Diğer taraftan Şems, Konya'da kerhane patronu Hünsa ile konuşurken kendini, "Ömrümü seccade üzerinde tespih çekerek geçiren dervişlerden değilim. Öyleleri Kuran'ı sathi okur. Bense Kuran'ı her yerde okurum; her başakta, karıncada, bulutta. Nefes alan Kuran'dır okuduğum." (s.147) diye tanıtır. Acaba Şems'i Şems yapan şey, ibadetleri, tesbih çekerek yaptığı zikirleri değil midir? Kendi kendine mi bu kadar olgun, yüce ruhlu ve derin fikirlere sahip, takva ehli biri olmuştur Şems? Aslında, bu fikirlerin altında yatan bir yanlış yorum vardır ki, o da şu: İman etmek istemeyen ama imansız yaşamayı da göze alamayan insan, Allah'a şöyle bir teklifte bulunmaktadır: "Ben her türlü günahı işleyeyim, ama sen beni yine de sev. İçkimi de içerim, namazımı da kılarım, kerhaneye de giderim, meyhaneye de. Zaten sen bağışlayan değil misin?" Burada Allah nerededir, merak ediyor insan. Allah herkesin Allah'ı, tamam, hepimiz O'na muhtacız, bu da tamam, Allah'a ibadet edenlerle etmeyenler, bilenlerle bilmeyenler arasında fark görmeyelim mi? Bir insan, bir toplum, bir devlet, istediklerini yapan, emirlerine uyan, kendisinin istekleri doğrultusunda çalışan ve davranan kişiyi özel tutmaz mı? O'na ayrı bir makam, ayrı bir derece vermez mi? Dürüst olmak ve şunu söylemek lazım: Her yolun bir adabı vardır. Allah'ı sevmenin de bir adabı vardır. Derviş, sadece gönlü geniş ve ruhu gezgin bir sufi demek değildir ki!... Bu öyle bir tanımdır ki, gönlü geniş dediğinde insanlar hafif meşrep, her şeye eyvallah çeken birini bile anlayabilir. Peki o muhteşem Yunus'un tarif ettiği dervişlik bu mudur? Bir örnek verelim; Mevlana, bir gün dervişleriyle yolda giderken, kerhanenin önünden geçerler ve dervişler kerhanede çalışan kadınları görünce lanetlemeye başlarlar. Hazret onları susturur ve der ki; "Onlar ne kadar değerli insanlar. Onlar olmazsa biz iffetli kadınların kıymetini nasıl bilir, nasıl başımızın tacı ederiz?" Şimdi bu hikayeden yola çıkarak Mevlana fuhuş yapan kadınları hoşgörmüş, o halde fuhuş kötü bir şey değil demek, ancak art niyetli bir yaklaşım sergilemek olur. Mevlâna, "yaratılanı severiz, yaratandan ötürü" diyen Yunus Emre gibi, insanlara Allah'ın nazarıyla bakabilen bir bilge alimdir ve Allah'ın yarattığı her varlığın bu dünyada bir işlevi vardır. Zıtlar arası bir denge ile ayakata duran dünyaya Hakk'ın nazarıyla baktığımızda, bu dengeyi ayakata tutmak için herkese ve her şeye ihtiyacımız olduğunu rahatlıkla görebiliriz. İnsan, özünde masumdur, temiz doğar. Onu sonradan kötü yapan edindiği inançlar, toplumsal şartlar  ve hayatın gerçekleridir. Alimler, bütün toplumlarda temel dinamikleri ayakta tutmak için ciddî misyonları yerine getiren insanlardır ve Şems de bunu bilir. Birkaç kötü örneği ön plana çıkarıp toptan alimleri, tepelerde oturup, bol keseden ahkam kesen insanlarmış gibi göstermek, haddizatında Şems'in de yapmayacağı bir iştir. Alimler ve dervişler aynı yolu tercih etmeyebilirler ama aynı Allah'a, aynı peygambere inanan bu insanlar  asla birbirini yargılamaz ve küçük görmezler. Onlar bahçemizin bahçıvanlarıdır. 

            Heyhat! Bahçe bahçıvansız olur mu sayın Şafak?