“Yaralı bilinçlerin izini silmek” 

Zealot ve Herodian. Bu iki kavram, Arnold Joseph Toynbee’nin, Batı medeniyeti karşısında, diğer ülkelerin gösterdiği tepkileri temsil için kullandığı simgelerdir. Zealot, Roma hakimiyetine karşı ayaklanan ve Roma Medeniyeti’ne dair her şeye karşı çıkan Musevî partizan anlamındadır. Herodian ise, Roma kültürünü benimseyip, taklîd eden eski Yahudiye kralı Herod’dan mülhem bir tabir. Toynbee, 20. yüzyılda Batı medeniyetinin baskısı karşısında, geçmişe sığınan, “Geleneğe dönüş” yolunu izleyenler için Zealot, aynı medeniyetin baskıları karşısında çözüm yolu için, Batıyı taklid ederek onunla aynı seviyeye ulaşarak mücadele yolunu izleyenler için de Herodian tabirini kullanıyor. Prof. Şahin Uçar, Toynbee’nin bu kavramlarını şöyle somutlaştırıyor: “Zealotluk, gerçekte, yabancı baskısı sebebiyle, geçmişe sığınan bir ‘arkaizm’dir; ‘geçmişe sığınma’ diye tarif edilebilir. İslam dünyasındaki temsilcileri, Kuzey Afrika Senûsîleri ve Orta Arabistan Vahhabileridir. (Toynbee yaşayıp görseydi, bugünkü İran Cumhuriyetini de Zealot olarak görürdü herhalde), ....Herodianlığın tecrübe edildiği iki ülke ise Mısır ve Türkiye’dir.”

 

            Ya ölüm ya batılılaşma

Toynbee, Türkler’in Osmanlı sonrası Cumhuriyet’e giden sürecini şöyle değerlendiriyor: “1920’lerde Türkiye hayatını ya dışa döndürecek ya da ölecekti… Bir, Türkler, daha önce yaptıkları gibi, küçük dozajları alıp bedelini ödemeye devam edecekler. Ya da ikinci alternatif olarak Batı’nın kendilerini yok etmemesi için tüm içtenlikle kuvvet ve ruhlarını kullanarak kendilerini koruyacaklar. Türkler daha önce bu iki alternatiften birincisini seçmek sûreti ile yok olma sınırına geldikten sonra, fazla gecikmeden, Mustafa Kemal Atatürk’ün liderliğinde yürütülen sınırsız Batılılaşmanın içine dalarak kendilerini kurtarmış oldular.”

Toynbee’ye göre Osmanlı Devleti’nin 18. asırdan itibaren uyguladığı “Müslüman kalarak modernleşme” çabası (Medeniyetini al, ahlakı kalsın) gerçek dışıydı ve yıkımı getirdi. Çünkü; “Herhangi bir medeniyet, herhangi bir hayat tarzı, tüm parçalarıyla birbirine bağlı ve bölünmez bir bütündür… Alışılmadık bir teknolojiyi kabul etmek, alışılmadık bir dini kabul etmekten daha kolaydır… Teknoloji hayatın görünen yüzünü değiştirir, bundan dolayıdır ki, yabancı bir teknolojiyi adapte etmek bir ruhun diğer bir ruha teslim edilmesini istemeden, bir başkasını yok olma tehlikesine sokmadan tatbik edilebilecek gibi gözükür. Yabancı teknolojiyi adapte etmede, adaptasyonun sadece sınırlı bir sorumluluğu taşıdığı fikri şüphesiz yanlış hesaplama olabilir.... Dolayısıyla, biri kendi geleneksel teknolojisini terk ederek yabancı bir teknolojiye adapte oluyorsa, hayatın teknolojik boyutundaki bu değişiklik, sadece bu boyutla sınırlı kalmayıp, tüm geleneksel kültürü değiştirene kadar devam edecek ve yabancı kültür, yabancı teknolojinin girdiği kültürel savunma alanında oluşturulan boşluklardan yavaş yavaş girerek tamamıyla içeri girmeyi başaracaktır.”

 

Müslüman kalarak modernleşemez miyiz?

İsmail Kara Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan bu modernleşme sürecini şöyle yorumlar: “Osmanlı modernleşmesinin mimarları, hem niyet hem de netice olarak Müslüman kalarak, İslâm âleminin de mesul bir devleti olduklarının tamamen farkında olarak nasıl modernleşebileceklerinin yol haritalarını hazırlıyorlardı. Buna karşılık Cumhuriyet ideolojisi, dini yok sayma/yok etme ile dini modernleşmenin bir aracı olarak kullanma arasında sıkışıp kalmışlardı. Bu sebeple iki duruş arasındaki en önemli fark: Cumhuriyet modernleşmesinin yaşadığı med-cezirler ve bu durumun doğal sonucu olarak ortaya çıkan birbirinden farklı söylem ve uygulamalar diyebiliriz.”

 

CHP’nin Herodian politikaları

Cumhuriyet sonrası CHP merkezli “Herodian” uygulamaların içeriğine Toynbee’nin bakış açısıyla devam edelim: Herodian o kimsedir ki, bilinmeyenin tehlikesine karşı en iyi savunmanın, onun sırrını çözmek olduğunu zanneder ve karşısında kendisinden daha iyi teçhizatlı bir düşman görünce o düşmanın taktikleriyle savaşmayı seçer. Zealot, geçmişin örtüsünde canlanmaya çalışırken, Herodian şimdiki zamanı cesaretle araştırır ve geleceği karşılar. Zealot içgüdüsüyle hareket eder, Herodian aklını kullanır. Herodianlık Zealotluğa göre, etkili ve onunla karşılaştırılamaz bir çözüm ise de, gerçek bir kurtuluş yolu değildir. Evvela bu tehlikeli bir oyundur: Irmağı geçerken at değiştirmeye benzer: Binici atı değiştiremezse ölüme gideceği bellidir. Atını değiştirdiği takdirde ise, kendi benliğini kaybedecektir.

1923-1950 arası CHP elitizminin politikalarını Toynbee’nin gözüyle değerlendirmek istersek; “Herodian (Batıcı, modernist) kendisi taklitçi olduğu için hiçbir zaman yaratıcı olamaz. Böyle bir şahsiyetsizlik ifadesinin, insanlara ilham ve heyecan verici bir yönü de yoktur elbette. Ve Herodian ancak ayakta kalmak, yaşamak için bu yolu seçmiştir; gayesi dünyevîdir; hiçbir uhrevî vaadi olamaz; ne var ki bu usulle insanları dünya nimetlerine kavuşturmak da mümkün değildir. Olsa olsa, Batı ile işbirliği yapan, Batılılaşma taraftarı, küçük bir yönetici azınlık dünya nimetlerine kavuşur. Halkının çoğu ise, Batı’ya proleterya (işçi) olmaktan öteye gidemez.” Prof. Dr. Şahin Uçar, Toynbee’nin bu görüşlerini haklı buluyor ve ekliyor: “Nitekim Türk insanı Almanya ve Hollanda’ya ‘çöpçü’ olmuştur.”

Toynbee’nin gözüyle batılılaşmanın bir tercih değil bir zorunluluk olmasına rağmen şunu söyleyebiliriz: CHP’nin (Herodian) sınırsız Batılılaşma politikalarıyla birlikte, içerde Batı ile işbirliği yapan (CHPli) bir burjuva sınıfı oluşmuş, CHP kadroları her türlü imkâna sahipken halkın hep fakir kaldığı bir düzen ekonomiyi esir almış, CHP politikalarına uymayanlar “Öteki” ilan edilerek dışlanmış, dışarıda ise Türk insanı Avrupa ülkelerinde işçilik yapar hale gelmiştir. Divan edebiyatına çiçek böcek edebiyatı, Mevlana’ya Moğol ajanı, Fatih Sultan Mehmet’e kardeş katili gözüyle bakan, İslam’ın geri bıraktığını düşünen genç nesiller CHP’nin bu Herodian tavrının neticesi olarak Türk siyasal tarihinde yerini almıştır.

Askerî ve bürokratik vesayet mekanizmalarıyla varlığını idame ettiren CHP’nin bu tavrını Toynbee’nin tezleriyle yorumlarsak, zorunlu çözüm olarak görülen batılılaşma adına geçmiş (hafıza) yok edilmeye çalışılmış (hilafet ve saltanatın kaldırılması, dil inkılabı vb.), Türkler’in kimliğiyle özdeşleşen İslam dini safdışı bırakılmış (Kemal Karpat’ın ifadesiyle; “İyi şeyler Atatürk’e kötü şeyler dine hamledildi”),  bölgesel, coğrafî, dinî ve kültürel akrabalıklar görmezden gelinmiş, Türkiye’yi ilerletecek yeni bir hamle geliştirilememiş, yine Kemal Karpat’ın tabiriyle, “Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerini atan Abdühamid Kızıl Sultan diye anılmış”, Şerif Mardin’in dediği gibi; “Cumhuriyet iyi ve güzel şeylere dair fazla bir şey vermemiş”tir.

 

Mağluplar galipleri taklid eder

İbn Haldun’a göre, medeniyetlerin hayatında bir kural vardır: “Mağluplar, galiplerin âdet ve müesseselerini taklid eder.” ‘Mukaddime’ yazarına göre bu taklidin sebepleri şunlardır: “1-Şuursuz bir hayranlıktır. 2-Yenilen kavmin, mağlubiyetinin daha aşağı bir moralden veya manevî değerlerden ileri geldiğine inanmak istememesi ve düşmanının zaferini üstün tekniğine, silahlarına ve müesseselerine atfetmesidir. (Psikolojik bir tatmin) 3-Mağlupların galiplerin başarı sırrını, onların bazı âdet ve müesseselerinde araması ve bu âdet ve müesseseleri kullandıkları ölçüde kendilerinin de başarıya ulaşacaklarına inanmalarıdır.”

Bu açıdan baktığımızda Türkiye dahil Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkan bütün ülkelerin Batılı ülkeleri taklit etmesini normal karşılayabiliriz. Aristo mantığını anımsatan “Ya Batılılaşacaksınız ya da yok olacaksınız” dayatmasının gerçekçi olmadığı, CHP’nin başlattığı ve yargı, ordu ve bürokrasi kanalıyla bugünlere kadar süregelen politikaların dışında başka bir seçeneğin daha bulunduğunu 2002’den bu yana müşahede etmekteyiz. “Medeniyetler çatışmaz, etkileşir” diyen Kemal Karpat’ın altını çizdiği noktayı AK Parti sonrası Türkiye’de somut olarak görme imkânı bulduk. Hem geçmişiyle hem de çağdaş normlarla barışık bir devlet yönetiminin imkân dahilinde olduğunu tecrübe etme imkanına kavuştuk.        

 

Türkiye’yi yeniden keşfetmek

AK Parti’yle birlikte siyasal hayatımızda yeni bir süreç başladı. Zealot (içe kapanma) ve Herodian (taklit ve benzeme) tavrının dışında dünyayla entegrasyon olurken geçmişin yeniden ihyasıyla öze dönüş politikaları izlendi. Mevlâna büyük Türk düşünürü olurken, Yunus Emre adına kurulan enstitünün tüm dünyada şubeleri açıldı. Manevî değerlerimiz olan Hacı Bektaş-ı Velî, Hacı Bayram-ı Velî, Şeyh Galip, Merkez Efendi, Mimar Sinan vb. isimler adına üniversiteler, enstitüler, vakıf ve dernekler açılarak tarihî mekânlar aslına uygun restore edildi. Geçmişte ve geçmişle yıkılan köprüler yeniden inşa edildi. Bölgesel ve coğrafî komşulukların tekrar tesisi mümkün hale getirildi. Batı ile iyi geçinen CHP’li elit zümreye tahsis edilen imkân ve kaynaklar toplumun geneline dağıldı. Böylece yeni bir kalkınma hamlesi başlatıldı. “Sizin göreviniz ordu için çocuk doğurmak ve verginizi vermek” denilen Türk milleti, ilk kez ülke yönetiminde etkin bir şekilde söz sahibi oldu. Teknolojinin sızmasıyla yozlaşması beklenen ahlâk, dinî/millî değerler ve aile kavramı yüceltilerek korumaya alındı. Darbelerin ve sokak provokasyonlarının mağduru gençlere Türkiye’yi siyasetle yönetme ortamı sağlandı.

Cemil Meriç haklı: “Her aydın yaşadığı çağın çocuğudur” ve  “Medeniyet üç günde inşa edilmez.” CHP’nin ısrarla ülkemizi sürüklediği Herodian tavrın ortaya çıkardığı yaralı bilinçlerin izini silmek için elbette zamana ihtiyacımız var. AK Parti, kaybedilen zamanı yeniden kazanmak için, Müslüman kalarak modernleşebilmek için yeni bir vizyon, yeni bir Türkiye vaat ediyor. Türkiye’yi kökü mazide atî olmaya davet eden bu yeni vizyonun inşa etmeye ömrü yetmese bile yeni bir medeniyet tasavvurunun önünü açtığına şüphe yok.