Oğlum, bu yaşında neler öğretiyor bana? 

 

 

 

 

Geç Kalmış Bir Babanın Sonradan Görme İzlenimleri-17

(11 Ocak 2018)

 

- Yusuf’u yine hasta ettim. Bu ilk değil. AVM’ye gittiğimizde annesi bizi baş başa bırakıyor Yusuf’la. Daha doğrusu “Benimle gezmek ister misin?” sorusunu artık sormuyor. Girdiğimiz mağazada sıkıldığımı öyle belli ediyorum ki benimle gezdiğine pişman oluyor. Sonunda AVM içindeki çocuk oyun parklarını keşfettik. Annesi gezerken ben Yusuf’u oyun parkına götürüp eğlendiriyordum. Sonraları, Yusuf “simit alalım” diye tutturmaya başlayınca Simit Dünyası’nın sigara içilebilen alanını keşfettim. Yusuf, yanık susamlı Ankara simidini yerken ben de sigara içip sosyal medyada geziniyorum. Tabi hava soğuk olduğunda ufoların şehir insanını ısıtmaya çalıştığı cafelerin açık alanlarına başvuruyorum. Benim işimi gördü fakat Yusuf arada bir üşüyor. Hatta söylüyor bazen, “Baba, çok üşüdüm” diye. “Kusura bakma oğlum, benimle yaşamak, hayatın dışında kalmaktır. Bu da senin kaderin” deyip okşuyorum başını ve ufoyu yaklaştırıyorum ona. Naif, kırılgan bir çocuk olmasını istemiyorum oğlumun. Ancak her konuda olduğu gibi bu konuda da abartıyorum. Ne sigaradan vazgeçebiliyorum, ne oğlumdan. İleride benden bunların acısını çıkaracak biliyorum ama ben de ona “Ben sana hiç olmadığım gibi davranmadım. Neysem o oldum. Sadece benimle değil, beni de yaşamanı sağladım. Ben de seni yaşadım. Seni hep olduğun gibi kabul ettim. Şimdi, gitmek istersen ne darılırım, ne kızarım. Hayat senin, seçim senin.” diyeceğim. “Tercihin senin doğrun olacak.”

Çok merak ediyorum, ne yapacak acaba?

 

-  Yaşadığım bir olay kader üzerine beni yine düşündürttü. 2017’nin Eylül’ünde Yusuf 4 yaşına girdi. Okul öncesi eğitime başlayacaktı. Nerden aklıma esti bilmem, bir gün “Yusuf bizi hiç aniden hastaneye götürmedi.” diye geçiverdi içimden. “Hiçbir gece ya da sabah apar topar hastaneye gitmek zorunda kalmadık.” Neden bilmem, aynı anda içimden başka bir ses, “Bunu demeyecektin!” diye seslendi bana. Ertesi hafta Yusuf hasta olmaya bir başladı, bu satırları yazdığım Ocak ayında henüz tam iyileşmemişti. Ardı ardına hastaneye gitmeye başladık. Hastaneye gidip gelirken şoför koltuğunda düşünüp durdum, “Ben büyük konuşup haddimi aştığım için mi hastane yolunu mesken edindik, yoksa Yusuf, ilk kez okulla, sosyal hayatla, evden uzakta bir hayatla tanıştığı için mi böyle hasta olup duruyor?” Modern tıbba inanan doktorlara göre ikincisi. “Büyük lokma ye, büyük konuşma” diyenlere göre birincisi. Ben her ikisinin de katkısına inananlardanım. Kader dediğin, sonuçta bizim tercihlerimizle oluşuyor. Buna kesin inanıyorum. “Yaşadıklarımız hak ettiklerimizdir!”

 

- Yusuf’un eğitim hayatına da özen gösterdiğimi söyleyemem. Hasta olup da okula gidemediği zaman doğrusu üzülmüyorum. Eğitimin insanları çok da bir yere götürmediğini düşünüyorum. “İyi bir eğitim alırsa hayatı kurtulur” lafından da nefret ediyorum. Dünyanın kaderini değiştirenler üniversiteyi terk edenlerden çıkıyorsa sorunu başka bir yerde aramak gerekir diye düşünüyorum. Boğaziçi mezunu uyuzlarla, açıköğretim mezunu sanatçı ve entelektüelleri görünce bu kanaatim daha da pekişti. Türkiye’deki akademisyen ve öğretmenlerin yarısını bir araya getir, bir İsmet Özel’in gücüne erişemiyorlar. Akademisyenlerin diğer yarısı da Dücane’ye yetişmeye çalışsınlar!... Cemil Meriç, oğlunu Fransız kolejine verdiği için duyduğu pişmanlığı anlatır Jurnal eserinde. İyi bir eğitim almıştır oğlu, ne var ki Türk kültüründen habersiz yetişmiştir. “Keşke devlet okuluna verseydim” diyor yazar, “Hiç olmazsa kendi kültürüyle yetişirdi!” Pascal’ın annesi, oğlunun zeka seviyesinin düşüklüğü nedeniyle diğer çocukların eğitim kalitesini düşürdüğü için okuldan alınması gerektiğini yazan mektubu görünce ne hissetti acaba? “Ne yazıyor?” diye soran oğluna şöyle cevap verdi: “Oğlunuz üstün zekalı olduğu için daha iyi bir okula gitmeli diyorlar oğlum.” O anne bir Pascal yetiştirdi. Bugünkü anneler at yarışı oynuyorlar ÖSYM sınavlarında.   

 

- Daha ilkokul sıralarında baleye, tiyatroya, yüzmeye, futbola, dil kursuna, karateye oğlunu götürten adamların babalık yaptığını düşünmüyorum. Hafta sonları nerdeyse sohbet edecek arkadaş bulmakta zorlanıyor insan. Biri çocuğu özel derse götürmüş, diğeri yüzme kursunda, öteki kırkından sonra kendini yaşamaya karar vermiş gezgin annelerin yerine evde çocuk bakıcılığında oluyor. Heyhat!

 

- Kemal Basmacı’nın annesi ne kadar haklı: “Oğlum, bu ülkede insanlar kendilerini ifade edecek özgüvenden yoksun yaşıyorlar. Böyle bir ülkede aşk yaşanmaz.” Ben de öyle büyüdüm. Hayatta en büyük derdim, içimden geçenlerle yaptıklarım arsındaki uçurumu kapatmak oldu. Bir baba olarak oğluma vermek istediğim en büyük destek, kendini rahatça ifade edebildiği ve iç dünyasıyla barışık yaşamasına katkıda bulunacak bir özgüvene sahip olmasını sağlamak olacak. “Ne derler?” putunun önünde secdeye kapanarak hayatını başkaları için yaşamasına engel olmak. Güçlü görünmeye çalışarak değil, haklı çıkmaya çalışarak değil, ilgi görmek için değil, kendini olduğu gibi gösterecek bir güvenle yaşamasını temin etmek. Ve onu olduğu gibi görüp kabul edecek bir kıza aşık olmasını beklemekJ))

 

Aşk şart. Umarım onun da payına düşer bu zevk pınarından birkaç damla. Mevlana bir gün halkla sohbet ederken çığlıklar içinde onlara doğru gelen bir adam görmüşler. Gitmiş adamın yanına, “Derdin nedir? Neden üzgünsün? Niçin böyle avaz avaz bağırıyorsun?” diye sormuş. Adam, “Nasıl üzülmeyeyim? Eşeğimi kaybettim. O benim her işime yarıyordu. Ben onsuz ne yaparım?” diye hayıflanmış. Mevlana, sohbet grubuna dönerek, “Aranızda hiç aşık olmayan biri var mı?” diye sormuş. Adamın biri el kaldırmış. “Ben hiç aşık olmadım” demiş. Mevlana eşeğini kaybeden adama dönerek şöyle demiş: “Eşeğini bulana kadar bu adamı sana verelim, onu kullan. Zira aşık olmamış kişinin merkepten farkı yoktur.”

 

- “Elinden tableti alamıyorum” diyenle “Tablet kullanmasını bizzat ben öğretiyorum” diyenler arasında gidip geliyor babalar. Bir taraf acizliğine, diğer taraf özgüvenine vurgu yapıyor. Peki ben ne yapıyorum? Tableti elinden almıyorum. Şimdiden öğrensin diye bir çabam da yok. Gözlüyorum. Neye ilgisi var? Öğrenmeye çalışıyorum. Kendisine zarar vermeyecek şekilde meraklarını gidermeye çalışıyorum. İtiraf etmeliyim ki, bazen algı yönetimi de yapıyorum. Örnek: Kitap okumasını mı istiyorum? Her şeyi bırakıp onun okumasını istediğim kitabı karıştırıyorum merakla. Bir süre ilgisiz gibi davranıyor. Etrafta dolanıyor. Birkaç kere düşüyor, birkaç oyuncağı fırlatıyor. Bakıyor, ilgimi çekemedi bu kez kıskanmaya başlıyor. Dayanamayıp kitabı elimden çekip alıyor. Halbuki biraz daha sabretse pes edeceğim. Çocuk işte. Sonra okumaya başlıyoruz. Bazen uyumak istemediğinde, kitabı alıp geliyor;

“Kitap okuyalım mı baba?”


Kullanıyor beni, kullandığını sanıyor daha doğrusu. Kandırdığını zannediyor. Buna müsaade ediyorum. Oğlumun bu halini gördükçe benim de Allah’ı kandırmaya çalıştığım hinliklerim ve saflıklarım geçiyor zihnimden. İnsanlara yalan söylediğim anlar. Olmadığım gibi davrandığım durumlar. “Ne garip” diyorum içimden, “Ben de mış gibi yaparak insanları kandırıyorum. Halbuki Allah’ın beni her an gördüğünü bilerek yapıyorum bunu. Ve Allah buna müsaade ediyor. Ne zaman kendim olacağım Allah’ım! Buluşmak ne zaman?”  Oğlum bunu bilmeden yapıyor, bense bilerek yapıyorum. Mutsuzsam mutsuzum demiyorum mesela, bazen neşemi saklıyorum, bazen hüznümü. Sürekli saklanıyorum. Kaçıyorum. Halkın içinde halktan kaçıyorum. Halkın içinde Hakk’la beraber olanlardan da değilim. “Kendi tehlikesi peşinden gider insan” diyor ya şair, ben de aynen bunu yapıyorum.

 

Oğlum Yusuf, bu yaşında neler öğretiyor bana? Ne büyük gerçeklerimi yüzüme vuruyor? Derin yaralarımla yüzleştiriyor beni. Kazıyor yarayı farkında olmadan. Bir başkası yapsa kızarsın, küsersin, uzaklaşırsın ama oğlun yapınca kaçamıyorsun da.

Oğlum, Yusufum! Adını Yusuf koymakla ne güzel bir iş yapmışım!...  

 

 İzlenimlerin tam metnini okumak için: 

http://www.magaradergisi.com/portreler/514-gec-kalmis-bir-babanin-sonradan-gorme-izlenimleri-tam-metin-