BİR REKLAM

.

“Kadının rakibi erkek değil öteki kadındır.”

 

Kadına şiddetin sorumlusu kadındır

Yazan: Aziz Kemal Nafi

 

Esnek çalışma dönemini evde çocuklarla ilgilenerek geçiren bir arkadaşım anlattı. Hanım işe gidiyor, beyefendi dadılık yapıyor gün boyu. Yemekti, dersti, hava aldırmaydı, geçiyor günler. Ama bir şeyden şikâyet etti; “Ben babayım, çocuklara bir şey söylüyorum, hanım pat itiraz ediyor çocukların önünde. Hayır, öyle değil, böyle olacak. Çocuğun kafası karışıyor. Baba olarak da itibarın sarsılıyor, bundan söz etmiyorum bile. Bence anne baba çocukların önünde bunu yapmamalı. Baba konuşunca anne susmalı, anne konuşunca baba susmalı, yanlış bile olsa!..”

Eric Hoffer’ı saygıyla anabiliriz. “Bir ideoloji bir toplumu ele geçirmek isterse, işe ailede rolleri sorgulatarak başlar” demişti. Geçmiş olsun, Daryush Shayegan’ın “Yaralı Bilinç”leri günbegün çoğalıyor ülkemizde. Artık baba değil evdeki, babacık. Eve para getir, bizi arabayla gezdir, alışverişe götür, okul taksitlerini öde, valizleri taşı, evi süpürmeye yardım et. Senin görevlerin bunlar. Düzeni biz sağlarız!...    

                  

“Kadının rakibi erkek değil öteki kadındır.”

Türk erkeğini kaba saba, kıllı göbekli, biraz angut, biraz da beyinsiz gösteren hain karikatüristler!

Erkeği eğitirsek toplum düzelir zanneden içimizdeki Batılı kadın dernekleri!

“Kadınlar sizin tarlanızdır” ayetine inanmak istemeyen ilahiyatçı modern kızlar!

“Her şey iyi güzel de Peygamberimizin çok eşliliğini nasıl izah edeceğiz? Siyasi kararlardı mı desek?” diye kara kara düşünen hocalar!

Okutulmayan kız çocukları üzerinden Müslüman Türk geleneklerine hakaret etmeyi maharet bilen devrimci yönetmenler!

Daha çok popüler olmak istediği için kadının toplumsal rolünden dem vurup duran köşe yazarları!

Kadın erkeğin yaptığı her şeyi yapabilir sanan eşitlikçi feministler!  

Boşuna uğraşmayın erkekle. Kadına şiddetin baş sorumlusu yine kadındır.

 

Schopenhaur’a sorarsak erkek zavallıdır. Kadın türün doğası gereği kendini dölleyecek güçlü, kuvvetli erkeği seçer, ondan çocuk doğurup türün devamını sağlar, sonra da erkeği bir kenara atıverir. Yani erkek seçmez eşini, kadın seçer.

Meşhur sözdür, “Kadının rakibi erkek değil kadındır.” Erkek,  bütün kadınlar kendisi için süsleniyor sanmaya devam etsin, gerçekten de kadının esas mücadelesi öteki kadınladır. Annedir, kaynanadır, görümcedir, abladır, kız kardeştir, teyzedir, haladır, yeğendir, iş arkadaşıdır, mahallenin güzel kızıdır, sosyetenin gözdesidir ama öteki kadındır. (Türk sinemasında kıskanmayı en iyi anlatan film Zeki Demirkubuz’un “Kıskanmak” filmidir ve bir ablanın kız kardeşine duyduğu gizli ve tehlikeli kıskançlığı anlatır.)

 

Avrupalılaşacağız diye evinin hanımefendisi olan kadını agoraya indirdik. Artık bu kadın eve dönmez, boşuna beklemeyelim. Ekonomik gücü olan, özgür kadın fantezisini yaşayıp sonucunu görmeden hiçbir kadın eve dönmez. Anti depresanı bol bir gelecek bizi bekliyor. Üniversite sınavına giren çocuklarınıza psikiyatri yazdırırsanız iyi para kazanacaklar.  

 

Kedi besleyen yalnız kadınlar

Ailede rolleri yok ettik bir güzel. Baba oldu babacık. Anne oldu iş kadını. Çocuk da yapıyor, kariyer de. Yasalar da ondan yana. Oh, ne güzel İstanbul. 

Yıllardır, kadına şiddetin sorumlusu olarak erkeği söyledik. Erkek egemen toplum dedik, gelenek dedik, töre dedik, yeri geldi İslam dedik, Avrupa Birliği ve Dünya Bankası fonlarından her türlü desteği alarak hepsini kötüledik. Sonuç; evinde kedi besleyen yalnız kadınlar. Amaç bu muydu bilmem ama sonuç bu. İşi daha da ileri götürdük, toplumsal cinsiyet kavramıyla kadınla erkek arasındaki cinsiyet farkını da ortadan kaldırmak için fonlardan destek almaya devam ediyoruz. Ha gayret, sperm bankasına az kaldı!...

“Kadın çalışıp ekonomik özgürlüğünü elde etmeli” diyenler arasında birinci sırada anne vardır. “Ben ezildim sen ezilme.” psikolojisi ile kızına kocasını zalim, kendisini mazlum olarak gösteren bu anneler, bugünkü mutsuz evliliklerin birinci müsebbibidir. Niyet güzel ama metot çok yanlıştı. Oğlu karısına şiddet uyguladığında görmezden gelen de babadan çok annedir. “Erkektir yapar, elinin kiridir.” diye aldatmayı mazur gösteren, susan, gelinin acısından haz duyan da daha çok annedir.

Benim gördüğüm yüzük atan nişanlıların arasını bozan en büyük etken de annedir. Anne için çocuğunun evliliği adeta bir iktidar alanıdır. Oraya kimsenin dokunmasına müsaade etmiyor. Her şey istediği gibi olacak. Kendi istediği damat adayı olmazsa veya damat adayını beğenmezse allem edip kallem edip o nişanı bozar Türk anneler. Hele söz konusu oğlu ise vay haline. Tam bir Schopenhaur manzarası. Bir de bir türlü bitmeyen bir annelik hakkı vardır ki, her yerde kullanır. Baktı oğlan kızda ısrarlı, “Sütümü helal etmem.” deyiverir, hadi erkeksen karşı çık. Oğlan dayandı, annesine rağmen kızla evlendi diyelim, bak gör şamatayı. Yahudiler Kudüs’ten vazgeçer, istemediği gelinin yuvasını yıkmaktan vazgeçmez Türk kadını. Çıkarı yok, o evlilik bozulacak!..

 

Kim demiş Türk kadını güçsüz diye.

Gördüğüm aile merkezli boşanmaların birçoğunda annesine hayır diyemeyen kadın ya da erkek oldu yuvasını yıkan. Kim demiş Türk kadını güçsüz diye. Yuvanı yıkar senin, sonra da “Sen yürütemedin.” deyip çıkar işin içinden.  

Bugün özellikle Anadolu’dan gelip büyükşehirlerde okuyan dindar kızların çoğu mazlum anne, zalim baba psikolojisini üzerinden atamamanın sancısını yaşıyor. Kocası potansiyel zalim. Gerdek gecesinde başlıyor zaten “Kendini ezdirme, nasıl başlarsa öyle gider” telkinleri. Hayatı bunun üzerine kurulu. Patronu onu herkesin içinde rezil etsin, onu sindirir, idare eder. Yeter ki kocasına karşı ezilmesin. Ağızlarında hep aynı sakız. İslam’ın kadına verdiği hakları göz önüne alırsak kadın evini temizlemekle, yemek ve ütü yapmakla hatta çocuğunu emzirmekle bile sorumlu değil. İslam’a göre kadın, evin hanımefendisidir.

Buraya kadar tamam, peki aynı İslam erkeğe ne diyor? İslam’ın kadını evin hanımefendisidir de, erkeği kölesi midir? İslam’a göre evli kadının iki temel görevi vardır; erkeğinin itibarını korumak ve cinsel ihtiyaçlarını karşılamak. Sözü dinlenen, istekleri, ihtiyaçları, tercihleri özen, itina ve saygıyla karşılanan, karşılanması gereken İslam erkeğine “Sana hak ettiğinden fazlasını bile veriyorum. Sen beni hak etmeye çalış.” paçozluğu yapılıyor İslam adına. Bakın etrafınıza, Müslüman Türk kadını bu ikisini ne kadar yapıyor? Gözlerimle şahit olduğum bir olaydır; Adam teftiş kurulu başkanı, bütün kurum önünde titriyor, evinde karısı herkesin içinde adama sünepe muamelesi yaptı. Kadın kendini öyle bir anlattı ki sanırsın kendisi Züleyha, bütün erkekler de onun peşinde ama o lütfetmiş bu sünepeyle evlenmiş. Bu soğuk, itici, beceriksiz kadınlara bir de anneleri “Kendini ezdirme” diye nasihat etmez mi?    

 

Nuri Bilge Ceylan’ın “Bir Zamanlar Anadolu’da” filmi birçok açıdan bizi anlatır. Bu yazıya konu olan tarafı kocası öldürülen kadının kucağında çocuğuyla kocasının katiline nefretle baktığı sahnedir. Senaryoya göre katil, arkadaşının karısıyla ilişki yaşamış, bir akşam rakı sofrasındaki gerginlik esnasında “Hadi len, senin çocuğun bile benden” diyerek adamı kudurtmuş, çıkan arbedede adamı öldürmüştür. Filmin sonunda kocasını aldatarak ilişki yaşadığı adama, çocuğuyla birlikte nefretle bakarken görürüz kadını. Hatta çocuk, babası olduğundan habersiz katilin kafasına taş atar. Kadının bakışı önemlidir, gizli ilişki yaşayıp çocuğunu doğurduğu adamı hapse yollarken mağdur ve öfkeli kadına bürünmüştür.

Bugün 40 yaşını geçmiş Türk erkeğinin parayı bulunca ilk iş karısını boşamasının en büyük nedeni, bir cinsel hayatı olmayışıdır. Saygınlığını yitirmiş, itibarsızlaştırılmış, manuel cinsel hayata mahkûm edilmiş erkek, imkânını bulunca “Yeter” diyor, affetmiyor. Olan bu!... (Genelde anneleri vefat ettikten sonra yapıyorlar bunu. Dikkat ettiniz mi?)   

 

Türk erkeği; Ana kuzusu mu, iktidar alanı mı?  

Karı koca çalışan bir evli çiftin evinde şöyle bir olay yaşandı bu memlekette. Birinci ağızdan dinledim: “Evde yemek yedik. Yemekten sonra hanıma yardım edip, o bulaşıkları dizerken ben sofrayı kaldırdım. Oğlan da ortalıkta dolanıyor. Hanım oğlana döndü dedi ki; “Bak oğlum baban ne güzel bana yardım ediyor. Ev işlerini birlikte yapıyoruz. Ama sen evlenince yapma sakın. Şımartma elin kızını, tepene çıkar sonra.” Haydaaa!...

Karısından ona annelik yapmasını bekleyen, çorabının eşini bulmaktan aciz Türk erkeğinin müsebbibi de, oğlu camış kadar olsa da ana kuzusu gibi davranmaktan vazgeçmeyen Türk kadınıdır. Ben bunun sevgiyle, annelik içgüdüsüyle ilgisi olduğuna kesinlikle inanmıyorum. Schopenhaur’un kadınları bunlar! Dostoyevski 150 yıl önce “Kadın çalışmasa da başlı başına bir güçtür.” diyordu “Kadın çalışmalı” diyen Avrupa hayranı Rus aydınına. Tolstoy, gençleri flörte, korunma yöntemlerine, çok eşli ilişkilere teşvik eden, “İnsan âşık olmadığı, sevmediği bir erkekle nasıl evlenir? Bu gericiliktir.” diyen Fransız hayranı Rus aydınlarına “Yalan söylüyorsunuz, gençlerimizi zehirliyorsunuz” diye savaş açmıştı Kroyçer Sonat’la. Tolstoy, bunu dedikten yüz yıl sonra Ruslar öyle bir dağılma yaşadılar ki, endüstri mühendisliği mezunu Rus kızları, ailelerine “Yüksek lisans yapıyorum” diyerek Marlboro parasına fahişelik yapmak zorunda kaldılar tüm dünyada. Putin yirmi yıldır aileyi toparlamaya çalışıyor. Heyhat!..

Gömleğinin yakasındaki etiketi karısı kesen Türk erkeğinin hikâyesi daha hazindir. “Gidince haber ver”, “Sıkı giyin, üşürsün”, “Oranın yemekleri iyi mi?” vb. sorularla yaşlanan bu erkek, sorunlarla nasıl mücadele edeceğini babasından, nasıl bencilce kaçacağını da annesinden öğrenir.

Annem yıllar yılı pazarda beni amele diye yanında gezdirdi örneğin. “Anne bırak ben yapayım pazarı.” desem de dinletemedim. “Olmaz, sen çürükleri alır, gelirsin.” Yanında gezerken de öğrenemedim. En az üç kere pazarı turlayıp sonra alışveriş yaptığı Pazar seansları Çin işkencesi gibi bir şeydi benim için. Bu yaşıma geldim, hâlâ pazarda domatesin iyisini seçemem. Öğretmedi kadın. Hamallığını yaptırdı poşetlerin. Geçen söyledim, “Senin yüzünden pazar yapmayı öğrenemedim” diye. “Ama çürükleri alıp geliyordun” deyiverdi…

Dikkat ettiğim bir husus var; Eğitimli evlilerimizin aile, akraba ilişkileri ilkokul mezunlarımızdan kötü. Eğitim seviyesi yükseldikçe anne babayı yanında istemeyenlerin oranı artıyor. Dede, nine sevgisi yaşamayan çocuklar yetişiyor. Yaşayanlar çocuklar da anne tarafıyla daha çok haşır neşir. Manzara şu; Ailesiyle büyükşehirde yaşayan üniversiteli çalışan kızlarımız, kocalarına anne babalarına yakın mahallede veya aynı sitede ev tutturuyor. Sebep? Kadın işe giderken çocuğu annesine bırakıyor. Güvenilir ve ücretsiz. Son derece pratik ve başarılı bir seçenek. Peki ya erkeğin anne babası? Biraz da onlara yakın otursak?  Olmaz. Sebep? Ben babanın yanında rahat hareket edemiyorum. İyi ama ben de annenin yanında aynı durumu yaşıyorum. Olsun. Sen erkeksin. Aynı şey değil.

Hani eşitlik!..

 

Karşı konulmaz güç: Anne

Bir arkadaşımızın karısı evi terk etti. Sebep? Her akşam kaynanasının evine yemeğe gitme zorunluluğu. “Bizde yemek pişiyor. Ne gerek var iki sofraya? Gelin bize” diye dayatan kaynana sendromu.

Bir arkadaşım boşandı. “Neden?” diye sordum. “Annesine hayır diyemedi. Beni kullandılar ve o buna karşı duramadı.” dedi. “Sana kızımı verdim, tabi ki yapacaksın.” diyen kaynana sendromu.   

Bir arkadaşım evlilik planları yaptığı bir aşamada nişanı attı. Bu sefer erkeğe değil kıza sordum. “Neden?” “Annem aileler arasındaki gelir ve statü farkını çok büyüttü. Evlenseydik de bize zehir ederdi. Ben annemi biliyorum.” dedi. Kızımın mutluluğu değil, benimki önemli diyen anne sendromu. Schopenhaur kadınları bunlar. İslam’ın kadınları değil kesinlikle.  

Bir arkadaşım sevdiği kızla evlenemedi. Kıza sordum? “Sebep?” “Ben Türküm, o ise Kürt. Ailem istemedi. Annemi karşıma alamazdım.” Faşist anne sendromu.

Kadın kadına zulmediyor, günah keçisi erkek. Durumun özeti bu.  

 

  

Kim kime şiddet uyguluyor, bakalım mı?

Türkiye’de bir kadın kocasıyla ilişki yaşamak istemiyorsa 20 yıl sürer baş ağrısı. Bu bir cinsel şiddettir. Halbuki İslam’a göre de medeni hukuka göre de evli kadının birinci görevidir bu. (Sema Maraşlı doğru söylüyor.)

Türkiye’de bir kadın, damadını ya da gelinini istemiyorsa o evliliği eninde sonunda bozar. Bozamazsa ömür boyu huzursuz eder. Aile içi şiddet.

Alev Alatlı haklı; “Karısına şiddet uygulayan erkeği de bir kadın yetiştiriyor... Değişmesi gereken öncelikle kadın, erkek değil.” Türkiye’de karısını döven, aldatan, öldüren, sokağa atan erkeği yetiştiren kim? Onu savunan, sahiplenen, mazur gösteren babadan çok annedir. Sosyal şiddet.  

Oğluna “Kanımızı yerde mi bırakacaksın?” diyen babadan çok annedir. Toplumsal şiddet.

Dizilerimize bakın; oğlu Serkan’ın Eda ile yakınlaşmasını engellemeye çalışan zengin kadınlarla dolu. Kadın programları polisiye filmleri geçti zaten. Sinema ve edebiyatımız baskı mağduru, mahrumiyet yaşayan kızlara özgürlük yolları gösteren, “Siz bu az gelişmiş Türk erkeğine isyan etmelisiniz” diyen senaryolarla dolu.

Son yıllarda ülkemizde çok izlenen Hint filmlerine bakın; çoğu ezilen Hint kızlarının okuma, çalışma, hayallerinin peşinde koşma arzularını konu ediniyor. (1970’lerin solcu Türk sineması gibi). Sorumlusu kim? Kahrolası Hint gelenekleri. Çözüm Avrupa’nın modern birey anlayışı. Gaspar Noe’nun Hint versiyonları çıksın diye bekleyeceğiz artık.    

  

Sevgi aşktan üstündür      

Filmlerde, kitaplarda hep aşk yüceltilir. Halbuki sevgi aşktan üstündür. Tasavvuf büyüklerimiz (Allah onlardan razı olsun), “Aşk, muhabbetin cünûn (delilik) şubesidir.” derler. Yani aşk, muhabbetin bir şubesidir sadece. Aşılması gereken bir aşamadır. “Muhabbetten hâsıl oldu Muhammed” diyen hacegan ne güzel söylemiş. İşin aslı muhabbettir. Evlilik de aşk üzerine değil, muhabbet üzerine kurulur. Sevgi vardır muhabbette, saygı vardır, nezaket vardır, bir büyük nizam vardır, gelenek vardır, kültür vardır, bir inanç sistemi, bir medeniyet tarihi, bir ahlak bilinci vardır. Aşk kuralsızdır, tutarsız, dengesiz, başına buyruk, isyankâr, inatçı, bencildir. Evlilik aşkı öldürmez, onu kendi içinde eritir. Yerini sevgi ve saygıya bırakan evlilik kurtulur, gerisi mahkeme yolunu tutar. Bir düzendir evlilik, müesses bir nizamdır. Aşk gibi hırçın bir çocuğun bu nizamı bozmasına müsaade etmez. Sözün özü aşkın değil sevginin, muhabbetin peşinde koşmak lazım. Muhabbet duyduğunuz, kendinizi yanında huzurlu hissettiğiniz, sizi size yakınlaştıran kişiyle evlenin, sizi sizden uzaklaştıran kişiyle değil. Sahip olma içgüsüyle size dünyayı zindan kişiyle değil!...         

Benim önerim şu;

Türk erkeğinin yakasını bırakıp önce Türk kadınını değiştirelim. Bu erkekleri onlar yetiştiriyor çünkü.  

Anneler, çocuklarının yuvaları üzerinden elini eteğini çeksin mesela. Çocuklarını iktidar alanı olarak görmekten vazgeçip, onların tercihlerine saygı duysunlar. Birçok sorun kendiliğinden çözülecektir. Bu yönde politikalar geliştirsin bakanlığımız.

Psikologlar, kanaat önderleri, köşe yazarları, “mazlum anne, zalim baba, cahil koca, mağdur kadın” söyleminden vazgeçsin. Bu, aile hayatımızı korumak şöyle dursun, dinamitleyen bir bakış açısı.   

Kadınlar, kocalarına potansiyel sapık ya da cani gözüyle bakmaktan vazgeçsin. Arkadaşlarıyla eğlenmeye gittiğinde yarım saatte bir “Nerdesin?” aramaları yerine kocasının mutluluğu ile mutlu olmayı öğrensin. Bunun için de “Erkek serbest bırakmaya gelmez” diyen diktatör anneleriyle görüşmeleri azaltmaları gerekiyor. (Bu şu açıdan da önemli. Evleninceye kadar annelerini beğenmez Türk kızları. Evlendikten sonra giderek annelerine dönüşürler. Aldıkları eğitim, kültür, okudukları kitaplar, izledikleri filmler kâr etmez. Kaçınılmaz son.) Bir süre babalarının nasihatlerini, kocalarının tercihlerini daha çok dinlesinler. Daha mutlu olacaklardır. Unutmamak lazım, (psikolgların demesine göre) evli erkeklerle ilişki yaşayan genç kızların çoğu (ki sayıları günümüzde hiç de az değil) baba sevgisini yeterince yaşayamadığı için, o boşluğu başka bir olgun (genelde evli) erkekle dolduruyor. Bir de onlar için çok rahat. Ye, iç, eğlen, gece olunca da karısına, çocuğuna gidiyor adam. Ağız kokusu da yok. Ne çekecem!... 

En son babalar duymasın bir süre, en önce babalar duysun. Bakalım ne değişecek? Tabi babalar da damat adayını rakip olarak görmekten vazgeçmeyi öğrenecekler. Robert De Niro’nun Zor Baba filmini izleyerek başlayabilirler.)     

 

Eşitlik değil adalet

Kadınlarımız “Her şey müşterek” sözünü “Her şey eşit, sen de ev süpüreceksin.” şeklinde anlamayı bıraksınlar. “Her şey müşterek” her şey beraber, iştirak ederek, herkes bir yerinden tutarak demek. Aynı işi kadın da erkek de yapacak demek değil. Kocan sana sanayiye git de arabanın yağ bakımını yaptır diyor mu? Sen bir yerinden tut, kocan da öbür tarafından tutsun, işler yürüsün. Zorlama.

Hümanizm gibi muğlak, kaypak bir kelime eşitlik. Altı boş, arkası karanlık... Eşitlikten bahseden her kadın kocasını kutsal bir çatının bekçisinden ticarî bir ortağa dönüştürmüş oluyor.

Eşitlik değil adalet peşinde koşmak lazım. Adalet hakkını vermektir, kadına da erkeğe de. “Kadının beyanı esastır.” diyerek kadını korumuş olmuyorsun, itibarsız erkekler üretiyorsun. İtibarsızlaştırdığın erkekle aynı yatağa giriyor o kadın. Bunu unutmayacaksın.

Benim tahminim şu; Gittikçe naifleşen, metroseksülel olacağım diye içeriği iyice zayıflatıp sunumu güçlendiren günümüz Türk erkeğinin 20 yıllık ömrü kaldı. 20 yıl sonra Türk kadını aynada yarım saat saçlarını tarayan, tatile gitmeden önce komple vücut bakımı yaptıran, mayoyla gezerken baklava dilim yapmalıyım diye haftanın yarısını spor salonunda geçiren, ben poşet taşımam deyip pazara gitmek istemeyen, alışveriş mağazasında kendisinden uzun süre kıyafet seçimiyle meşgul olan, ayakkabılarım çalınabilir korkusuyla camiden uzak duran, kendisinden çok başka kadınlar için süslenen, evdeki basit tamir işlerini bile “ellerim su topluyor” diyerek reddeden, ailesiyle değil yazılımlarla vakit geçiren, “hadi sen de yardım et” deyince “paramız var, gündelikçi tut” diyen bu erkeği reddedecek. Kocasına örnek diye bir zamanlar kötülediği ve kurtulmak istediği babasını, dedesini gösterecek. Hem de “Sultan” filminde Türkan Şoray’ın Şener Şen’e dediği gibi “Hadi ordan soğan erkeği” diyerek.

Biraz sabır!..

 

 

      

 

 

  

 

        

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile