Beni kim hak edecek?

Aziz Kemal Nafi yazdı:
Prensi Olmayan Prenses
Bir arkadaşımla otururken telefonu çaldı. Hasbelkader arayanı gördüm; “Prensesim” yazıyordu. Konuştukça prensesin karısı değil kızı olduğunu anladım. “Efendim prensesim” ile başlayıp “Öpüyorum seni canım benim” ile biten konuşmaların çoğu eşler arasında değil, daha çok baba ile kızı arasında gerçekleşiyor bugün. Heyhat! Allah encamımızı hayr etsin.
Gün batımıyla meşhur bir tatil beldemizde yaşadığım bir olay sabrımı taşırdı ve beni bu yazıyı yazmaya itti. Herkes gün batımını çekiyordu ama herkes. Aramızda sadece güneşi izleyen, bu eşsiz ânın tadını çıkaran hiç kimse yoktu. Hepimiz Zuckerberg’in tarlasında gönüllü işçilik yapıyorduk. Genç bir çift vardı yanımda. Başörtülü bir kızla hafif sakallı bir erkek. Sevgili mi, eş mi olduklarını anlayamadım. Gerçi artık fark da etmiyor.
Güneş batmıştı ama onların çektiği fotolar yetmemişti. Kız, bir konsept yaptı. Telefonu yere koyacak, önünden kumlar üzerinde yürüyecek, üç beş adım sonra dönecek, gülümseyecek, erkek de kamerayla yerden onun videosunu çekecekti. Hesaplamadım ama dört beş kez çektiler. Kız her seferinde, bir yerini beğenmiyordu videonun. Ya burnu iyi çıkmıyor ya dişleri iyi görünmüyor ya bulutların rengi yeterli olmuyor veya çekim açısı onun ışığını yeterince ortaya koyamıyordu. Bir bahaneyle erkekten yeniden çekmesini istiyordu. Erkek de bıkmadan, usanmadan tekrar deniyordu. Ben ayrılırken karanlık çökmüştü, kız henüz “Bu tamam” dememişti. Hâlâ çektikleri videonun, kızın isteğine uygun olup olmadığını tartışıyorlardı. İçimden, “Ben de bunu anlamıyorum. Nasıl bir yokluk seninki arkadaş!” diye diye hayretle uzaklaştım.
Yaşam koçları, kişisel gelişim uzmanları, psikologlar, aile danışmanları, dünya edebiyatının usta yazarları, hepsi bir araya gelip uğraştılar ama Türk kadınına şunu öğretmediler: “Eğer kraliçe olmak istiyorsan erkeğine kral muamelesi yapacaksın. Erkek kendini kral gibi hissetmeden seni kraliçe yapamaz.” Nasıl bir duygu bu henüz anlamış değilim ama Türk kadını erkeğine uşak muamelesi yapıp kraliçe ya da prenses olmak istiyor. Olamayınca da erkeğe “Prenses erkek” diyor. İtibar ettikleri tek erkek modeli var; koca adayı zengin erkek. Onlar da zengin koca bulup bedavadan lüks içinde yaşamayı hayal eden bu paçozluğa yüz vermedikleri için çarşı pazar karışık, ilerliyoruz.
Öncelikle prensi olmayan prenseslerden Türk babalar sorumlu. Kızlarına öyle bir özgüven patlaması yaşatıyorlar ki, o kızlar hayata atıldıklarında varabilecekleri tek yer; yalnızlık. Kızını telefonuna “prensesim” diye kaydeden, kızı aradığında “prensesim” diye telefonu açan babalar, kızlarının gelecekteki yalnızlıklarını kendi elleriyle inşa ediyorlar. Kimse kızmasın ama bastırılmış duygular ürünü, sonradan görme bu tavrın artık sorgulanma vakti geldi. Allah’ın bize emanet ettiği çocuklarımıza babalık yerine Tanrılık yapmaya çalıştığımızdan beri bu sorun giderek büyüyor. Ve artık katlanılmaz bir hal aldı Türk kadını. Gençlerin sosyal medyada paylaştığı “Türk kızlarıyla sevgili olmak escorta gitmekten daha pahalı.” cümlesi, “Artık yeter” dememiz gereken bir noktaya geldiğimizi açık seçik anlatıyor. Hele hele Türkiye’de yaşayan yabancı kadınların “Türk kızları çok bakımsız, her şeyi erkeklerden bekliyorlar ve bir de baş ağrıları hiç bitmiyor.” diye dalga geçtikleri videoları gördükçe çileden çıkıyor insan. Bu afazi karakterlerden kurtulmak için acilen bir şeyler yapmak gerekiyor.
“Erkolar Kapatılsın”

Türk babaları bunu niye yapıyor? Psikologlar, aile danışmanları bu konuda bulabildikleri verileri, kilisenin yerini alan bilimin verdiği desteklerle yorumlamaya çabalayadursun, ben gördüğümü söyleyeyim. İlgi görmek isteyen erkekler yapıyor bunu. Nerede kızına aşırı bir ilgi ve prenses duygusu aşılayan bir baba görsem, davranışlarında açık seçik bir eziklik seziyorum. Bitirme cesareti bulamadıkları mutsuz bir evlilikleri var, bir erkek olarak eşlerinden göremedikleri “Kendini değerli hissetme” isteklerini, kızları üzerinden duygusal bir yolla tatmin ediyorlar. “Kızım benim her şeyim” diye bir baba, hiç eğip bükmeden söyleyeyim, “Karım beni adam yerine koymuyor.” gibi bir şey söylemiş oluyor. Eskiden karısından yeterli değer göremeyen erkek, iş yerinde veya arkadaş ortamında zorbalık yaparak doğasının bu ihtiyacını karşılardı. Şimdi, işler değişti. Erkek evlatlarına dış kapının mandalı gibi davranıp kızı söz konusu olunca “Yakarım her yeri” moduna sıçrayan bu sonradan görme şehirli müsveddelerinin, geleceğimizi karatmaya hiç hem de hiç hakları yok. Daha düne kadar bir öküz kadar değer vermediğimiz kızları, şimdi dünyanın dönme gerekçesine dönüştürerek varacağımız yer ancak huzur evlerinde ölüm olabilir. Sadece baba olsa gene iyi. “Kızım, yuvana sahip çık” diyen anne babalar, “Al bavulunu gel.” diyerek kapılarını kızlarının şımarık, küstah, bencilce duygularına sonuna kadar açıyorlar. Bir haftalık gelin, valizini alıp anne babasının kapısını çalıyor, sebebi sorulunca da “Yaptığım çorbayı beğenmedi.” diyebiliyor. “Kızım, sen geri zekâlı mısın? Eşler arasında olur böyle şeyler. Sen de kocanın beğeneceği şekilde yap. Bunun için ev mi terk edilir?” diyen yok. “Ne münasebet! O paçoz, kim oluyormuş da senin yaptığın çorbaya laf ediyormuş!” deyip, bulunmaz Hint kumaşından hallice kızlarını allayıp pullayıp eski odasına yatırıveriyorlar. “Çok yıprandı zavallıcık, dinlensin biraz.” Bu kız elbette sosyal medyadaki hesabında “Erkolar kapatılsın” diye dalga geçecek. “Benim yerim erkeğimin yanıdır. O benim kralım ben de onun kraliçesiyim.” diyecek hali yok ya! Kızını evlendiği kocasını hizmetçi gibi kullanmaya her fırsatta teşvik eden, “Hiçbir anne evladının kötülüğünü istemez.” mottosuyla kurulduğu duygusal saltanat koltuğundan aşağı bakarak, her şeye ama her şeye karışma hakkını kendinden bulan, çocuklarını kendi iktidar alanının askerlerine çeviren Türk annelerinin yatacak yeri yok ama o başka bir bahis konusu. Anneler, bu tavrından hiç vazgeçmeyecek. İyisi mi biz, daha makul bir varlığa, Türk erkeğine yöneltelim eleştirilerimizi. Hiç olmazsa “Ben nerede yanlış yaptım?” sorusunu kendine sorabilen bir varlık.

“Prensi Olmayan Prenses”
Her yerdeler. İşte, kursta, bankada, hastanede. Seminerde, tiyatroda, sinemada, konserde. Evli, bekâr, dul, genç, yaşlı. Her yaştalar. Kıyafetleri, eğitimleri, iş tecrübeleri hiç fark etmiyor. Ellerinde telefon, her an herkes onlara mesajlar atıyor, teklifler gönderiyor gibi meşguller. Dünya onların etraflarında dönüyor. Onlar sana istedikleri yerde, istedikleri saatte, istedikleri mesajları atabilir, “Şimdi yanında olsam bana ne yaparsın?” paylaşımları, Türk kızlarının en çok paylaştığı mesajdır herhalde.
Prensi olmayan prensesler, canlarının çektiği her şeyi size teklif edebilirler. Gecenin bir yarısı bornozlu bir fotoğraf gönderip, “Saçlarım böyle daha mı güzel sence?” diye yazabilirler mesela. Ya da bir kadının ancak kocasının görmesi gereken bir kıyafetin fotosunu paylaşıp, “Yeni elbisem sence güzel mi?” diye sorabilirler. Ama sen aynısını yapamazsın. Hele bir dene de gör, karakolda açarsın gözlerini.
Türk Kadınlarının En Çok Kullandığı Kelime: Geri Zekâlı
“Beni benim istediğim kişiler, benim istediğim şekilde beğenecek” diye bir düşünceye sahipler. “Bende hazine var, ancak sarraf olanlar anlar.” diyorlar. Tahrik etseler de olmayacaksın, teşvik etseler de yapmayacaksın. Her zaman suç sendedir. Onların yanında başka bir kadını övmek yasaktır ancak onlar istedikleri erkeği istedikleri şekilde takdir edebilirler. Kıskanıyor musun? Ah zavallıcık! Zoruna mı gidiyor? Sen biraz alıngansın galiba. Bunalıyor musun? İlişkide kendini bir türlü geliştiremedin. Daralıyor musun? Bir psikoloğa görünsen iyi olur. Yetişemiyor musun? Takviye gıdalar almalısın. Senin görevin memnun etmek, onun görevi takdir etmek. Karpuz seçer gibi. Bekleyemiyor musun? Balığa gidince saatlerce beliyorsun, beni beş dakika beklemeye mi tahammül edemiyorsun? Saçımı takip et, kıyafetimi takip et, doğum günümü, sevgililer günümü, ilk buluştuğumuz günü, evlilik yıldönümümüzü, ilk kırmızı giydiğim mekânı, ilk karaoke yaptığım şarkıyı, ilk dans ayakkabılarımı… Etmiyor musun? Kabasın, bencilsin, kibirlisin, görgüsüzsün, saygısızsın ve üzülerek söylüyorum tam bir geri zekâlısın. Niye mi? Benim gibi birinin kıymetini bilemediğin için. Sen bir az gelişmişsin…
Edebiyatıyla, sinemasıyla, tiyatrosuyla, medyasıyla 20. asrı Türk erkeğini kötülemekle geçirmiş bir ülkenin çocuklarıyız. Avrupalı efendilerimizi memnun etmek için Kemal Sunal başta olmak üzere tüm komedyenlerimizi aptal Türk erkeği modellerini sergilemek için kullanırken, edebiyatçılarımız da sağ olsun boş durmadılar. Ne kadar kötü örnek varsa cımbızla çekip, “Türk erkeği öküzdür” dedirten romanlar yazabilmek ve hadi Nobel olmasa da Pulitzer de olur kabilinden, gavur dostlarımızın ödüllerini toplayabilmek için var güçleriyle çalıştılar, çalışmaya da devam ediyorlar. Tüm bu çabaların bir sonucu olacak tabi. “İki meme için gerekirse vatanımı bile satarım” diyen adamları sen aydın diye gençliğe okutursan, bu sonuç son derece normal olur. Ayrıca bu, kabul edelim, katı olan her şeyin buharlaştığı bir dönemde, dimdik ayakta duran Feminizmin çok ciddî bir başarısıdır. Bütün beşerî ideolojiler yıkıldı ama Feminizm, güçlenerek girdi 21. yüzyıla.

“Beni Kim Hak Edecek?”
“Benim saygımı hak etmek istiyorsan önce bana prenses olduğumu hissettireceksin.”, “Benimle bir gece geçirmek için neler yaparsın?”, “Beni hak etmeyene bütün kapılar açık”, “Kimine cennet hurisiyim, kimine cehennem zebanisi. Kim ne görmek istiyorsa onu veriyorum.” vb. doğan görünümlü şahin mesajları, TikTok ve Instagram’daki kadın paylaşımlarının herhalde %70’ini kapsıyordur. A101’deki kasiyer, “Sen beni bir de geceleri gör” diyerek takipçi kasabiliyor. Kimse de “Kızım, sen neyin peşindesin?” demiyor. Başörtülü kızlar, “Ailem, akrabam iyi ki bilmiyor bu sayfayı açtığımı” diyerek dekolte paylaşımlarla Telegram kanalına abone toplamaya çalışıyor. Bir Allah’ın kulu da “Yahu böyle olur mu?” diye itiraz etmiyor. Güzellik desen yok, aura desen ara dur, zengin değil, asil değil, meşhur değil ama dünya onun etrafında dönüyor. Üstelik, ona yazan erkeklerin gördükleri her kıza yazdığını da biliyor. Hadi “zamanın ruhu” dedik, sosyal medya geçici bir eşsizlik duygusu veriyor dedik, sunum içerikten daha değerli hale geldi dedik. Dedik de bu kadarını izah etmeye hiçbir bilimsel yaklaşım yetmiyor. Burada bildiğin patolojik bir durum söz konusu. Patolojik tarafı şu; prensi olmayan prenseslerin hiçbiri, “Ben saygı ve nezaket görmeyi hak ediyor muyum?” diye sormuyor. Zaten kadın olduğu için bunu baştan hak ettiğini düşünüyor. Ama erkek saygı istediğinde ya da başkasına saygı göstermesi gerektiğinde, “Benim saygımı hak etmek için ne yapıyorsun?” diye soruyor. “Bunu sen hak edeceksin.” diyor.
Türk Babaların Tarihî Görevi
İddiam şu; Evlatlarının yuvaları üzerinden gölgesini ve dilini eksik etmemeyi bir hayat şiarına dönüştüren anneler, her şeyin en iyisini bilen devlet büyüklerimiz tarafından hem anne hem de kadın olarak bir de yasal dokunulmazlık zırhına kavuşturuldu. Bundan böyle kimse Türk kadınını durduramaz. “Neler olup bittiğini hiçbir ayetten / hiçbir vakit anlamayacak şehrin insanı”na dönüşen bu prensi olmayan prenseslerden hiçbir şey umamayız.
Ama Türk erkeği çok kötü bir yere gidiyor ve buna dur demek için az da olsa zamanımız var. Bir kere, itibarı yerlerde sürünen Türk erkeğine saygınlığını iade etmeliyiz. Bunu da Türk kızları yapacak. Onlara bunu da Türk babalar öğretecek. Bu yazının muhatabı onlar.
Önerim şu: Abilerim, dayılarım, önce telefonlarımıza kızlarımızı isimleriyle ya da “Kızım” diye kaydederek başlayabiliriz. Sonrasında, kötü giden evliliklerimizin ya da batırılmış duygularımızın faturasını kızlarımıza ödetmeye hakkımız yok. Onlar bizim egolarımızı tatmin etmek için değil, Allah’ın birer kulu olmak için, bize emanet olarak dünyaya geldiler. Bizim görevimiz onları hayata hazırlamak, onlara vazgeçilmez birer prenses olduklarını hissettirmek değil. Kızınıza prenses olduğunu hissettirmek istiyorsanız önce kendinizi kral, eşinizi kraliçe yapın, sonra o kendiliğinden prenses oluverir. Sana uşak gibi davranan bir kadınla yaptığın çocuktan prenses çıkarmaya çalışmak abesle iştigalden başka bir şey değil. Yarın bu kızlar, hayata atıldıklarında veya âşık olduklarında aynı hizmeti iş yerinde ya da evlendiği adamdan bekliyorlar. Bir kız kendine prenses gözüyle bakabilir, ailesi de böyle bakabilir, burada sorun yok. Ama elin adamı böyle bakmıyor. “Sen kendini ne zannediyorsun geri zekâlı!” deyip tekmeyi vurduğunda, psikolog pskolog geziyorsunuz sonra. Etmeyin, elemeyin. Bindiğiniz dalı kesmeyin. Kocasına her konuda itiraz etmeyi maharet bilen, “Ben öyle düşünmüyorum” demeyi özgüven zanneden, toplum içinde kocasının lafını yere düşürmeyi güç addeden, patronuna gösterdiği özen ve saygının onda birini bile kocasına reva görmeyen, bu para ve makam düşkünü aç ruhlara, bu bozulmuş özgürlük kurbanı sefil kimliklere prim vermeyelim. İnanın, nerede boşanmış bir erkek tanısam tebrik ediyorum. Bu zehirli ilişki türünden kurtulma cesareti gösterdiği için.

Ev Kadını, İş Kadınından Daha Değerlidir
Ve inandığım başka bir şeyi daha paylaşayım; Türk kadını Türk erkeğinden çok aldatıyor. Namus ve aile kavramlarına olan bağlılığımız, bunları gizleme ihtiyacı doğuruyor olabilir, TÜİK istatistiklerinde böyle bir veri yer almayabilir ama maalesef bu böyle. Özellikle evli kadınlar, daha çok aldatıyor. Nerden mi biliyorum? Karısını aldatan erkeklerin çoğu evli kadınlarla ilişki yaşadığı için. Ve aldatan kadınların çoğu da çalışan kadınlar. Konuşulmuyor diye gerçekleri örtemeyiz. Ne demiş, on iki adaları yemek ikram eder gibi Yunan’a ikram eden millî şefimiz: “Doğrunun, eninde sonunda ortaya çıkmak gibi kötü bir huyu vardır.”
Bu yazının sahibi şöyle düşünüyor: Ev kadını, iş kadınından daha değerlidir. Tek kriteri para olan fakir ruhlu anne babalar, eve para getiriyor diye çalışan kızlarını çalışmayan ev hanımı kızlarına göre daha değerli görmekle büyük bir hata yapmaktadır. Bu ülkenin geleceğini eğitimli ev hanımları inşa edecek. Erkeklerimize hak ettikleri saygınlığı da (az da olsa) bunlar veriyor zaten. Kariyer yapıp dünyayı gezmek isteyen iş kadınları değil. Yatırımlarımızı, eğitim stratejilerimizi, aile politikalarımızı, eşine ve çocuklarına ayıracak zamanı olan, para ya da kariyer uğruna çocuklarını kreşlerde, bakıcılarda harcamayan, kurduğu akşam sofrasında ailesinin huzurunu inşa eden ev hanımlarına yapmalıyız. Onlara bu ülkenin en yüksek maaşlarını vermeliyiz. En güzel otellerde, süit odalarımızı bu kadınlara ayırmalıyız. Pozitif ayrımcılık namına ne varsa yuvasını kariyerine tercih eden bu kadınlara sunmalıyız. Evinin hanımefendisi olmak varken, piyasanın hizmetkârı olmayı tercih eden kadınlar, bırakın terapistlerin verdiği haplarla yalnızlıklarını azaltmaya çalışsınlar. Bize, aşure yapıp komşulara dağıtan, kandil geceleri çoluğunu çocuğunu alıp camiye götüren ev kadınları yeter. En azından kutsal saydıkları ve temsil ettikleri birkaç değerleri var.
Türk erkeğine hak ettiği değeri vermeyen tüm kadınlara düşmanlık besleyebiliriz. Bu bir vatanî görevdir. Türk erkeği saygısını yitirdi, bunun birçok nedeni ve sorumlusu var ama en büyük sorumlu; prensi olmayan prensesler yetiştiren sonradan görme babalardır. Zaten yeni nesil gençlerimiz, “Ben niye senin yemeğini ödemek zorundayım ki!” ile başlayan, “Kendi saçma sorunlarınla benim kıymetli zamanımı meşgul etme.” ile devam eden tavırları sayesinde, her ne kadar “prenses erkek” tabirine maruz kalsalar da konuyu kendi post modern yöntemleri ile halletme yolunda ilerliyorlar.

Olmayanın Olmayan Kıymeti
“Her nerede değilsem, orada mutlu olacakmışım gibi gelir.” demiş Baudelaire. Tam prensi olmayan prensesleri anlatıyor. Nietzsche, anlamaz bu insanoğlu deyip bir örnekle izah etmiş: Deniz kıyısında bir ihtiyar taşçı kayayı yontmaktadır. Güneş onu yakıp kavurur. O da Tanrıya yakarır, “Keşke güneş olsaydım,” diye. "Ol" der Tanrı. Güneş oluverir. Fakat bulutlar gelir örter güneşi, hükmü kalmaz. Bulut olmak ister. "Ol" der Tanrı. Bulut olur. Rüzgâr alır götürür bulutu, rüzgârın oyuncağı olur. Rüzgâr olmak ister bu kez. Ona da "ol" der Tanrı. Rüzgâr her yere egemen olur, fırtına olur, kasırga olur. Her şey karşısında eğilir. Tam keyfi yerindeyken koca bir kayaya rastlar. Oradan eser buradan eser, kaya bana mısın demez! Doyumsuz insanoğlu, bu kez de kaya olmak ister. Tanrı kaya olmasına da izin verir. Dimdik ve güçlü durmaktadır artık dünyaya karşı.
Ansızın sırtında bir acı ile uyanır. Bir ihtiyar taşçı kayayı yontmaktadır...
Hadi bir de kendi medeniyetimizden örnek verelim. Baudleaire ve Neitzsche’den sekiz asır önce büyük bilgin İmam Gazalî, aynen şöyle diyor:
“Senin için en iyi hâl, içinde bulunduğun hâldir.”
Prenses olmak isteyen her Türk kadını, önce erkeğine prens gibi davranmayı öğrenecek. Olmayana özeneceğine, olanın kıymetini bilecek önce. Prensi olmayan prenses mi olur yahu! Hasbunallah ve niğmel vekil!..