İmkânsız çabanın adı: ROMAN.


İnsan anlamını kendini parçalayarak gizler. Bu olgunun varoluşa ilişkin metafizik temelleri vardır. Ancak bu yönü şimdilik bizim konumuz dışındadır.


İnsanın parçalanmışlığını yanımızdan yakınımızdan şahitliklerimizle anlamaya çalışırsak(anlamak kendime yaklaştırmak demektir) karşımıza cinsiyet, din, mezhep, ırk, siyasi görüş, medeni durum, taraftar gibi sonu gelmez ve kendi içinde de parçalanabilen bir yapı çıkar. Diyelim ki A erkektir (işte bu bütünden ilk kopuştur) ve A Midyatlıdır(kopuş devam ediyor), Hrıstiyandır, uyruğu TC dir, sosyal demokrattır ve Beşiktaşlıdır.

Her bir durum kendini kuvvetle dayatarak hem bütüncül olana hem de diğer durumlara ait anlamların önünü perdeler. Bunu hikâye edelim.

 "A Pazar Ayininde aynı sıraya oturduğu dindaşıyla öğleden sonra maç izlemeye gittiğinde stadın kapısında ayrılarak Beşiktaş taraftarına tahsis edilmiş kapıya yönelir. Çünkü dindaşı Fenerbahçelidir. Stadın Beşiktaşlılar tarafında A, iki gün önce çarşı esnafının kullandığı lavaboda Cuma namazı için abdest alırken karşılaşıp ayaküstü birkaç kelime konuştuğu eski komşusuna rastlar ve yan yana oturup aynı takıma tezahürat yapar."


Yukarıdaki hikâyede A ayinin ruhunda sebep olduğu huzurun perdelemesiyle yanında oturan dindaşının Fenerbahçeliliğini(Fenerbahçelilik yerine istediğiniz her türlü şeyi koyun) aklına bile getirmedi. Aynı gün futbol maçının heyecanıyla da Müslüman komşusuyla birlikte karşı türbindeki dindaşına rekabet edip bağırdı.

Söz konusu ettiğimiz parçalanmayı daha da derinleştirdiğimizde tepkileriyle, refleksleriyle tamamen kendine özgü birey çıkar. Koparılmışlığının acısını içinde yaşayan, içinde yaşadığını dışına taşıran "Sui Generis" fert.

Koparılmışlık acı verir. Çünkü gerçekten de eksik bir parça hüzündür. İş kazasında kolunu kaybetmiş bir insan kaybettiği uzvunun eksikliğini öyle derinden hisseder ki bunu bedeninin ve hayatının tümüne yayar. Kopan uzuv ise bütünden ayrıldığı için çürümeye başlar. "İnsan"dan kopan Müslümanın ya da Beşiktaşlının çürümesi gibi. İş kazasında kaybetmiş değil de doğuştansa uzuv eksikliği acısını metafizik zemine taşır ve her fırsatta da dışına taşırır.

Bir metafor olarak aldığımızda "doğum" olgunlaşan ceninin annenin bedeninden kopmasıdır. Koparılışın acısı hem annede hem çocukta öylesine kalıcıdır ki daha temel bir koparılış olan yaratılışın acısını hatırlatır. 

Parçalanmışlığa ait bilgimiz bilinç düzeyinde cereyan etmeyen daha çok koparılma acısının varlığımızda depreşmesiyle fark ettiğimiz hissi bir şeydir. Böyle olduğu için kendimizi tanımlama gereği duyduğumuzda parçalanmış olanı tarif ederiz. Bu şuna benzer; bir insana "Sen kimsin?" denildiğinde, ayak kendini tarif eder"Ben üzerine basılıp yürünenim."

Kuşkusuz ayağın tarifi sorunun cevabı değildir. Fakat ayağın tarifini dâhil etmeden soruyu cevaplamanın başka bir yolu da yoktur. Zira "bütün" ya da "eksiksizlik" her soruyu anlamsız kılacak mutlak kapsayıcılık ve/veya tekilliktedir. O halde insana sorulan kimsin sorusunu ayağın cevaplaması mantıksal bir mecburiyet ya da başka deyişle kaderdir.

İnsanı anlamaksa hiçbir parçayı dışarıda bırakmayan bütüncül bir varoluş durumuyla mümkün olabilir.  Bu gerçekten de tam bir durumdur. Hareketsiz, zamanın sonsuzca durduğu alakalarından tecrit edilmiş ama her alakaya mevzu veren bir durum.

Modern toplum, insan varoluşunun doğasında bulunan bu parçalanmışlığı en altında homojenlik olan bir ekstreme doğru iter. Bireysel farklılıkları en aza indirip ortadan kaldırır. Varoluş piramidinin tabanı olan bu alanda insanı anlamak tüm insanları anlamakla mümkün olabilecek bir imkânsızlığa dönüşmüştür. İşte bu imkânsız çabanın adıdır ROMAN.