ŞAİRİN İŞKENCESİ: ŞİİR

Ekrem ÖZDEMİR

"Arı bal yapar fakat balı izah edemez" diye başlıyor. Necip Fazıl şairi anlatmaya. Bu cümle ile başlaması, şairi (hele ki şair tarafından) tarif etmenin olanaksızlığını baştan kabul ettiğine yorumlanabilir. Satın almak istediği kitaptaki şiirlerden hepsinin mi iyi, yoksa birkaç şiir dışında geri kalanın işe yaramaz mı olduğunu, (farkında olmadan) kendisine soran bir dostumuza şairin verdiği, "Bilmem, şairler şiirleri hakkında yorum yapmazlar" cevabı yukarıdaki cümlenin anlaşılmasına yardımcı olabilir. Bu yorumdan yola çıkarsak, bir şair şiirleri hakkında neden yorum yapmaz? gibi bir soruya (genelde bu bir çıkmaza dönüşür) ulaşırız. Bu, şairin "sahiplik, mütevazılık ya da bencillik" duygularını taşıma ihtimali ya da bu durumun imkansızlığı vb. alternatiflerle izah edilebilir olsa da gizemini sırra kalbetmiş bir mesele, okurun zihnini sürekli meşgul etmiştir: Şair için şiir nedir? Önce ihtimaller üzerinde kısaca durarak sorumuza geçelim.

 

•1-SAHİPLİK: Şairin gözünde yazdıklarının sır niteliği taşıması ve onda bir isteğin varolması olağan bir durumdur. Buna şöyle bir benzetmeyle açıklık getirilebilir: Musiki sanatı icra eden, bu gayesine ömrünü adayan bir sanatçı (somutlaştırmak için örnekleyelim: Bir süre önce tartışma konusu olan Münir Nurettin Selçuk'un, Yahya Kemal'in 'Rindlerin Akşamı' adlı şiirine yaptığı beste) eserini bu konuda yeterli eğitimi almamış ya da bizzat kendisinin eğitmediği kişiler tarafından yorumlanmasına karşı çıkabilir, bu isteğinde son derece haklıdır da. Konumuza indirgeyecek olursak; şiiri hakkında bir şairin her türlü analizi hoş görmesi beklenemez. Musiki ve şiir arasındaki benzetmeyle izah edersek; toplumun bütün kesiminden herhangi bir birey, Münir Nurettin Selçuk'un eserini dinleyebilir, dinletebilir hatta dost meclislerinde okuyabilir. Lakin iş, bu eserin sanatçı kimliğiyle yorumlanıp kamu hizmetine geldiğinde ehil olma-olmama sorunu baş gösterir. Sanat adı altında herkes dilediğini yapamaz. Şiirde de aynı durum söz konusudur. Şiir, okunabilir, dinleyip dinletilebilir ve fakat aynı şiir hakkında sanatsal yorumlar yapıldığı anda aynı sorun (ehil olma-olmama) karşımıza çıkar, şairin bu konuda herhangi bir beyanda bulunmamış olması, şiirle ilgilenen her bireye okuduğunu ve onunu sahibini istediği kefeye koyma hakkını vermemelidir, vermez de. Zaten bu hareketin sorgusu şairden önce edebiyat camiasına düşer. Hayatta olmayan şairlerin eserine saygı da bu yolla kazanılır. Böyle ciddi bir konuda bol keseden savurma cür'etini göstermek de olsa olsa Kapital'i okumadan Marksist, Kur'anı bilmeden Müslüman olmak gibi sahte bir konumdur ki, ancak birileri mumu üfleyinceye değin sürecektir.

 

•2-MÜTEVAZİLİK: Şairin mütevazi bir yapıda bulunması ifa ettiği işin gereği de sayılabilir. Genelde şairler hakkında ondan başka herkes 'Konumlandırma' yapar. Şiirlerindeki öğeler, biçim ya da tarz, etkilendiği akım ve akımlar vb. unsurlar, edebiyat camiasınca tespit ve tetkik edilir. Bir benzetmeyle, yazarlar eserini yazar, yayınlar ve köşesine çekilir. Artık iş okura kalmıştır. Tıpkı yazarlarda olduğu gibi şair de, yaptığı işi takdir etmekten kaçınır. İşte bu, şair-okur arasındaki kaçınılmaz ilişkidir. Şair, yazdığı şiirleri beğenme hakkına sahip olacağı gibi, bu fikirleri kimseye dikte etmemek gibi bir zorunluluğa da mahkûmdur. "Ben yaptım oldu" anlayışı şairin ya da diğer sanatçıların öne süreceği bir hüküm değildir. Bu açıklamadan bir çıkarsama yapmak gerekirse; şairin mütevazılıği bir anlamda haddini bilmektir denebilir.

 

•3-BENCİLLİK: Tüketim ihtiyacının en iştahlı çağını yaşadığımız yirminci yüzyılda, tüketim olgusu gelişen teknolojiyle birlikte ihtiyaç olmaktan çıkmış, lüks halini almıştır. Net bir ifadeyle, çağımızda insan, tüketmek ve tüketilmek uğruna yaşamaktadır. Bu gayenin bir istek değil, yaşadığı hayatın gereksinimi olduğunu da göz önüne alırsak, bireyin aynı anda katil ve kurban olduğu söyleyebiliriz. Bu yargı, şairin 'bencillik' duygusuna meşruiyet kazandırmak değil, onda hasıl olacak böyle bir hissin gerekliliğine işaret etmek içindir. Sanatın 'libidoyu tatmin' adına envai çeşit akımlara sürüklediği ve ince bir itinayla yapılan her şeyin sanatsal nitelik kazandığı asrımızda, sanat eserleri ( en çok tüketilen iki unsurun yara ve kadın olmasına karşın) tüketim malzemesi olma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bu uçurumdan kurtulmak için şairin bencil davranması ve şiirini gizleme ihtiyacı (şiiri hakkında yorum yapmama gereği) hissetmesi enaniyet değil, sanatını korumak olarak ifade edilebilir.

 

Yukarıda üstünde durduğumuz ihtimallerin dışında başka olasılıkların da değerlendirmeye tabi tutulabileceğini belirterek, 'şair için şiir nedir?' sorusuna bir misalle devam edelim. "Şiir ideali, şairin varoluş şartıdır. Şairin alın yazısının bir bakıma sebebi ve sonucudur. Şair kendisi olmak bakımından, asla ondan vazgeçmez. Yazdığı her şiirden ondan bir iz ve yazacağı her şiirde de onu imleyecek malzemeler yumağı bulmam mümkündür." [1] Şartlı bir mecburiyetin kastedildiği ideal, şairin dünyasına öncesi ve sonrasıyla nüfuz etmiş, onu kuşatmıştır. Bu andan itibaren varoluş savaşı başlamıştır ve bu savaşın adı, bir kendini ifade ediş biçimi olarak, şiirdir. Bu savaş, insan doğasının bir gerçeğidir. İnsan, yaşamı boyunca kendini tanımak, ifade etmek ve tanınmak içgüdüsüyle mücadele eder, tarihin bidayetinden beri süregelen bu savaşta insan, kendinden başlayarak bütün evreni sorgulamış, anlamlı bir dünyanın peşinde koşmuştur. Bu koşuda şairin bayrağı şiir olmuş, Cahit Sıtkı Tarancı'nın deyişiyle 'sözcüklerle güzel biçimler kurma sanatı'nı şair rehber edinmiştir.

 

Tehlikeli Hayat: Şiir

Tehlikeli İnsan: Şair

 

Şair ve şiir ilişkisi üstüne her şairin idealini (poetikasını) temel alırsak zengin bir düşünce atlasında yol almak mümkün. İşte bunlardan bir kaçı. "Şair ve şiir ölmemiştir ve kıyamete kadar ölecek değildir. Çünkü hakikat ölmeyecektir. Çünkü şiir hakikatin yüzülebilecek bir derisi değil, çıkarıldığında insan hakikatinin hayattan yoksun kalacağı kalbidir. Şiir, hakikatin doğra ve tarihi içinde artan nabzı, çarpan yüreğidir."[2] Bu satırların altında, şiirin mutlak hakikati arama işi olduğu anlamı yatmaktadır. Zaten şairin şiir tanımı da bu yöndedir. Şair sürekli hakikat peşindedir ve bunu şiirle yapar.

 

Diğer bir düşünce ise şöyle; "Şiir yazmak; Bütün uğraşların en masumu. Mülklerin en tehlikesi dil bunun için verildi insana...  Kendisinin ne olduğuna tanıklık edebilsin diye..."[3] en masum uğraş olarak görülen şiir, en tehlikeli mülk olan dilin işlenmesiyle ortaya çıktığı için en tehlikeli işe dönüşmektedir. Başka bir değişle şair, şiir yazmakla en tehlikeli mesleği kendine seçmiştir. Öyleyse şiir, tehlikelidir ve şair dipsiz bir uçurumun kenarında gezmektedir. Burada Mallarme'nin "Şiir, sözcükler dinidir" tanımlaması, ifa edilen işin ehemmiyet, risk ve kapsamına uygun düşmektedir. Niçin ve ne zaman yazıldığı, hangi Saiklerin üstüne kurulduğu, okurdan ne beklendiği (ya da böyle bir beklentinin varolup olmadığı), şairin şiire bakışında birer etken olarak düşünülebilir. Nitekim hiçbir olayın vuku bulmadığı kainatta yazmak eyleminin de determinist (neden-sonuç ilişkisi) açısından açılımı olmak zorundadır. Niçin ve ne zaman yazıldığı, hangi Saiklerin üstüne bina edildiği bir tarafa konulursa asıl mesele şiirden (bilhassa şairin) ne beklendiğidir. Ateş olmayan yerden duman çıkmaz savıyla hareket edersek, "İnsan bir beklentidir" tanımı, yapılan işin (yazmak eyleminin) umut ve beklenti içerdiğini iddia edebiliriz. Okurun şairden beklentisiyle, şairin okurdan beklentisi arasındaki ilişki, her iki tarafın da sanata ve sanatçıya bakış açısıyla ilgili olmakla birlikte konumuz açısından ikinci soruna eğilmek zorundayız. Hiçbir alıntı yapmadan, (alıntının taraf olmaya müsait olması hasebiyle) insan tabiatının eğilimleri baz alınırsa şu söylenebilir: Eğer sanatı toplum içinse, şairin okurdan (paylaşmak, bilgilendirmek, benimsetmek, yüreklendirmek gibi) beklentileri mutlaka vardır. diğer amaçla sanatını (sanat için( icra ediyorsa -ki bu eğilim duraksama dönemi yaşamaktadır- şairin kalitesini, orjinalitesini isptlamak, onaylatmak gibi kaygıları mevcuttur. (Tam bu noktada Cemal Süreyya'nın, "Şair ancak şairlerce, şair sayıldığı, şairler loncasına kabul edildiği zaman şair olur" tanımını hatırlamakta fayda var). Aksi takdirde şu soru mutlaka sorulmalıdır: Kimseyi paylaşmayan ve kimseyle paylaşılmayan sanat olabilir mi? İnsan iradesiyle varılacak son noktalardan birinde (Ünlü Rus siyaset adamı Petraçevski tarafından) söylenen söz beklentinin varlığını aşikar kılmaktadır: "Ne erkek sevilmeye değer ne kadın. Bu yüzden kendimi insanlığın hizmetine adıyorum."

 

Şairin Zorunlu Tercihi: Şiir ve Ötesi

 

Şairin şiirden bağımsız olma sorunu da yine bu ilişkiyi temellendiren diğer bir öğedir. "Çoğu kez şiirin şairden bağımsız olduğunu düşündüm. Şiir kendisi var. Bir rastlantıyla değil, tersine özel bir iradeyle çıkıyor yeryüzüne. Şair şiirin aleti olmalı..."[4] O halde şiir mi şairi şair mi şiiri doğurur? sorusunu akla getiren bu ifade, köle-efendi münasebetine benzer bir bağlantı kurmakta ve şiiri yöneten, şairi yönetilen konumuna oturtmakla birlikte aradaki en güçlü irtibat olarak da İlhamı seçmektedir. Valery'nin yukarıdan inen dizesine benzer bir durum. Öyleyse şiir sahibini tutuklamış, esir almıştır. Onu, sadece şiir için yaşamakla, şiirden uzak yaşamak arasında zorunlu -ve belki de haklı- bir tercihe zorlamaktadır. Bu ağır bir bedel, bütün hayatı bünyesinde barındıran külfetli bir ikilemdir. Yalnız bunun bir çelişki olmadığı, seçenek arz ettiği unutulmamalıdır. Çünkü hayat-sanat arasında tercih yapmak, şairin en doğal hakkıdır. "Hep şiir için yaşamaksa, hayatla sanat arasında zaman zaman seçim yapmak zorunda kalmaktır, tragedyanın ikilemiyle karşı karşıya olmaktır... Hayat-sanat ikilemi karşısında sanatı seçmek, hayatı yadsımak değildir; kendi yaşayışını sanatı için kullanmak, sanatı için yaşamaktır; bundan amaçsa (Rilke gibi üstün sanatçılarda) insan duyarlılığını daha derinleştirip geliştirmek, insanoğlunun görüş alanını genişletmek, bilinç düzeyini yükseltmek, kısacası, tam uyanmasını sağlamaya çalışmaktır; sanatı hayatın hizmetine en etkili biçimde koşmaktır." [5] Görüldüğü gibi böyle bir ayırımın varlığı ve -zorunlu da olsa- şiirin şairi bu şekilde bir tercihe zorlaması, günlük yaşamdan uzak belirtiler taşıyor görünmesine rağmen bilfiil şairi hayatın içine çekmekte, daha da ötesi, ona hayatı derinliğine yaşamak gibi bir değer atfetmektedir. Ayrıca, bu değerlendirme şaire, 'Pergünt Üçgeni'nin üç niteliğini (kendi kendisi olma, kendine yetme, kendinden memnun olma) kazandırmaktadır.[6] Zira bu üç nitelikten yoksun bireyin, bu çeşit bir düzlemi inşa etmesi (sanatı hayatın hizmetine en etkili biçimde sokması) fıtratı gereği imkânsızdır. O halde şairi bu konuma yerleştiren nitelik ya da şartlara değinmek gerekir.

 

Masum Bir Yanılgı: İnsan+Bunalım= Şair

 

Bir  boşluktan doğan şiir, madenci feneri gibi hayatın aydınlık yüzünü arayan insandaki boşluğa, şairin iç dünyasında doldurduğu boşluğa seslenir. Şiir okumanın, ona sığınmanın temelinde gereksinmelerden olur ki en mühimi budur. Bunalımlarını aşamayan, sıkıntılarına göğüs germekten yoksun kişilerin şiire daha çok rağbet ettiği yönünde yanlış bir kanı vardır. Yanlıştır, çünkü şiiri bu tür, kendi ırmağında boğulan insanların okuduğunu iddia etmek, ancak bu bunalımları yaşayan şahısların şair olacağına inanmayı gerektirir. Niçin şiir okur insan? sorusu, okurun masumiyetine gölge düşürebileceği gibi şairi günah keçisi olmaktan kurtarabilir. "Kelimeler, insanın iç dünyasındaki tınıların başlatıcısı. Şiir okumak isteriz; çünkü bütüne, bütünümüze, bütün içimizdeki yerimize varma zorunluluğunu bu insani ve insan dışı aygıtla yenmek isteriz. Şiir, bu anlamda bir ıslah, bir kalkan. Ne zaman insanlık karanlık bir yerde sayıklamaya itilmiş, insan ilişkileri karışık, karıştırıcı, bozucu niteliklere bürünmüş, insanın bir başka insana söyleyeceği söz anlamını kaybetmiş, insan davranışları yapaylık, içtensizlik yüklü bir hale gelmişse, insan şiir okumak, şiirle uğraşmak, şiirden öğrenmek gereğini duyar. Bir bakıma böyle olmak zorunludur. Çünkü şiir anlatılmaz bir şeyin anlatılmaya çabalanmasının sonunda anlatılabilir bir şeyin yeniden anlatılabilir kılınması için gösterilen bir çabanın sonunda, yeterince anlatılmayan bir şeyi etkili anlatıma kavuşturulması uğrunda harcanan çabaların sonunda ortaya çıkıyor." [7] Şiir yazmak ne kadar masum ve/veya tehlikeli bir çabaysa, şiir okumak da o denli tehlikeli ve masumdur. Zira sonuçta bu (şairden sıyrılan şirin okurla buluşması) alışverişe yakın anlamı olan bir süreçtir. Fakat önemle belirtilmesi gereken bir konu vardır, o da; şairin bunalımlı insan demek olmadığıdır. Bir arayışın olduğu muhakkaktır, çünkü şair arayışlarıyla vardır. Yukarıda da belirtildiği üzere, hem şair hem de okurun peşinden gittiği şey, anlamdır. Bunalımların şairi doğurduğu ileri sürülebilir ancak bunalımdan kasıt yetersizlik değil, yaşamı izahtaki düşünce farkı olmalıdır. "Şair duruşu" adı verilen görüntünün (Allah verisi bir yetenek de olabilir) nüansı da, alıcı gözle bakılan hayatı üstüne giymekteki farktan kaynakların. Bunalımlarıyla yaşayan şair, mümkündür. Şiir üretmek için geçen evreyi bunalım diye nitelemek ise, hem şiiri hem de şairi anormal saymak, savunulması imkânsız bir suçtur. Nitekim işlenen suçun muhatabı birey değil toplum, devir değil tarihtir. Hâlbuki şair bu yolculukta yalnız değildir. Ayrıca şiirin, "yazılmış ve okunan" değil, "söylenmiş ve dinlenen"[8] olma özelliği, okur ve şairi aynı musikide buluşturup, ses ve ahengin potasında kader ortaklığına yol açmaktadır. Bir bakıma okuyucu, şairin sırlarını paylaşarak -günahları da dahil- onun dünyasıyla bütünleşmektedir.

 

"Ve sen şairsin kelimeler ülkesinde bilge"

 

Şiir bir bardağın taşan ilk damlası. Bu taşma yorucu, evreli ve ağır bir dolumun ürünü. Şairden bağımsız olsun veya olmasın, şiir, bir ödül. İşkencenin (şairce yaşamanın) ödülü. Her okuma yeni anlamların vatanı, çünkü bardağı dolduran her damla ayrı bir mihenk taşı. Damlalar şairin malzemesi; kemeler. Işık saçmak için yanmak gerektiği gibi taşmak için de dolmak gerek. Şairi dolduran suyun adı: YAŞAMAK.

 

Şair, hayat bahçesinde uzun soluklu bir çiçek. Bakımı gönülden, içsel. İşi dünyaya gebe kalmak. Ona düşen; hayatı kıskanmak yerine onu kıskandıracak bir dünya kurmak, yeni dünyalar inşa etme.

 

Yeni bitkilerin yetişmesi için yeni topraklar gerekli. Şair yeni topraklar üretmek için var.

 

Etrafında dönüp duran dünyayı içine çeken şair, önce onu kelimeleriyle yoğurur, düzen ve esteki vererek bir şekle sokar, bu arada o şeklin ruhu yüzüne vurmuştur, sonra serpilmeye, kelimeleriyle beslediği iç dünyasını bütün iklimlere göğüs gererek dağıtmaya başlar. Yeni bir dünya doğmuş ve nihayet şiir, şairden çıkmıştır. Yaşamak artık zorunludur; şiir için, şiir adına, şiirle dolu.

 

Şair, yazdıktan sonra ne şiire, ne de yorumuna müdahale edemez. Çünkü her şair taze bir hayat kokusudur.

           

 

 

[1] DENİZ, İhsan, Gecedeliloldu, İz Yayıncılık, İstanbul 1998; (Önsöz'den)

[2] KARAKOÇ, Sezai, Edebiyat Yazıları 1, Diriliş Yayınları, İstanbul 1968, s.81-81-83

[3] HÖLDERİLN, Seçme Şiirler, Haz. Turan Oflazoğlu, İz Yayıncılık, İstanbul 1997, s. 33

[4] ZARİFOĞLU, Cahit, Yaşamak, Beyan Yayınları, İstanbul 1997, s. 85

[5] RİLKE, Seçme Şiirler, Duino Ağıtlar, Haz. Turan Oflazoğlu, İz Yayıncılık, İstanbul 1997, s. 17-18

[6] KARAKOÇ, Sezai, Edebiyat Yazıları, Diriliş Yayınları, İstanbul 1968, s. 108

[7] ÖZEL, İsmet, Şiir Okuma Kılavuzu, Oğlak Yayınları, İstanbul 1994, s. 19-22-23-24

[8] Kültür ve Hayata Dair Görüşleriyle Yahya Kemal, Haz. Dr. Yaşar Şenler, Ötüken Yayınları, İstanbul 1997, s. 143

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

HIRÇIN BİR SERENAT

Emir OSMANOĞLU

 

bir kısrak gibi dokun bana

bir mızrak gibi saplan

ne dokunduğu yerde gül bitsin

ne saplanan mızrak habersiz sökün etsin.

 

her dokunuşun miğfer geriyor kafama

ve her dokunuşun kasıklarıma

bilmediğin sancılar salıyor

kısrak gibi kokuların kalıyor yelelerinden

beni yabancılaştırıyor her bakışın

ötemde kim varsa işte onlara...

tanımlaştırıyorsun ne varsa bende

her bakışın biraz daha oyuklar açıyor

gözlerim derinleşiyor ve çukurlaşıyor

yollara düşünüyor her topuk sesinde.

uzaklardan ta asya ortalarından

akdeniz kıyılarından

tenimi dağlayan ateşe sadakatim var

reyonların kadını

güneş altında kızgın kumların

olmamak için yemin et bana.

doğan çaldığım sadakatimi

sen de benden çal

ve yemin et

doğadan daha doğal ol olduğun gibi bak

hollywood karıştırma diken diken saçlarıma.

 

her bakışın biraz daha oyuklar açıyor

çilelerim azıyor örneğin

tüylerim dökülüyor iş vardiyalarında.

steplerde değil şehrin göbeğinde

buharlaştırıyorsun beni

bu halimle yaşayamam anladım.

ya tenimi yüzüp masal kuşlarına verin

ya da ben bir ağacın yaprakların suyla yürüyeyim

mümkünse eğer ganj7a savurun

dumandan ve buhardan arta kalan yanımı

ben böyle yaşayamam çünkü anladım.

ah o hırçın bakışların yok mu

çilelerim azıyor

tüylerim vaktini bulmadan

vebalılar gibi birer birer  kayıyor sırtımdan

 

kısrak gibi dokun bana

mızrak gibi saplan

çilelerimi azdır

ne olursun hırçın bakışlar sapla bedenime

ama ne dokunduğun yerde gül bitsin

ne saplanan mı5zrak habersiz sökün etsin

sadece

kısrak gibi dokun ve geç.

 

 

 

ZAVALLI ŞAİR?

Hacer KARAKUŞ

 

-"Ölümler

Ölümlere ulanmakta ustadır."

Bilir misin şair: acılar da acılara ulanmakta pek usta.-

 

Bir gece yarısı uyandım apansız, gördüğüm bir düş müydü yoksa gerçek mi? Varlığımı hissetmek için dokundum tenime, tenim ateşte buz arasında med-cezirde.

 

Bilmezdim o geceye kadar gümüş renkli ırmakları, ki gümüş renkli ırmaklar kürtüklerin altından akıyordu. Derken sarı bir gül bahçesine dönüşüyordu her yerde ve o tuhaf sesli adam beni çağırıyordu...

 

Mavi saten üstüne beyaz işlemeli yorganımın altında, anamın koynumdan başka mesken tanımaz iken, bütün ömrümü kana bulayan rüyalarım böyle başladı şair.

 

Ben rüyalara inanmışlığın verdiği çocuksu cesaretle meydan okurken hayata, nerden bilebilirdi ki o toy yüreğim rüyalar da yalan söyleyebilirmiş insana: İlk vurgun ilk gözyaşı...

 

Acılar, sinsince acılara ulanıyordu şair. Ben bilmiyordum. Bilmiyordum da Anka Kuşu'na öykünüp, kendimi, külümden, yeniden yaratıyordum:

 

Yılın ilk karı düşüyordu denize. O küçük sahil kasabasında kardan umutlarla avunuyordum. Rüyaların yakamı bırakacağına inanmıştım ki, "Üsküdar" girdi apar topar gecelerime. Dünya gözüyle bir kerecik olsun görmediğim Üsküdar alevler içindeydi. On sekiz yaşamın, gür sesli, anarşist yürekli adamı, yana yana yangınımı büyütüyordu. Bir ben duydum çığlıklarını Kız Kulesi'nden, bela davetsiz misafirimdi.

 

Biliyordum artık şair biliyordum, bela boynuma borç olmuştu. Yüreğimi de alıp gurbetlere sürdüm kendimi. Cinnetli insanların metropolü vardı yolların sonunda. Denizden başkasını bilmeyen taşralı bir çocuk bozkırla tanışıyordu. Bozkır soğuktu, üşüdüm! Cebimde, taslak halinde bir intiharla günlerce o şehrin sokaklarında dolaştım. Kimse bilmedi, ben hep denizi düşledim.

 

Düşle gerçek arasındaki o ince çizgide, o ince çizginin en son noktasında, sevdadan yana payım bir vefasızın ardından el sallamak oldu, şehirlerarası otobüs terminalinde. Yüreğimin bir parçasını koyupta gönderdim o otobüsü. Yüreğimin bende kalan parçasında hep çocuksu korku: "Ya bir daha dönmez ise!"

 

Dönmedi şair, hiç dönmedi. Ben mi? Yüreğimi ona, yüzümü şehre döndüm ve yaşadım. Yaşadım ya yine de kanıma dokundu yaşamak; Bir aşüftenin salınışında gözlerinin bakirliğini yitirenlerle, sevda pazarlıkları yapmak kanıma dokundu. Dişlerimi, yumruğumu ve yüreğimi sıka sıka yaşadım. Ve haykırdım şair: Siz bilmiyorsunuz dedim sevdanın, taşralı bir gencin ürkek bakışlarındaki yaban güvercini olduğunu.

 

Güvercinler mi dedin şair? Güvercinler!... Güvercinleri de vurdular şair. Şimdi evet şimdi, güvercinler de leş kargalarının sevda ayinlerinde meze oldular.

 

Acı çekiyorum şair, acı çekiyor ve kendime bölünüyorum. Gel şair Allah aşkına, inandığın bir Allah varsa onun aşkına gel. Gel de tepeden tırnağa şiir kokan bu kadına, ömrünce hep şiir gibi bir rüyanın hasretiyle yanıp tutuşan bu kadına ve hiçbir zaman bir tek mısracığa ram olamamış bu kadına bir şiir yaz. Gel, gel de acılarımı dillendir, dillendir ki ben de dilleneyim. Yoksa bu suskunluk çıldırtacak beni.

 

Acı çekiyorum şair, acı çekiyorum... Birazdan küllerim savrulacak cihana!

 

KİTABE

Mecid SADIK

 

İbrahim YENEN'e...

 

Her şey bildiğin gibi dostum.

Her şey mazisi kadar körpe ve sıcak

tesadüfe yer kalmadı haznemde

eskiciler gülüyor canım yanacak.

Asırlardır kaynayan yanardağ sükutuyla

ruhumu avutuyor cümle herzeler

güya aşka düşecek

göğsümde yârimin saçlarıyla

hiç kırılmadan uyuyacakmışım

bir şafak yaprağında keşfetmeden yüzümü

iyimser delikanlı yüreğimle

münafık hayallerim olacakmış.

Ne çare ki kaderim

günahkar bir kalemin ucuyla

desensiz cennetler örüyor

nefsimin yetmediği arzulara.

 

Muhayyilem aldatıyor rüyalarımı

parmaklarım geceyi yoğururken

imanımı yorgan bilip kalbime

çerçevesiz bir aşkın varlığıyla susuyorum.

dokununca kanayan

bir gurbet mektubu olmak isterdim

şeytanın ihaneti kadar eski

tanrının müjdesi gibi

hep taze kalmak

ancak nehirden coşkularla

mel'un bir şehrin semasından

kutsal yakamoz mehtabıyla

Düşlerine sıkmak.

 

Herkes bildiğin gibi dostum.

Malum efsanelerin

Meçhul kahramanlarıyla dolu sokaklar

Kepengi açılmamış dükkana benziyor hayat

Devrik çınar kovuğundan

Serin gölgeler umuyor insanlar.

doğasını kaybetmiş

kızgın bir ressamım ben

tabiat arıyorum aynalara inat.

Gecenin öteki yarısında kapını çalan

ömür güneşinde yanmak isterdim

eski bir hakikat gibi

hep taze kalmak

sonra yetim çocuklardan sorup

telaşlı annelerin şefkatiyle

seni aramak.

 

Her şey bildiğin gibi dostum.

eski bir deniz kıyısında

soğuk kumsal akşamına çizdiğimiz

taze ölümler yaşıyorum.

 

 

 

 

 

SARI SONBAHAR

EKREM ÖZDEMİR

 

O mahmur Pazar sabahlarından biri. Ağzımdan nefes yerine uyku çıkıyor. Şu durağa varsam da eve kapağı atsam. Bizim bakkal mecmuaları dizmiş kapı önüne. Raflara da dizmiş şişeleri. Saçları biraz dağınık ama olsun, sinekkaydı kurtarıyor endamı. Bomboş sokakta birkaç apartman sakini elinde gazete, bir okuma iştahı tutmuş ki sorma gitsin.

 

Bizim durak yalnız kalmış anlaşılan. Baksana, in cin top oynuyor. Şöyle her zamanki yerimize kurulalım da ahalinin manzarası neymiş görelim. Tonton dedeme de bak, ellerini kavuşturmuş arkasında, almış başını gidiyor. Yanındaki de ninemiz galiba. Hele dur, bir şey soracak herhalde.

 

Kardeş, Maltepe'ye nerden gideceğik, buradan mı?

Evet amca, dümdüz yürü, gidersin. İnsafsız tonton dede. Ninemi ta oraya kadar yürütecek.

 

Nine çok şirindi değil mi abi?

Hiç sorma. Köyde olacaktık ki, el öper boynuna sarılırdım valla. Konuşması çok şekerdir onların. Allah zihin açıklığı versin ha kuzum, diye duaya bir balladılar mı, ağzından bal akar sanarsın. Ninem de öyleydi. Garibim, ömrünün son beş yılını yatakta geçirdi. Beni de çok severmiş hani. Durmadan zeytin istermişim ondan. Zeytin hastasıymışım küçükken, hala da severim. Kahvaltıda zeytin şart. O pasaklı halimle dalarmışım içeri, bir de yanaklarımı şişirip; Nine bana zeytin ver, diye tuttururmuşum. Olunca verirmiş, olmayınca ne yapsın? Dolapta kalmadı yavrum, dermiş. İnanmazmışım, asi çocuğuz kandırmak kolay mı öyle? Yalan söyleme diye kızarmışım üstüne. Gidip dolabın her yerini ararmışım. Ninem yaşasaydı da, zeytin olmasaydı keşke?

Üşüyeceksin abi, toprağa oturma.

-sende anam gibisin ha. Bir şey olmaz. Biz alışkınız toprağa, koca şehirde iki gram toprak bulmuşuz bırak da hasret giderelim. Karşıdaki mağaza da bir Pazar açık olsa gam yemem. Kaç aydır her Pazar karşısına geçip otururuz, bir gün açık olduğunu görmedik. Gözümüz arkada gideceğiz valla.

- Abi, gelecek değil mi?

- Gelecek tabi. Şüphen mi var? Tesbihli, çantalı abim de otobüs bekliyor galiba. Cigarayı üfleyişinden belli. Otele giren çıkanın haddi hesabı yok. Sabahın köründe iyi iş yapıyor bu otel. Ee, ne de olsa lüks otel, gelen gideni çoktur oraların. Bak yine fiyakala otunun teki çıktı geliyor. Araba da arabaymış ha, gâvur yapıyor abi onu bunu bilmem. Senin koşucular dönmüş geliyor. Giymişler eşofmanı hem muhabbet hem spor. Kapıcı Hamdi dolanıp duruyor. Zor iş onunki de. Tavuklar uyanmadan yataktan çık, doğru bakkala, ekmek, gazete al. Allah sabır vere. Ne diyelim, ekmek parası. Bebeler okula gidecek.

Senin şu arabalara yakın durman yok mu, huyun kurusun hiç vazgeçmedin. -geberip gideceksin bir sarhoşun elinde.

Bırak be abi, atın ölümü arpadan olsun.

Bak şu dünyanın işine. Biz yatmaya gidiyoruz eve, millet uyanmış doğru pikniğe.

Arabalara bak abi, içindekilere,

Öyle ya. Kimi uykudan nasibi almadan geçmiş direksiyona, kimi yeni kalkmış uykudan basmış gidiyor. Bazısı yanındaki bayana kızarak bakıyor yola, bazısı öperek bayanı. Çocuklarsa bir alem. Bağırıp çağırmalar, şeker almalar, gürültü yapmayınlar. En iyisi onlar yine de. En azından niye gittiğini biliyor aile.

Gelecek değil mi abi?

Gelecek, gelecek ya.

Otelin ordan geceliğiyle ablam okuya okuya geliyor. Abla dikkat, taşa çarpacaksın. Ya şu güneş gözlüklü herife ne demeli? Ulan, sabahın köründe... tövbe tövbe, deli eder bunlar adamı. Çantalı abimin cigarası hala tütüyor. Adam öyle çekiyor ki, kıskandım doğrusu. Ben d eyakayım bir tane.

Abi dur, sabahın köründe uykusuz, aç. Gece düşmedi ağzından zaten.

Karışma sen. Aç karnına daha iyidir bu meret. Boşuna şair sigarası demiyoruz. Uykusuz bir başka çarpar adamı. Hah, Pazar devriyemiz de göründü. Şu kel kafalı polis amca, her Pazar esneyip durur. Garibi, gece beşik mi sallar ki.

Abi, dikkat et, çarpacak.

Tüh, aksi şeytan. Ulan ben senin... Tabakhaneye mi böyle hıyar? Amma ticari geçiyor bu saatte de. Bir şey değil, elini oynatamıyorsun birader. Allah muhafaza, kafanı kaşısan bekliyor adam.

Abi bak, yaprak uçuyor, sarı yaprak. Bahar geliyor abi.

He ya, tek başına nereye gider bu yaprak? Yolu ortalamış bir de, ezilecek zavallı. Ne güzel yaprak değil mi? Güneş rengi. Var mısın, bu yıl sonbahara onun ismini verelim. Sarı Sonbahar. Bizim olsun bu isim. Kimseye söylemek yok, ağzın gevşektir senin. Saçlarında sarı nasıl olsa, yakışır Sarı Sonbahar.

 

            Üzüm sarhoşluğu değil benim sarhoşluğum

            Benim sarhoşluğumun sonu yok.

 

Ne şiir ama değil mi abi, canım çekti okuyunca. Eve gidince şiir dinleyelim mi abi?

Dinleyelim, herkes uyurken biz şiir d inleyelim. İsmet Abi'den de dinleriz ha, yok öyle. İçimizdeki şu zalim şüpheyi kaldırsın abim.

Dinleriz abi, sen yeter ki iste.

Körüklü de geçiyor nihayet. Kasıtlı mı yapıyor bu adam? Biletin varsa belediye gelmez, yoksa diğeri. İşin yok, bekle ki altmış dört gelsin. Çantalı da gitmedi zaten. Mesai bitmişe benzer, taksiler tek tek ara sokağa dalıyor. Gel de çatlama, o kadar fahişe geçti yanımızdan, bizim altmış dört hak getire.

Abi?

Ne vars, söyle

Gelecek değil mi abi?

Başlatma ulan, gelecek dedik ya. Geldi işte, gördün mü? Ulan altmış dört, sen var ya adamın iflahını kesersin.

Abi gelecek değil mi?

Geldi ya lan, daha ne bekliyorsun?

Öteki abi, hani gelecek vardı ya.

Bin şu arabaya, tepemi attırma. Ooo, vatandaş işe gidiyor. Amma kalabalık bu Pazar.

Abi yaprağı unuttuk, yaprak abi.

Koyver gitsin. Yolunu bulmuş gidiyor o. Kendi yolumuzu bulalım biz.

Arkaya, en arkaya. Ne çok konuşuyor bu insanlar da? Hele sabahın bu vaktinde. Böylesi daha güzel be. Ne o, tramvaydakilerin ceset gibi duruşu.

Sanki işe değil, mezara gidiyor hepsi. Kimsede tık yok.

Dikkat et ha, bizim oteli kaçırmayalım. Görmeden yapamam onu. Hah, işte orda, güzelim benim. Şu perdelere bakar mısın? Ne zaman geçsek bulvardan, hep kapalı. Garibin bizim gibi kalbini örtmüşler. Bekle güzelim, para bulup geleceğim yanına, açacağım kalbini. Hafta sonu, şöyle iki gün, doyasıya kalırım.

Şair oteli abi, biliyorsun.

Bilmez miyim? Düşünsene, sıvası dökülmüş duvarlar, ahşap kapı, dar koridor, tahta masa, eski bir Haliç manzarası. Gireceksin içeri, bakacaksın koca bir soma, gürül gürül yanıyor. Geçeceksin kırmızısı uçmuş kanepe, saracaksın tütünü, muhabbeti izleyeceksin. İş için köyden kopup gelenler, bir zamanlar âşık olduğu şehirli sevgilisini arayanlar, emekli amcaların hayat dolu yakınmaları. Köşede ihtiyarın biri kesin horluyordur. Ortadaki sehpada bilmem kaç hafta öncesinin gazetesi, camlarda buhar vardır. Kimbilir ne sıcaktır içi. Gece vakti çalacaksın kapıyı, oda isteyeceksin ucuz tarifeden. Dar koridordan geçip ahşap kapıya dayanacaksın. Yirmi üç olmalı oda numarası. Kaybolan anıları hatırlarsın her girişte. Ah ulan ah, bir gün gideriz elbet. Şair otelim benim.

Abi, unuttuk bak.

Neyi unuttuk yine?

Gelecek değil mi abi?

Elbette. Bugün yarın gelecek...

Bak gör, bizim millet bir de okumaz derler. Yolcuların yarısında Pazar ekleri. Vatandaşın günahını aladursun onlar, yolcular hıfzediyor cümlesini. Yandaki bıyıklı da bulmacaya dalmış. Kaç harfli dedin abi? İki harfli. Su? Ya ma ya da ab onun cevabı abi. Sen geç ötekine, ilerde çıkar. Ne dedin, Asya'da bir göl mü, dört harfli mi? Coğrafyayla hiç aram yoktur be abi. Şu öndeki kır saçlı. Adamdaki çene değil, kalaşnikof. Sabah beri susmadı. Kızılay'da hepsi inecek zaten, ondan sonra rahatız. Bu Pazar yolcularda artış var, işsizlik sorunu çözüldü mü yoksa?

Abi, bu hafta yazıları okumadın.

Evde okuruz, şimdi canım hüzün çekiyor.

Ne yazmış bizimkiler abi?

Nazan Abla döktürmüş yine. Aynaları yazmış bu sefer. Hüznün sularında kırılan ayna kendisinden başka şey göstermezmiş, öyle diyor. Hilmi Amca aydınlara takmış. Kültür adamı diyor başka bir şey demiyor. Türk aydını, hem aydın hem kültür adamı olmak zorundaymış.

Nazan Abla da ne poz vermiş ama, değil mi abi?

Tabi aslanım, kimin ablası.

Gideceğiz değimli abi?

Nereye, durduk yerde?

Yapma be abi, Nazan Abla'nın yanına, unuttun mu? Trabzon'a gidecektik ya, ayak üstü geçecektik.

Gitmiyoruz, caydım ben ondan.

Niye abi?

Deli misin koçum, yengen ne der sonra?

Hangi yenge abi?

Karıştırma orasını? Bak, yine moralimi bozdun, sırası mıydı şimdi, başka zaman açamaz mıydın ağzını? Biliyorsun, Pazar sabahları ben...

Biliyorum abi, Pazar sabahları sen...

Sarı yaprak ne güzeldi değil mi? Bir tane. Tek başına. Almış baharı koluna, vermiş rüzgârı arkadan. Bir tuhaf oldum görünce. Ona bakınca kendimi gördüm, kendime bakınca onu. Beni de götürseydi sarı yaprak. Belki gittiği yerde aşk vardır.

Şiir gibi konuştun be abi, helal olsun.

It's very kind of you sir.

Bırak şu gâvur ağzını abi. Kaç defa denedin, olmadı işte.

Yaramı deşme, içim yanıyor zaten. On yıldız okuyoruz meredi, olmuyor ne hikmetse. Biz de Nasrettin Hocam gibi ya tutarsa deyip çalıyoruz mayayı. Neymiş efendim, bilim diliymiş. Yesinler. Şimdi Necati'den iki beyit okusaydık fena mı olurdu yani?

Abi bak, şoför boşa takmış.

Vay uyanık, benzinden çalacak demek. Yolculara dua etsin, yoksa ben onun benzinini boşaltırdım ya. Dini imanı para bunların. Çuvalla versen doymazlar.

Ne diyorum biliyor musun abi?

Ne diyorsun gene?

Bırak bu ayakları be abi, millet malı götürüyor, sen yazarlık oynuyorsun.

Konuşma lan. Bir daha bu lafları duymayayım. Korkma, az kaldı. Hepinizi bırakıp gidiyorum. Kaçıyorum buralardan. Okul bir bitsin, ver elini Çaykara. Kimseyi görmek istemiyorum. Nazan Hanım'ı da. Bulacağı bir sahil kasabası, belki Tonya olur, belki Vakfıkebir. Yaşlı balıkçının birine rica ederim, beni yanına alır. Açıldım mı denize, günlerce dönmek yok. bir de kayık alırım kendime. Fahişelerin olmadığı bir otelde de oda tutarım. Okuma seferleri düzenlerim denizde. Gecenin ortasında, yıldızların altında kitap okurum. Balıklarla Allah'ı konuşur, dalgalarla şiir yazarım. Belki aşk orada bulur bizi.

Beni de götür abi, ben de geleyim.

Olmaz, gelmeyeceksin. Kaçmak istediklerim arasında sen de varsın. Kurtulmalıyım senden.

Ya o abi, o gelecek mi?

Gelecek tabi. Ekmeğimi denizden, şiirimi ondan çıkaracağım...

Kızılay'a geldik abi.

Geldik gelmesine de, bu Pazar pey seyrek burası. Para kokusu daha yayılmadı mı yoksa? Birazdan damlar hepsi. Bulmacayı çözmüş bıyıklı, ma çıkmış cevabı. Gölün ismi de Aral'mıymış neymiş. Gözü kör olsun. Sevemedim şu Coğrafya lanetini. Kır saçlı adam, arkadaşlarıyla inmiş. Oh be, neydi öyle? Hiç susmayacak sandım. Pazar ekleri de bittiyse iş tamamdır.

Kollarında umutlrıyla dersaneye giden genç kızlar da ne heyecanlıdır ama! Gitsinler, kazansınlar da bizim gibi olsunlar.

Kayda geldiğin günü hatırladın mı abi?

Hatırlamaz mıyım? Kaybolmuştum. Hacı Bayram'da, heykelin altında iki saat beklemiştim. O gün bugün sevmem Ulus'u zaten.

 

Bizim çiçekçi açık değimli? şurdan iki dal orkide almak vardı ya, kim inecek şimdi! Altmış dört beklemez ki. Hainler, akşam olsa yarım saat bekletirler. Dedik ya, adamı çeşmeye gönderir, susuz getirir bunlar. İncesu'daki yeni sinemaya da gitmedik daha. Salonları büyük olsa bari. Yok abi yok, sinema değdim Akün gibi olmalı. Mübarek saray yavrusu. Köşedeki banka hala yerinde. Ne zaman bu dört yoldan geçsem bankalar gelir aklıma. Bir gece bizimkilerle bursumuzu çekelim dedik, arkadaşlara kıyak yapalım diye Almina'ya götürdük. Bizde öyleydi. Bursu alan ya evde ziyafet çekerdi ya da pastaneye götürürdü. Neyse, pastaları yedik, hesabı ödedik. Az sonra garson çıkıp gelmesin mi? Neymiş, verdiğimiz para sahteymiş, değiştirmemiz mümkün müymüş? Nasıl olur kardeşim, daha az önce bankadan çektik. Bilmem ne ışınlarıyla taranıyor bunlar. İmkanı yok, sahte değildir. Etrafta başka müşteriler de var. Çıkardık verdik, ne yapalım. Tam üç gün cebimde dolaştı para. Bankaya gittik, böyle böyle durumu izah ettik. Sağolsunlar, hiç yardımcı olmadılar. Bir de üstüne diklenmez mi müdür? Bizim paralarımız şurda taranıyor, burada kontrolden geçiyor. Anlaşıldı, adamın niyeti yok. lanetleyip çıktık biz de. Karnımız aç, cepte para var, karın doyurmuyor. Maltepe Pazarı'ndan çorap falan aldık, adam yoldan çevirdi para sahte diye. Tepem attı, doğru Merkez Bankası'na. Orası da dörtte kapanıyormuş. Para yine cepte kaldı. Allah'tan kitapçı bir tanıdık vardı da, durumu anlatınca yardımcı oldu. Meğer paranın rengi, çamaşır suyundan atmış.

Duydun mu abi, Kurtuluş Parkı'nda buz pateni varmış.

Hiç sorma, bizden habersiz ne zaman yapmışlar salonu? Not alalım defterimize, müsait bir Pazar günü de oraya gidelim.

Sen paten kaymayı beceremezsin ki abi?

Olsun, öğreniriz. Yiğit bulanmadan durulmaz aslanım. Bilir gölde batak olduğunu, yine de atar kendini. Bir genç kızın örgülü saçları dağılmıştır içine.

Aşk gibi değil mi abi? O da bulanık bir göldür ama...

Öyledir zahir. Sen de bir garip oldun bu Pazar. Temcit pilavı gibi ikide bir ne bu aşk lafı? Bırak bu tarakları. Bezi kalmadı milletin, işi gücü var artık.

Abi. Cebeci.

Öyle ya, Cebeci. Gözünün yağını yediğim, az ömür tüketmedik burada. İri kıyım herifler, gazino patronları, para basan kadınlar, koca göbekli sarhoşlar. Hin oğlu hindir Cebeci. Bir ayağı çukurda gezdirir insanı. Şehrin perdesidir burası. İstasyondan aşağı indin mi örtü kalkar. Ankara'nın çıplak yüzü düşer önüne.

Abi, gözlerin kapanıyor yine. Az kaldı, d ayan.

Dayanırız korkma. O bir seferdi. Bu Pazar son durakta uyunmak yok. cep delik zaten, yürürüz yoksa bu sıcakta.

Seni anlamak  da güç be abi, hem cebinde para olmaz hem de aşk der durursun.

Bana bak, senin canın dokuz köyden kovulmak istiyor galiba. Tevekkeli değil senden kaçışım.

Kalk gidelim abi. Demirlere tutun istersen, sallanıyorsun yine.

Yok yok, iyiyim bugün. Halimizi gören de içmiş zannedecek. Tam bir komediye döndü bizim iş. Şu yaşımıza geldik, bir kez elimize şişe almış değiliz. Değiliz amma, milletin ağzı torba değil ki büzesin. İyi ki yürürken azıcık sendeliyoruz, hemen vurun damgayı sarhoş diye. Şu herife bak, çerçeve arkasından nasıl da gizli gizli süzüyor. Ne var kardeşim, siz karının koynunda yatarken biz memleketi kurtarıyoruz sabaha kadar. Biz sizin için uykusuz kalalım, sonra da sarhoş diye yan gözle bakın iyi mi? Kahretsin, nerdeydi bu düğme? Bu muavin de yeni düştü galiba. Kibar birine de benziyor hani.

Burada mı ineceksiniz beyefendi?

Yok, sayın abim. Ben durakta ineyim.

Tabi beyefendi.

Harbi kibar adammış, bravo doğrusu. Böyle adamlar da yaşarmış şehirde.

Abi, kıvrak Buse'nin resmini kötü çekmişler galiba.

Doğru valla. Ulan godoşlar, bir gün bu kadınlar sizi satacak ya, dur bakalım. Bizim market de erkenden açmış. Somun da sıcacaktır şimdi. Almak lazım, yiye yiye gideriz eve. Alışamadım gitti bu yokuşa, kim çıkar şimdi dört sokak yukarı. Ya Allah, tabana kuvvet.

Abi yakma şunu, çok içiyorsun.

Başka türlü bitmez bu yokuş. Üstüne gitmelisin. Sen misin ciğerime düşman, al işte başka düşmanla aldatıyorum seni. Hem, bu meredi balkonda içmesi kolay. Yokuşta içde tiryakiliğini görelim.

Abi, az kalsın unutyorduk.

Ne unutması yine?

Gelecek değil mi abi?

Bekliyoruz bakalım, elbet bir gün gelecek. Yokuşta acayip bir hava var bu Pazar. Bir şey eksik ama ne?

Ben biliyorum abi, seninki gitmiş.

Sahi, nerde bu? Ben onu görmeden eve girmem arkadaş. Nerdeyse çıksın ortaya.

Cidden yok abi, gezmeye gitmiş olmasın.

Başlıcam bu arabanın sahibine de. Bilmiyor mu Pazar sabahları bizim buradan geçtiğimizi? Hele haftaya gitsin de görelim.bak ne yapıyorum onu.kimse Tosbaha'dan caydıramaz beni, alacağım o yavru kuşu. Trabzon'a da onunla gideceğim.

Dalga geçme abi, Samsun'a varmadan öksürmeye başlar o araba.

Sen öyle san, direksiyona ben geçeyim de gitmesin.hem, öksürse ne olur sanki. Biz de Samsun'da mola veririz. Eşi dostu ziyaret eder, tekrar yola düşeriz. Şu okul bitsin, işleri düzelttik mi hemen basıyorum parayı, alıyorum Tosbaha'yı. Hayata gurbette başladık, yürüyoruz. Kendi köyümde ölmek istiyorum, bir dağ evinde. Artık yerleşik hayata geçmenin vakti geldi. Bizi ancak Tosbaha götürür gideceğimiz yere.

Şair arabası değil mi abi?

Şair arabası. Var mı onun gibi duygulu araba? Ciğerime işleyen kokusu yok mu, baştan çıkarıyor beni. Kulağı çınlasın, Raşit Dayım'ın vardı. Rengini bile unuttum ama o kokusu...

Bizim mahallenin sakinleri hiç gülmez mi kardeşim? Mahkeme duvarı sanki. İnsan selam vermeye korkuyor. Ufaklık yine çıkmış dışarı. Canavar gibi maşallah. Selami, at bakalım topu. Kimseye de vermez ha. Yerim ulan senin tombul yanaklarını. Benim olacaktı bu Selami, iki günde mahalle takımına sokardım onu. Biz de eski futbolcuyuz bugüne bugün. Az koşmadık top peşinde. Anam zavallı, her ay pantolon dizi dikmekten bir hal olurdu. Babam gülerdi anam kızarken. Bu da Mehmet dayısı gibi topçu olarak, derdi. Dayısı da öyleydi, maça gidicem diye kahveyi bırakır kaçardı. Anamı da özlemedim değil. Kaç ay oldu görmeyeli. Bizim de yiğenimiz var ne de olsa. Hele bir büyüsün top oynarı ablamın evinde. Ablam kızacak yine vazoları tutarak.

Sahi, senin ne zaman çocukların olacak abi?

Bilmem, birkaç şiirim var ama o da olur inşallah.

Geldik abi, son yokuş da tamam.

Bakkal Mustafa açık mı ki? Arabaların arkasından seğirtelim. Adam görmesin, kaç milyon borcumuz var, maazallah sorar morar.

Abi dikkat, gazeteci çocuk.

Bir bu eksikti. Bekleyelim biraz, şimdi gider. Kimi görsek alacaklı. Bize kimsenin borcu olmayacak mı hiç? Bana aşk borçlusun dünya, borcunu ver artık.

Gidiyor abi, bizi görmedi.

Söylenmiştir yine. O da haklı kardeşim, üç aydır kapı aşındırıyor. Bu mahalleden kaşınmak gerek aslında ama ne yaparsın seviyorum burayı.

Çocukluğumun mahallesi gibi.

Çakır gözlüyü gördün mü abi?

Merhaba sayın bay kedi. Buyurun sizi misafir edeyim, kahvaltıda konuğum olun diyeceğim ama ciğer diye tutturursun sen. İnsaf et be kedi, kelin ilacı olsa başına sürermiş. Bakla öyle, beni de üzüyorsun. Akşamı bekle akşamı, benden yarım ekmek domates, söz. Aramızda kalsın olur mu, arkadaşlar duymasın domates çaldığımı. Hadi, iyi pazarlar.

Kapıyı bir açabilsek gerisi kolay. Anahtar da girmez ki deliğe. Hah, açıldı. Evde herkes uykuda, bizimkiler yine geç yatmış anlaşılan. Odamıza kavuştuk ya, şükürler olsun.ne olur, üst kattakiler kavga etmesin bugün.

Abi, işte orda sevgilin.

Sevgilim. İnsan yatağına aşık olur mu yahu? Bizimki de çocukluk.

Abi kızacaksın ama...

Kızmam, söyle.

Gelecek değil mi?

Ben sana bu odaya girdik mi sorma demedim mi? Çıldırtmak mı istiyorsun beni?

Abi dur kızma. Niye vuruyorsun abi, hani senin sarhoşluğunun sonu yoktu?

O zaman başka. Onu söyle canımı al.g örüyorsun, bu oda şüphe kaldırmıyor. Şu balkonu açalım da içeri biraz havalansın. İsmet Abi'yi dinlerken tıknefes kalmayalım.

Alem adamsın be abi, gelinceye kadar tüm günahlardan geçtin. Şimdi de tutmuş, İsmet Abi diyorsun.

Kolay mı sandın? İblis kanımızda geziyor. Kirden kalbimizi görmez olduk.

Kasedi takalım da içimiz temizlensin. Yorganın kılıfını da yıkasak hiç fena olmaz. Kirli diye takmıyoruz, yorgan kirlenecek.

Nicedir kavrayamam haller içinde halim.

Nedir bu şamata? Kim bu densiz, şiirin ortasında gürültü yapan?

Komşunun ufaklığıdır abi.

Bari topu duvara vurmasa kerata. Güneş demini almadan başlar oynamaya. Erken kalkacağız, akşama Türkan Şoray'ın filmi var. Hem de Cüneyt abimle.

Sen de ne buluyorsun bu Türkan'da, anlamadım be abi? İşe yaramaz o kadın.

Kes ulan, Türkan ablama laf söyleyeni oyarım. O bizim sultanımız. Onun gibisi var mı Yeşilçam'da? Ne giyse yakışır ablama, gülse de güzeldir, ağlasa da.

Herkesten mi güzel abi?

Kaşınıyorsun gene. Ağzından yel alsın. Görmeyelim bir daha böyle konuştuğunu. Allah onu yaratırken, bizim hanemize bekle diye yazmış. Allah'ın emrine karşı gelecek değiliz ya.

Gelecek diye tutturdun be abi, ne zaman gelecek Allah aşkına?

Ben gittiğim gün o gelecek, biliyorum. Ben bir karış gideceğim, o bir arşın gelecek. Bir yerde buluşuruz herhalde.

Ahdettik, söz verdik. Ben bekleyeceğim, o gelecek.

Abi yat artık, yorundun iyice.

Yatalım ya.

Abi?

Hı?

Bak kim geldi?

Kimmiş?

Sarı Sonbahar abi. Sarı Sonbahar.

 

"Yalvarırım gitme" dedi delikanlı.

"Gözyaşı" dedi ihtiyar. Terini sildi usulca.

"En temiz güçtür. Gerçeği ağlayabilen asla yok olmaz."

"Yıldızlar" dedi sonra kıvançla,

"Yeniden doğmak için ölürler."

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Sayfa 36.

 

KURTULUŞ/PAPATYA

Habibe HARPUT

 

Bahar ve kış

İnsan iniş, çıkış

Tohum, yaprak ve ağaç

Sonunda bitiş, yavaş yavaş

Acı, karışık dert

Kurtuluş: "Papatya"

Can, ellerin

Pembe türkünün gözleri çiğdem

Sevgi barınağı, umut yığınağı

Umut...

Birkaç damla su gibi

Edalı, yaşamın gülüşü sevdalı

Sancısını çekiyor bir yıldız

Sensizliğin dünyasında

Kurtuluş: "Papatya"

Can, ellerin

Gece, düşer sarkaçtan aşağı

Avuç dolusu yürek

Yüreğim...

Pamuk tarlası, bülbül yuvası

Irmaklar gibi çoşkulu

Fırtınalı, sorular cevapsız

Kelimeler imalı

Rüyaların hülyasında

Kurtuluş: "Papatya"

Can, ellerin

Güneş, ay ve sebep

Çile sürgünlüğünün ipleri

Sevda...

Ateş denizi, cennet sinesi

Buz gibi soğuk

Güneşli, ihtimalsiz zamanlar

Dilde gönül duası

Aminlerin sesinde

Kurtuluş; "Papatya"

Can, ellerin

Çığlık, tereddütler halkası

Yalnızlık ama bir sabah

Niçin?...

Belki, sıfır, sonsuz matemim

İlmek, ilmek işlenen şebnem

Gül yaprağı,

Yosun kokuları içinde,

İdam sehpasında

Kurtuluş: "Papatya"

Can ellerin.

 

 

 

 

 

 

Sayfa 37

 

HÜZÜN ÇÖLÜNDE AYAK İZLERİ

A. Kemal NAFİ

 

Gel neşvesiyle yeniden

nal sesleri atların kişnerken serabında

yorgan serildi çöl böğründeki uykuya.

elleri bahtında çağırdı toprağın anası

şahaptan sesiyle bak dedi kumrusuna

aşkın ve yağmurun gölü durulmaz

toprağın bahşettiği hasretin vahasında.

 

Ölümü kolay esti rüzgar

cebinleri ağartan gece bakışlı feryadına

çünkü demişti ceylan

su içerken ay sofrasında

çölün kadını olmaz böyle bilinsin

firkate mahal yoksa beklediği yollarda.

 

Gücendi utandı toprağın anası

güneşi mızrağıyla tararken

kumları yakan hicranıyla

okşadı saçlarını

bir teki ayrılığa

ki çöl kuru bir ölüm denizidir

bir teli mevlasına

ve çöl en munis hakikattir.

kaç fecr yağdı sonra kimse bilmedi

Kaç akşam kaç grup serinledi.

güneşin çilesi düştü sırtına

Bedevi boynuna gecenin kucağı.

ağustos'ta kuruyan kuyular gibi

çukur deriniyle coştu kabandı çöl

bastıkça gövdesine canın yongası

gördü toprağın anası büyüdü bedeni.

 

Hüznün ırmak uykusu geçince yanından

buldu sonunda yağmura denk düşen

aşka ram olan gölün yatağını.

Koparıp gökyüzü tacını sahranın

giydirdi çöl bir vaha akşamı

bahçesinde mey içen toprağın anasına

saçından bir teli düşünce kadının

şahin duası karıştı savrulan esvabına.

 

Baktılar

gir neşvesile yeniden

Gördüler

çöl kadına ermiştir

Bildiler

hüzün çölünde ayak izleri

toprağın dokuduğu hasret

savrulan esvaplar içinde hitam etmiştir.

 

 

 

Sayfa 39

 

MAĞARA ve YOL

"ACEMİ YOLCU"DAN

Rasim ÖZDENÖREN

 

 

Acaba ne oluyor da, insan, günün birinde, sığınmak için mağaraya yol buluyor? Hangi ihtiyaç onu mağaraya yöneltiyor? Dünya mı ona dar geliyor, dünyada kendine bir yer bulmakta mı sıkıntıya düşüyor? Niçin boynu bükülüyor ve kendini yollara vuruyor? Herkesin neşeyle ordan oraya sıçradığı, herkesin herkesle konuşup durduğu bir dünyada, onu kendi içine büzülmek için giren, kimseyle konuşma hevesi vermeyen, bir gün, içinde böyle bir hevesin uyanacağını umdurmayan bir hal yaşamaya iten sebep, hangi anda, hangi saikin etkisiyle oluşuyor ve o, bu oluşumu nasıl olup da birdenbire hissediyor ve çarenin mağarada olduğunu düşünebiliyor?

 

Mağaraya yolu düşmeden önce, o, aslında herkesin herkesle konuştuğunu gördüğünde ve herkesin ordan oraya sıçradığını müşahade ettiğinde; onun bütün bu görüntülerin sahteliğini kavramış olması gerektiğini düşünebiliriz. Çünkü bütün bu konuşmalar, bütün bu zahirdeki hareketler gerçekte de bir anlama tekabül ediyor alsaydı; daha doğrusu o, bütün bunların anlamı olduğunu kabul etseydi, niçin o da ötekilerle birlikte konuşup gülüşmeyi, ordan oraya sıçrayıp durmayı tercih etmeyeydi? Anlaşılıyor ki, o, zahirdeki bu konuşmalara, bu gülüşüp koklaşmalara, bu, ordan oraya sıçrayıp durmalara, gerçekte kimsenin kimseyle bir iletişim kurmadığını görüyor, ordan oraya sıçrayanların da bir devinim içinde bulunmadığını, yalnızca kendilerini kandırdıklarını ya da hayatın gündelik işlerinden olmak üzere bir o yana, bir b uyana seğirtip durduklarını kabul ediyor(du).

 

Onun herkesten kaçtığını görenler onda belki de iflahsız hastalıkların bulunduğunu vehmetmişlerdir veya vehmedebilirler. Onun gündelik çalışma temposu da düşmüş olabilir. belik her zamankinden daha az yiyip içmektedir. Çünkü o, bütün bunların da boşluğuna karar vermiş olabilir. çünkü kursağına bir lokma ekmek düşürmesinin onu hikmetten alıkoyacağını kendi öz tecrübesiyle öğrenmiş olmalıdır. Herkes gibi herkesle konuşup durmak, sahici bir iletişim kurmayı beklemeden yanlıca konuşmuş olmak için konuşmak artık onun için dünyaya ilişkin malayaniliklerden telakki edilir hale gelmiş olabilir. kim bilir daha ne tür değişiklikler onun gündelik hayatını etkileyip durmuştur.

 

Bütün bunları bizim bilmemizin mümkün olmadığı kabul edilmelidir. Biz, ancak dışarıdan olan bitenleri görüyoruz, onun için yüzünü ne görmemiz, ne bilmemiz mümkün. Dışarıdan göründüğü kadarıyla bu insanın bir davete icabet ettiği anlaşılmaktadır.

 

Bu davetin Scirenler'in şarkısı kadar ve onlarınki gibi karşı konulamaz, dayanılamaz olduğunu tahmin edebiliriz. Ne var ki, gizemli şarkıların davetine karşı ne tayfalarımızın kulaklarını balmumuyla tıkamamız, ne kendimizi bir direğe bağlatmamız gerekiyor. Tam tersine, bu davete icabet etmek gerekiyor. Bu, yeni bir başlangıcın arefesini oluşturacaktır. İşin gerisi geridedir. Çilenin çekileceği bir yer ve bir mehil bulunmaktadır. O, bütün bunları sanki doğuştan biliyor. Böyle söylüyoruz, çünkü başından geçecek olanlara karşı onu ne birileri uyarmıştır, ne kendisine öncekilerin bir tecrübesi aktarılmıştır. Ama o mağarada, o çilenin çekilmesi gerektiği her nasılsa bilinmektedir. Kalabalıktan tenhaya çekilinir. Tenhada, işte o mağarada çile çekilir. Sonra yeniden kalabalığa avdet edilir. Artık halvetin ne olduğu öğrenilmiş olduğundan, kalabalığa karışılsa bile, kalabalıkta bile halvet egzersizleri sürdürülebilir. Sürdürülür. Çünkü artık dönüşüm gerçekleşmiştir. Halvetin bir kalabalık momentini, kalabalığınsa bir halvet momentini içerdiği öğrenilmiştir. Bu müthiş dönüm, Gregor Samsa'nınkine de benzemez; o, insandan hamamböceğine dönüşmüşken, bizim sözünü ettiğimiz dönüşüm belki bir böcekten insana dönüşümü resmediyor.

 

Bütün bunlar biliniyor. Ama gene de, insanın yolunun nasıl olup da öyle bir mağaraya uğradığı bir sır olarak kalmaya devam ediyor.

  

[1] DENİZ, İhsan, Gecedeliloldu, İz Yayıncılık, İstanbul 1998; (Önsöz'den)

[1] KARAKOÇ, Sezai, Edebiyat Yazıları 1, Diriliş Yayınları, İstanbul 1968, s.81-81-83

[1] HÖLDERİLN, Seçme Şiirler, Haz. Turan Oflazoğlu, İz Yayıncılık, İstanbul 1997, s. 33

[1] ZARİFOĞLU, Cahit, Yaşamak, Beyan Yayınları, İstanbul 1997, s. 85

[1] RİLKE, Seçme Şiirler, Duino Ağıtlar, Haz. Turan Oflazoğlu, İz Yayıncılık, İstanbul 1997, s. 17-18

[1] KARAKOÇ, Sezai, Edebiyat Yazıları, Diriliş Yayınları, İstanbul 1968, s. 108

[1] ÖZEL, İsmet, Şiir Okuma Kılavuzu, Oğlak Yayınları, İstanbul 1994, s. 19-22-23-24

[1] Kültür ve Hayata Dair Görüşleriyle Yahya Kemal, Haz. Dr. Yaşar Şenler, Ötüken Yayınları, İstanbul 1997, s. 143