Unutmayalım, özgür algılayan ancak özgür düşünebilir.


O müthiş romancı Milan KUNDERA, "kiç (kıtsch)" teriminin içini doldururken adeta kitlesel bir hipnotizmayla tüm modern toplumun estetik değerlerinin en alt seviyede standartlaşma eğilimine dikkat çeker.

Çok zaman dolmuşta, kafede, lokantada ya da yürürken yanından geçtiğiniz herhangi bir ticarethaneden seçimine kesinlikle dahil olmadığınız bir müzik parçasının zorunlu dinleyicisi olursunuz. Hasbelkader beğendiğiniz bir parçadır, olabilir ama sizin iradeniz dışında seçilmiştir ve dayatmadır. Dayatılan müzik işitsel anlamda gürültüden çok az farklı bir şeydir.

Çoğu zaman bu dayatmaları kabullenip içselleştiririz. İstisnadır kendi müzik zevkini özgürce seçen irade. Teknolojinin müzikal aletleri geliştirmedeki mahareti her geçen gün insanın önüne türlü seçenekler sunmakta, dayatılan müziği yaşamın en mahrem ayrıntılarına sızdırmada kendini gösteriyor. Beklemeye alınan telefonda zorla dinletilen Bolero'dan otobüste yakınınızdaki kişinin kulaklığından sızan anlaşılmaz gürültülere kadar gündelik hayatımızın tamamında işitme duyumuz muazzam bir saldırı altındadır.

Aslında görme duyusuyla ilgili söyleyeceklerimi öne almalıydım. Çağımız kelimenin tam anlamıyla görsel bir çağ. İmaj her şeydir. Çünkü her şeyi istila etmiştir. Algı kodlarımız görme biçimine göre yeniden şekillenmektedir. Yani nasıl görüyorsak öyle algılıyoruz. Görme duyusunun bu kadar öne çıktığı zamanımızda çeşitli sebeplerle(bu sebepler reklâmdan siyasi tercihlere kadar geniş bir yelpazeyi kapsar) algı yönlendirmesi de kaçınılmaz hale gelmekte. Görsel araçlarla iletişim o dereceye ulaştı ki artık diğer algı duyularımız gerilemeye başladı. Hatta bir müddet sonra kullanılmayan organların körelmesi ilkesi gereği kullanılamaz hale gelebilir. Burada söz ettiğimiz şey görme duyusuna bağlı algının hâkimiyet alanını öbür 4 algının aleyhine genişlettiği sorunudur. Ancak bu genişleme modern çağın getirdiği sağlıksızlıklardan biri olduğundan yine içine fırlatıldığımız bir durum ve yine müdahalemiz asgari. Sürekli olarak bakışlara zorunlu görme nesneleri üreten modern şehir kültürü, beynin kendi çöplüğüne yığdığı algı artıklarının sebebidir.

Sükûn bulmaz bir geç kalmışlığın pençesinde her an bir yerlere yetişme telaşıyla ayaküstü atıştırılan yemeklerin dumura uğrattığı tad alma duyumuz bir kurbağanınkine eş hale gelmek üzere. Kitle üretiminin dayattığı standart tadlar günlük mönülerimizin zorba öğeleri oldu. İddia ediyorum, şehirde çalışan orta gelirli insanların tamamına yakını tabağına gelen iyi et ile kalitesiz eti ayıt edemez. Bunu yapmaya kabiliyetinin yetmemesinden değil, tad alma duyusunun asgaride standartlaşarak hassasiyetini yitirmesinden.

Koku duyumuzun içinde bulunduğu tahakkümle ilişkili olarak "Muhteşem Deodorant Krallığı"ndan bahsetmek kâfi sanırım. Söz konusu krallığın sınırlarının atmosfer tabakalarına kadar uzandığı malum. Parfüme nispetle fast-food sayılan deodorantlar yukarıda bahis ettiğimiz en altta standartlaşmanın koku âlemindeki karşılığını temsil etmektedir.

Evet, elimizde geriye kalan son duyu kalemiz "dokunma" bu duyuya bağlı algılarımız şu ana kadar en az saldırıya uğrayan dolayısıyla en fazla irade kullandığımız duyumuzdur. Sıkış tepiş insanlık dışı durumlar yaratan otobüs ve dolmuş silahlarıyla tehdidini bize ulaştıran modern hayat, giysilerimizin kalınlığı nispetinde başarısız oluyor. Göz ardı edilebilecek istisnalar bir kenara bırakılırsa arzu ettiğime dokunuyor, iradem dahilinde dokundurtuyorum. Fakat bu dokunma özgürlüğünün böyle devam etmesini beklemek elbette safdillik olur. Malum saldırgan tüm olanaklarını seferber edip bu duyumuzun da istilası için gerekli her girişimi yapacaktır.

 Hiç de küçümsenmemesi gereken bu özgürlük bizi özgür kılan diğer şeyler gibi kişiliğimize katılıyor. Unutmayalım, özgür algılayan ancak özgür düşünebilir. Özgürlükse kişiyi insan yapan yegâne değerdir.