İnsanlık tarihi kadar eski bir zevkten bahsediyoruz. Biraz düşündüğümüzde, insanın neden sarhoş olmak istediği ciddî bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Nihayet, aklını kullanabilme melekesinden vazgeçme isteğidir bu.



 

"Akıl şarabı nerede gök şarabı nerede

Akıl nerede ip nerede

Sen sonu gelmez hayırsız kadehle sarhoşsun

Ben Kevser havuzuyla sarhoşum"

(Divan-ı Kebir'den)

 

Şaraptan ne anlamamız gerekiyor? İnsanlık tarihi kadar eski bir zevkten bahsediyoruz. Biraz düşündüğümüzde, insanın neden sarhoş olmak istediği ciddî bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Nihayet, aklını kullanabilme melekesinden vazgeçme isteğidir bu. Dünyanın karşımıza çıkardığı sıkıntıları geçici olarak düşünmeme, reel hayattan  kısa süreli de olsa kopma, bir aymazlık, bir kendinden geçiş, hatta şöyle söyleyebiliriz, aklından vazgeçme isteği. Dünya ne kadar sıkıcı bir yer olmalı ki, ona katlanmak zorumuza gidiyor ve onu dayanılır hake getirmek için sarhoş olmak istiyoruz. Meyhanedeki şarap içen adamla dergahta zikir yaparak cezbe hali yaşayan insan arasında çok da fark yok. İkisi de bulunduğu konumu terk etme sevdalısı. Ayrıştıkları nokta; kelimelere yüklenen anlamlar. "Üzüm sarhoşluğu değil benim sarhoşluğum / Benim sarhoşluğumun sonu yok" diyor Mevlana. Nedir bu sonu olmayan sarhoşluk? Ayrıca hadis, "İnsan uykudadır, ölünce uyanır" diyor. Başta İbn Arabî olmak üzere birçok mutasavvıf "Hayal alemi" diyor içinde bulunduğumuz hayata. Zaten bir sarhoşluk halinde olduğumuz, bir hayal aleminde gezindiğimiz için olmasın şaraba düşkünlüğümüz? Madem gerçekten bîhaberiz, o halde yaşadığımız hayatı niye ciddiye alalım? Schopenhaur, dünyayı bu kadar kötülerken, Kierkegaard, dünyamızın ne kadar can sıkıcı olduğundan dem vururken haklı mıydı acaba? Ne kadar istesek de dünyaya fırlatılmışlık psikolojisinden kurtulamıyor muyuz?

 

Şarap deyince meyhanedeki sarhoş bir şişeyi aklına getirirken tekkedeki derviş ne düşünüyor? Bu sorunun artık ezberlenmiş bir cevabı var: Aşk. Ancak anlamı bir form içine hapsetmek ne kadar doğru? Şaraptan ne anlamalıyız?  Böyle bir sorunun kendisi bile bir dayatmaya işaret ediyor. Şiir ise dayatmalarla anlaşılmaz. Nesir ile şiiri ayıran önemli bir fark vardır burada.

 

Divan şiiri, bir düzen ve tertip içinde cereyan ediyor. Bu dönemde devlet sistemi oturmuş, yönetim mekanizmaları belirli bir hale gelmiş, sosyal yapı istikrar kazanmıştır. Bu döneme ait elimizde yeterli belge olduğu için, şiire ve şiirdeki sembollere de belirli bir yakınlığımız var. Böyle bir toplumda şiiri de devletten bağımsız düşünemeyiz. Zira burada şairlik bir meslektir. Her meslek gibi şairliğin de belli kuralları vardır. Ali Nihat Tarlan'ın Fuzuli Divanı Şerhi divan şiirindeki sembolleri analiz yöntemiyle inceleyen ilk eser olması bakımından önem taşıyor. Mesela buradan öğreniyoruz ki mey ve ney bir arada kullanıldığında anasır-ı erbaaya işaret ediyor. Zira sarhoşluk ateş, şarap su, küp toprak ve ney de havaya işaret ediyor.

 

Mevlana'nın şiirlerine bu şekilde bakabilmek pek mümkün görünmüyor. Bu dönemde toplumsal yapı daha  karışık ve biz bu dönemle ilgili yeterli bilgiye sahip değiliz. Yeni kurulan bir şiir dilinden söz ediyoruz. Elbette divan edebiyatı için belirlediğimiz remizler bu dönemde kullanılanlardan tamamen bağımsız değiller, ancak bunların aynı remizler olduğunu söylemek de mümkün değil. Mevlana hazretlerinin diğer eserleri olmasa ve kendisinden sonra Mevlevilik bir tarikat olarak sistemli bir şekilde sahneye çıkmasa, bugün divan-ı kebir bizim için çok daha fazla karışık bir eser olurdu. Ömer Hayyam'ın durumunu buna benzetebiliriz. Bu gibi şiirlerde yorum söyleyenden ziyade yorumcuya daha fazla bağlı oluyor. Vahdet-i vücut ekolüne bağlı kimse Divan-ı Kebir'i okurken bu anlayışa uygun yorumlar yapıyor, bir başka ekolün mensubu da o ekole uygun yorumlayabiliyor. 

 

Sarhoşluk ve şarap üzerine düşünürken bunları akılda tutmak gerekiyor. Sarhoşluk kontrolün elden çıkması, iplerin elden kaçmasıdır. Bir sarhoş için sebep-sonuç ilişkilerinin, kar-zarar hesaplarının bir önemi kalmaz. Sarhoş, şimdide yaşar, dünü unutmuştur, yarını bilmez. Akıl, kelime kökeni itibariyle bağlamak fiiliyle akraba. Öyleyse sarhoşluk, insan üzerinde aklın bağladığını çözen bir etkide bulunuyor.

 

Alem zıtlıklar üzerine kurulmuş. Alemin zübdesi olan insan da aynı zıtlıkları kendi üzerinde bulunduruyor. İnsan madde ve manayı aynı anda taşıyor. Bedenin istekleri bizi tabiatın bir parçası ve bir hayvan haline getirirken, bu isteklere gem vuran akıl ve irade bizi mananın bir parçası haline getiriyor. Hepimizde bir hayvan ve bir insan mündemiç bulunuyor. Öyleyse şunu rahatlıkla söyleyebiliriz, beden akla nispetle adeta sarhoş gibidir. Akıl da aynı şekilde ruha nispetle sarhoştur. Ruhun öyle bir alanı vardır ki orada olaylar aklın temel yasalarına aykırı cereyan eder. Aynı şekilde ruh da Zat'a nispetle sarhoş gibidir, kül karşısında cüzün durumu bir sarhoşluktur. Parçalar, bütünleri içinde eriyip varlıklarını kaybederler. Latiften kesife doğru bir hiyerarşi içerisinde varlığın farklı mertebeleri bir üsttekine göre sarhoş gibidir. Evet, beden şarabından içene de gök şarabından içene de dilin yetersizliğinden dolayı sarhoş diyoruz; ama bu sarhoşlar aynı sarhoşlar değil.