İsa (a.s), Allah'tan bir ruh'tur. Ruh, sirayet ettiği şeye dirilik verir. Adem (a.s)'in çamurunu yarattıktan sonra Allah, Adem'e Ruhu'ndan üfledi yani Ruhu'ndan O'na bir ruh verdi. Bu, külli ruhtur ve Adem'in sureti bu ruh ile dirilik kazandı. Adem'in sureti bütün insanlık kavramını özünde toplamıştır ve Allah'ın isimleri'nin toplu halde şehadet aleminde zahire çıkmasından başka bir şey değildir. Sonra insanlık bu bütünden ferd ferd kendi istidadına düşen payı aldı. Bütün parçalandı ve Hz. Muhammed(a.s)'de tekrar kemale ermiş bir şekilde toplandı. Onun için Hz. Muhammed, Hatem-i Enbiya'dır ve dahası Hatem-i Nass'tır. Bu mühür kıyamete kadar kasanın güvencesidir. Allah'ın isimleri'nin tecelli ettiği varlığa dair değer toplamı kasası, insanlık tarafından parçalanıp tekrar toplanamayacak hale gelince, mührün hükmü kalkar ve varlığın ayakta duruşuna olan güvence yok olur ve kıyamet gelir. Arkasından yeni bir alem kurulur.

 

Cibril (Cebrail), ruh'tur. Hz. Musa'nın Tur'a vahyi (Tevrat) almaya gittiği vakitte Samiri'nin İsrailoğullarını buzağıyla aldatması, Samiri'nin Cibril'in ruh olduğunu bilmesiyle bağlantılıydı. Samiri, Mısır halkından emanet alınmış olan mücevherleri eritip buzağı suretine sokarken Cibril'in geçtiği yerlerden bir miktar toprağı bu eriyiğin içine katmıştı. Bu da buzağıya dirilik kazandırdı. Çünkü Cibril (ruh)'in özündeki dirilticilik sıfatı toprağa sirayet etmiş, o da buzağıya sirayetle sonuçlanmıştı. İsrailoğulları, Filistin maceraları sıralarında putperest bir takım kabilelerin putlara tapınmalarını görmüşlerdi. İhtimal ki buzağının diriliği bu putperest kabilelerin puta tapınma şekillerini tedai ettirdi (çağrıştırdı). Bu iki durum birleşince İsrailoğulları, buzağıya tapınmaya başladılar. İmanlarını kaybetmiş oldular ve Hz. Musa da elindeki kanun'u (Tevrat) yere attı. Bu, iman olmayınca amelin değerinin kalmayacağına bir misaldir.

 

Cibril, Hz. Meryem'e yaklaşınca Meryem O'na kendisinin temiz bir kadın olduğunu ve hayâsızlıktan Allah'a sığındığını ifade etti. Fakat sonra Cibril'in Allah'tan gelen bir ruh olduğunu anlayınca Meryem, rahatladı. Çünkü gelen "nefs" değil, "ruh"tu. İlahi emirle gelmişti. Cibril (Ruh) Meryem'e ruh'u üfledi ve Meryem'den doğan da ruh (İsa) oldu. Hz. İsa, Meryem ile Cibril'den (ruh) mürekkeb bir ruh'tur. Böylece İsa, maddesi latif (vehmi) bir ruh'tur. O'ndaki latif maddi katışık, Meryem'den gelmektedir. Çünkü kadında tecelli eden 'celal'den ziyade 'cemal'dir. Kadın, edilgenlik demektir erkeğe nazaran. Öyleyse, kadının maddesi de edilgendir. İsa (a.s)'nın erkekliği de Cibril'den gelmektedir. Çünkü, Cibril, Meryem'e erkek suretinde gelmişti. İsa'da Cibril'in ruh oluşuyla erkeklik sıfatı birleşince, ruh ve erkeklik aktif; Meryem'den dolayı da latif madde edilgen oldu.

Erkeklik, ruhtan gelmişse, ruhun maddeden ziyade manaya dönük yönü itibariyle Hz. İsa, aktif hâkimiyetini dünyadan ziyade latif manaya hasretmiş demektir. Bu yön, Hz. İsa'nın dünyevi meseleleri ayrıntılarıyla bilip, bu bilgiyi tatbik etme noktasında da görevli olmadığına bir işaret olmalıdır. Bir de buna kadından gelen edilgen madde eklenince dünyevi meseleleri dünyevi delillerle halletme vazifesinin olmadığı daha da kuvvetlenmiş olur.

Hz. İsa'nın bir tokat vurana öbür yanağını dönme ahlakı, Meryem'den gelen yapısından kaynaklanmaktaydı. Kendisinin ve havarilerinin inziva ve riyazete daha kolay adapte olabilme yetenekleri, ruh ve ruhi mertebeye yatkın oluşlarından gelmekteydi. Çünkü ruh, tekliğe yöneltirken, nefs, kesrete (çokluk) yöneltir. Toplumculuktan daha ziyade bireycilikleri baskındır. Ruh nefse galipse insan, riyazetini daha kolay gerçekleştirebilir. Riyazet ise toplumdan soyutlanmakla mümkün olan bir şeydir. Ruhi yönü galip insan, dünyevi isteklerden kendini daha kolay uzak tutabilir. Az yemek, az içmek, evlilikten uzak durabilmek, nefs tezkiyesinden ziyade, ruh tasfiyesi metodunu uygulayabilenler tarafından daha net ortaya konulabilen şeylerdir.

Hz. İsa'nın bedeni/maddesi vehmi olduğu gibi nefsi de vehmidir. Ruh, Meryem'in rahminde vehmi bir vücutla temasa geçmiş, böylece O'nun dünya ile irtibatını sağlayabilecek tek şeyi, Meryem'den gelen maddesi olmuştur. Hz. İsa'nın daha bebek iken konuşmuş olması onun ruh olmasından kaynaklanmaktadır. Çünkü ruhun yaşı olmaz. Ruh için zaman mefhumu yoktur. Bir insanın ihtiyarlıktaki ruhu ile çocukluktaki ruh faaliyetleri arasında fark yoktur. Zamanla değişim, beden ve nefse ait bir arazdır. Hz. İsa'nın dünya ile irtibatını sağlayan nefsi, ruhun karşısında O'nu dünyaya bağlayabilecek kuvvete sahip değildir. O'nda gelişen nefsin türlü halleri, ruhun emrinde latif bir zeminde yürümüştür.

Hz. İsa'da beşeriyetten ziyade, melekiyet galiptir. Bu da diğer insanlara nazaran Hz. İsa ve havarilerinin ruhani bir sınıf oluşturmalarına sebep olmuştur. O ruhani bir kul idi. Hiçbir zaman Rab olmamıştır. Yaptığı her işte "Allah'ın izniyle" kaydını koymuştur.

Çamurdan yapılmış bir kuşu diriltmesi, hastaları iyi etmesi, ölüyü diriltmesi O'nun ilahi nefse mazhar bir ruhani kul olduğuna delillerdir. O, bu faaliyetiyle 'dirilticilik'in ne olduğunu, yaratmanın ne olduğunu tedai ettirerek hakikatiyle gösterme görevini üstlenmiş; her şeyden evvel insanın diriltilmesinin, insanın üretimi olan diğer kurumsal kişiliklerin diriltilmesinin bir ön şartı olduğunu ispat etmiştir. Hiçbir kurumsal kişilik insan kişiliğinin önüne geçemez. İnsanın öldürülmesi, devlet ve diğer kurumların zalimane bir formatta üretilmesinden başka bir şeye yaramaz. Zulüm hakikatin/adaletin öldürülmesidir. Hakikati öldürülmüş bir insan topluluğunun organizasyonu olan devletin, negatif bir güç bileşkesi avantajıyla nasıl diğer tüm varlıklardaki dirilikleri öldürdüğünü Hz. İsa dönemindeki Roma İmperyum'u göstermişti.

Aslında bütün insan fertlerinin adil bireyler olma sıfatıyla yaşadıkları aydınlık bir dünyada insan faaliyetlerini organize etmek için hariçten bir güç haliyle iktidar oluşturmaya gerek var mıydı? İktidarın oluşumunun altında yatan asıl neden neydi? Yoksa insanlar, nefsi çatışmalarından dolayı dünya işlerinin bozulmasından endişe ettiklerinden dolayı mı bir ortak noktada güç birliği yapmak ve kanunlar çıkarmak ihtiyacı hissettiler? Birbirlerine muamelede adil davranan bireyler olarak kalabilselerdi toplumsal adaletin oluşması tabii bir süreçte gerçekleşemez miydi? Ekleme yöntemiyle kendi kendilerini idare edecek fazladan kanunlara ihtiyaçları kalır mıydı? Tabii ki, bütün bireylerin kendi üstlerindeki bir iktidara itaat etme ihtiyaçları, nefs sahibi olmalarından dolayı kolayca gerçekleşebilecek bir şeydir. Dünyevi ihtiyaçları tahrik eden insan tekilinin içindeki soyut unsur nefstir. Böylece dünyanın adil bir şekilde kullanımının güçlüğü bu nefs unsurundan kaynaklanmaktadır. Herkes ilkin kendi nefsinin derdindedir ve çatışmanın temelinde bu vardır.

İşte Hz. İsa, insanın asıl cevherinin nefs olmadığını ve nefsin, ruhun dünyevi bir varyasyonu olduğunu bizzat kendi yaratılışı ile göstermiş oldu. Nefsi asıl cevher kabul eden dünyevi anlayışın temelsiz olduğunu ruh merkezli bir perspektiften fiili olarak gösterdi. Nefs, eğer ruhun bir arazıysa, nefsin üretmiş olduğu vehmi organizasyonlar ve bu organizasyonlara bağlı gelişen iktidar ve güç şekilleri arazın arazı konumuna indirgenmiş olmuyorlar mı?

Hz. İsa, Roma gibi devrinin en organize devlet yapısına "sahte" damgasını vurdu ve bu korkunç nefs örgütlenmesinin temeline ruh dinamitini yerleştirdi. Eğer Roma'nın karşısına alternatif bir devlet modeli ile çıkmış olsaydı belki de işin en temelindeki hakikati insanlara göstermekten mahrum kalacaktı. Nefsin birleşik iktidarına karşı insan ruhunu dikti ve Roma, karşısında kendisine benzer bir alternatif göremeyince iktidar bağlamında güçsüz insanlara uygulamış olduğu çarmıh işkencesini Hz. İsa'ya uygulamaya kalkıştı. Ama nafile! Karşısında dünyaya bağlı unsurlarla donanmış acı çekmeye hazır bir insan yoktu. Ruh vardı ve ruhu çivilerle çakmak mümkün değildi. Kaldı ki, bütün istihbarat faaliyetlerine rağmen ruh'u bulabilmek imkansızdı. Nefsi yöntemlerle aranarak bulunabilecek şey, ancak nefs ve onun türevleri olabilir.

Bu çaresizlik karşısında Roma'nın tek bir alternatifi kalmıştı: Kendisine benzer tüzel kişilikler oluşturmak. Hz. İsa ve havarilerinin yaymakta olduğu ruhani din'i, "ruhbanileşme" formatına sokarak deforme etmeyi başardılar. Dine sağdan yaklaştılar ve dinin koruyucusu kimliğiyle Hz. İsa'nın dinini Roma'nın resmi kimliğinin bir unsuru haline getirdiler. Kiliseleri resmi ibadet mekânları halinde inşa ettiler ve "resmi din adamları" devrini başlatmış oldular. Halbuki ruhun mekanı yoktur. Böyle yapmakla güya ruhu mekânlara hapsettiklerini zannetmişlerdi. Din, Roma'nın eliyle ruhbanileştikten sonra korkunç bir istismar kapısı da açılmış oldu. Kiliselerin resmi görevlisi olan din adamları, kendilerini İsa'nın varisleri ilan ediyorlar ve ağızlarından çıkan her sözü vahiy kabul ediyorlardı. Hâlbuki Hz. İsa, vahiyden idi; vahyin kendisi değildi. Ona müstakil bir İncil inmişti. O İncil'in yaşayan haliydi. Ruhbani liderler, İsa'ya inmiş bir İncil'i yok sayarak İsa'yı bizzat İncil ilan ettiler ve onun hayatını kaleme aldılar. Eğer Hz. İsa'yı vahyin kendisi ilan ederseniz onun varisleri de doğal olarak şahsi planda vahyin kendisi oluverirler! İşte engizisyonun teşekkülündeki temel hareket noktası... Ruhaniyetten ruhbaniyete geçiş paralelde ruhun söz hakkının nefse devredilmesi demektir ki, bu da din ehramını tam tersine çevirmek anlamına gelir.

Ruh, Roma kanalıyla mukayyet müesseselerin boğucu kuşatmasına terk edildi ve nefse hürriyet bağışlanmış oldu. Ruh'un dirilticilik sıfatı, dirilen nefsin sıfatı haline geldi. Nefs, hem kendini diriltti hem de ilgi kapsamına giren maddeyi diriltmeye teşebbüs etti.

Nefsin maddeyi işleme faaliyeti, dünyevi düşüncenin mihrak noktasını işaretleyen antik Batı felsefeleriyle acemilikten kurtarıldı. Yapılan bu sentez neticesinde, insanı ihya etme adına maddenin ihyasına çalışıldı. Hz. İsa'dan devredilen ne kadar sahih değer varsa dünyevileşmenin emri altında terbiyeye tabi tutuldu.

İlk başta ruh (Hz. İsa) ilahlaştırılarak kulluk kimliğinden soyutlanmıştı. Bu aşırı teşbih/benzetme tavrından sonra istikametini yitirmiş nefs ve madde anlayışının temel değer olmasıyla birlikte ruh ile onun Allah'ını hayattan adeta kovdular ve sınırlı mekânlara hapsettiler. İsa'yı belirli yerlerde ilahlaştırmaya devam ettiler ve geri kalan yerlerde ise maddeye uluhiyet verdiler. Böylece dinin yeri ile bilimin yerini ayrıştırmış oldular. Kiliselerde kendisine uluhiyet verilen İsa'nın, kilisenin dışında ilahlık hakkı! elinden alındı.

İsevi vahyin neshedilip, Muhammedi vahyin hüküm sürdüğü dönemlerde Batılılar, Muhammedi vahyin ruh-nefs dengesi üzerine inşa edilmiş madde anlayışını benimsemiş olsalardı, maddeyi ihya etme sürecindeki yanlışlarını yapmayacaklar, istikamet kazanmış vahiy merkezli bir ferd-toplum-kainat dirilişine imza atacaklardı.

Ama öyle olmadı. Dinden uzak düşünce sistemlerinin tatbik edilmesiyle ortaya çıkan Batı tipi bilimcilik ve sanayi anlayışı bugün insanlığı negatif bir istikamete sevketmiş ve insanlık dehşet bir çıkmazın içine sürüklenmiştir.

Sanayileşme, Hz. İsa'nın insanı özüyle tanıştırması planındaki diriltme faaliyetinin kurnazca bir tepe taklak işlemiyle maddeyi diriltme hareketine dönüştürülmesidir. Batılılar Hz. İsa'nın dininden uzaklaştıkları ve Hz. Muhammed'in vahyine yaklaşmadıkları nisbette, doğru bir sanayileşme mantığı kuramadılar ve sanayileşme işini nefs ve şeytanın emrine verdiler.

Bugün gelinen nokta, kulluğunu unutmuş bir insanlığın, ellerinde bulunan teknolojik üretimin hem ilahlığını yapması hem de her an kimliklerini bu teknolojiye kurban ederek ona kulluklarını arz etmesidir. İnsanlık bu paradoksun girdabında kıvranmaktadır. Kendi ilahlarını üreten bir insanlık tablosuyla karşı karşıya bulunuyoruz. Çare, Muhammedi vahyin sanayileşmesidir. Böylece, insanlık bütün varlığın tek bir İlah'ın kulu olduğunu tam anlamıyla idrak ederek yaşamayı başarabilecektir.