sessiz sakin çocuklar. Biz camiye gittiğimizde yer yerinden oynar, hoca namaz arasında bize kızardı susturabilmek için. Secdeye varınca önümüzdekinin ayağını gıdıklamak mı dersin, arkadan çitme atar gibi yanımızdakinin poposuna tekme atmak mı dersin, itekleyip saf dışına çıkarmak mı dersin, ihtiyar bir amca bizi birbirimizden ayırıncaya kadar böyleydik. Bazen yanımıza fındık alır, secdede misket atar gibi atardık öndekine. Allah rahmet eylesin, bir Hacı Fehmi amca vardı ilçemizde, iftarını yapar, camiye gelir, ön safa kurulurdu. Namazın ortasında, gürültülü bir sesle bir geğirirdi mübarek, biz çocukların en büyük eğlencesiydi, Yaşlı adam, tutamazdı zavallı. "Hacı Fehmi gene cola içmiş iftarda, belli" derdik içimizden.

 

Namaz arasında, salâvat getirirken Itrî geldi aklıma, tekbirlerimizi, salâvatlarımızı besteleyen muhteşem bestekâr. Koca ülkeyi asırladır besteleriyle kenetliyor birbirine bu müzik dehası. Yahya Kemal boşuna dememiş, "Çok insan anlamaz eski musıkimizden / ve ondan anlamayan, bir şey anlamaz bizden." diye. Şimdiki neslin, "failatün failatün, ne iğrenç, çiçek böcek edebiyatı" diye dalga geçtiği edebiyat ve musıki üstadlarımızla ilgili bilgilerden habersiz bu çocuklar, atalarını inkâr ederek modern dünyanın ilgisini çekmeye çalışıyorlar ama suç bizde. Onlara kendi değerleriyle övünecek özgüveni vermeyen de bizleriz. Ahmet Turan Alkan'ın yazısından sonra, bir sonraki nesli kötüleyenlere ilgi göstermediğim gibi, ben de bir sonraki kuşağı asla yadırgamıyorum. Bizden sonra gelenler bizim eserimizdir ne de olsa.

 

 

Sen kapına geleni boş çevirmezsin

 

Yaz sıcağında, serin bir havada (bunu da anlayamam ya, bütün gün sıcaktan yakan hava teravih vakti bir serin olur ki bu muhteşem havada) kıldığımız namaz çıkışı Behlül Dana'ya atfedilen bir menkıbe geldi aklıma. Padişah, büyük bir iftar sofrası hazırlamaya karar vermiş ve Behlül'e, akşam namazından sonra cemaati topla getir demiş. Behlül gitmiş, yanında üç kişiyle gelmiş yemeğe. "Bu kadar mıydı camideki insan sayısı?" diye sorunca padişah, Behlül şöyle demiş: "Siz bana camideki insanları topla getir demediniz ki, namaz kılanları getir dediniz. Ben de çıkışta sordum her gelene, hoca namazda hangi sureyi okudu? diye. Sadece bu üç kişi bildi" Ben bu hikâyeyi duydum duyalı hocanın hangi sureleri okuduğuna hep dikkat ederim. Olur ya, bir Behlül çıkar, soruverir çıkışta.

 

Dile kolay, otuz üç rekâtlık bir ara verilmiştir dünyaya. Allah kabul etsin. Kusurumuz çok,  günahımız sayısız ama sen kapına geleni boş çevirmezsin.

 

Teravih bitiminde camiden çıkarken, uzun ağaçlardan gelen kuş seslerine eşlik eden rüzgâr sararken bedeninizi, tarif edilemez bir rahatlık dolar gönlünüze. Şöyle bir başınızı kaldırıp göklere bakınca bir şeyler duyar gibi olursunuz:

 

"Konsun, yine pervazlara güvercinler;

(Hû hû)lara karışsın Âminler...

Mübarek akşamdır; gelin ey Fâtihalar, Yâsin'ler!"