Bir gece yarısı aniden uyanabilir son cümlenin acısıyla.


Tam otobüse binecekken geri çekilip kendine sessiz bir park köşesi arayabilir, konuşurken bir anda sükûta bürünür, suskun haliyle beklerken ansızın bir cümleyi sayıklamaya başlar, neşesini bozar bir kelimenin sancısı için bir kelimenin sıcağıyla ter döker, birden öfekelenir kalabalıklara, birden bütün insanlığı kucaklar, beklenmedik bir anda kaçar yanındakinden, beklenmedik bir anda yanındakine sarılır. Ya şiire hakszılık edip kelimeyi yanlış yerde kullanırsa? işte bu, "...çarmıha gere gere ve çarmıha gerile gerile" halinin kendisidir. Şiir, bir sese dönüşmektedir. Duyulması, bilinmesi, kulak verilmesi esi gereken bir ses. Şairin sesi. "Bu benim sesim. Beni anlatan nefesim." dediği haykırış. O anda şair şiddetle yalnızlığı ve sükûtu seçer. Birazdan gelecektir şiir. Gelecek olan bir imkân, bir fırsat, bir konum, bir mekân, bir köşedir. Şairin yeryüzündeki köşesi. "Burası benim köşem" dediği yer.


Sait MERMER- Şiir nedir diye bir soruyu ilk başta sormakta zorlanıyor insan Çünkü şiir nedir diye sorunca benim aklıma hemen şu geliyor: Sanki şiirin kesin net bir tarifi var, herkes o tarife bağlı kalmalıdır gibi bir mânâ. Şöyle sormalı soruyu: Şiir deyince siz ne anlıyorsunuz?

 

Ekrem ÖZDEMİR- Ne vakit şiir ve şair söz konusu olsa N. Fazıl'ın "Ben artık ne şairim, ne fıkra muharriri" diye başlayan "Muhasebe" isimli şiiri gelir aklıma. Yalnız bunu söylerken yine şairdir ve yine şiirle söyler. Çirkini en çirkin, güzeli en güzel ifade ediştir bu, diğer bir deyişle söylediğinin hakkını vermektir. Baktığını görmek, gördüğünü hissetmek, hissettiğini söylemektir. Şiirin ne, şairin kim olduğunun, - Modernizm'in getirdiği en büyük felaket olan- "Bireycilik" yüzünden şahsîlik arz ettiği bir dönemde, hariçten gazel okumak yerine, şiirle okur arasında bir yerde, bilgi, düşünce, birikim ve gözlem ürünü fikirlerle konu üzerinde münazara etmeyi bizim için yegâne çare olarak görüyorum. Öncelikle şiir bir yaşam biçimidir. Ve en temel özelliğiyle şiir, cesurca bir arayıştır. Sizin de belirttiğiniz gibi, şiire kesin bir tarif getirmek imkânsız. Neden? Her şair kendi şiirini tanımlar. Mutlak anlamda bir tanım yapılamaz. Nihayetinde, şiirle uğraşan, şiir yazan hatta buna şiir okuyucularını da ekleyelim, her birinin şiire getirdiği bir tanım, bir yorum vardır. Şiirden ne anlıyorsunuz? sorusuna şairin de bir cevabı vardır, okuyucu kitlenin de. Bu nispetle, "Herkes şiirden kendi anladığını söyler"den hareket edersek, her şair tanım için kendi şiirini esas alır. Benim şiirden anladığım, bir cesaret işi olmasıdır. Manevî bir cesaret işidir şiir. Dileyen herkes şiirle baş edemez. Ben bunun mutlak anlamda doğruluğuna inanıyorum, istediği kadar şiirle ilgilenebilir insan, okuyabilir ama şiirin çok boyutlu olması hasebiyle söylüyorum, her insan şair olamaz. Buna kesinlikle inanıyorum. Neden peki? Öncelikle bunu söylememiz lâzım, madem ki her insan şair olamıyor, niye? Çok tartışılan bir konudur, insan doğuştan şair olabilir mi, ya da sonradan şair olunur mu? Bu soruya hem şairler, hem de şiir okuyucuları cevap bulmak zorundadır. Ben, doğuştan şair olmanın daha mümkün olduğuna inanıyorum, insan hayatında şiir deyince akla ilk gelen unsurdur- ki bu yanlıştır- bunalımlar, sarsıntılar, çelişkiler yaşayıp şiire başvurmak ve sonra şair olmak diye bir şey yoktur. Şiir insanın doğasında vardır. Olaylar insanı şair yapmaz, şairliğini ortaya çıkarır.

 

Sait MERMER- Yani insan şair doğar.

 

Ekrem ÖZDEMİR- Şair doğar demeyelim, çünkü her insan doğarken fıtratı aynı doğar, insanın doğasındadır şiir, buna kalıtsal deyin, memleket havası gösterin, coğrafi iklim şartları deyin, fark etmez, sonuçta insan doğasının oluşumunda hepsi de faildir. Türkiye'deki büyük şairlerden birçoğunun Maraşlı olması acaba iklimden mi. şehrin kendine münhasır özelliklerinden midir, (mutlaka her şehrin kendi ruhu vardır), havasından, suyundan mıdır? Böyle baktığımızda, ilk bakışta insan doğarken şair doğar diyemiyorum. Şairlik, şiir kabiliyetinin doğuştan itibaren o insanın -fıtratında değil- doğal yapısında varolan bir meziyettir. Daha sonradan bu meziyetin ortaya çıkıp çıkmayacağı o kişiye aittir. Şair ve şiir ilişkisine hemen girmek istemiyorum, fakat şairlik, insanda doğuştan itibaren vardır. Bu noktadan çıkarak söyledim şiirin bir cesaret, bir yaşam biçimi olduğunu. Neticede bu, kendini keşfetmektir ki, bu da az şey değildir. Bir zevk aracı, bir ilgi alanı, hoş bir uğraş olamaz şiir. İnsan ya şairdir ya da değildir. Demek istediğim, hayata şairce bir bakış vardır. Konuya bu açıdan yaklaşmak yerinde olur.

 

Sait MERMER- Şöyle diyebilir miyiz, şiir yazabilmek, şair olmak, sonradan kazanılan, yalın olarak sonradan edinilen, birtakım sonradan kazanılacak şeylerle şair olunamayacağına göre, şairde ilham alıcı bir yön mü var? Şair, ilham alan bir insan mıdır?

 

Ekrem ÖZDEMİR- İlham, ağır, gizemli, çetrefil bir konu. Kimi şairler, bunu şiirin elzemi sayarlar, şiirin ilhamla yazıldığını söylerler, fakat şiir sadece ilhamdır diyemeyiz. Yalnız ilham, şiirin hayatiyeti için ihtiyaçtır, asıl yardımcıdır. Aksi takdirde, şiirin yazılması herkesin yapabileceği bir uğraş haline gelirdi. Ne diyor Valery; "İlk dize ilham, gerisi işçilik." Şiiri şaire münhasır kılan özelik de budur. Herkes şiir yazamaz, derken kastettiğim biraz da buydu. Herkes şair olamaz, ister buna Allah'ın bir lütfu deyin, ister insanın başarısı..., insanın doğasında, mizacında yaşayan bir varlıktır şiir. Sonradan edinme bilgiyle, düşünce ya da deneyimlerle büyük şair olunmaz. Bu konuda örnekler de yok değildir. Bunu söylerken şunu da eklemek lazım; mümkün değil midir? Sonradan asla şair olunamaz mı? Aslına bakılırsa âlemin özü olan insanın başaramayacağı iş yok gibidir. Bir insanın ısrarla, inatla, azimle, şevkle şiirle uğraşması onun şair olması için bir imkân sağlamaz mı? Buna olumlu cevap vermek isterdim, ne ki "Şiir için yaratılmış" dediğim şairlere haksızlık olur. Bu konudaki hakim görüş, sonradan şair olunmayacağıdır. Bunu örneklerle genişletelim. Şiirin kölesi olduğunu söyleyen şairler vardır, bunlardan biri Cahit Zarifoğlu. O, bu şekilde, şiirin kölesi olduğunu söyler bir yazısında. Aynı Zarifoğlu, "Ben ilhamı beklemem. Çağırırım, gelir ve yazarım" diyen kişidir. Aynı şekilde, İhsan Deniz, şairin şiirin kölesi olduğunu söyler. Sadece iki örnek. Bu yorumları da esas alarak, şiir ve şairin birbirinden bağımsız düşünülemeyeceği aşikârdır diyebiliriz. Gerçek şair şiirden kopamaz, şiir onu bırakır. Bu da şiirin kendisine özel bir güç atfetmek anlamına gelir. Şiirin gücü, şiirin hakkı ve bir anlamda şiirin varolma nedeni. Bahsettiğimiz şairler, şiirin asla ihmale gelmeyeceğini bizzat kendi hayatlarından çıkararak söylemiştir. Şu noktaya geliyoruz; Şair dilediği zaman mı şiir yazar? Ya da, her istediğinde şiir yazabilir mi? Şiirin kendi başına bir gücü olduğunu kabul edersek, kesinlikle iplerin şairde olduğuna kanaat getirmek zor. Şiirin kendisi de ilham boyutuyla beraber varolduğuna göre, şairin dilediği zaman şiirden kopması veya şiirin zirvesine çıkması olası bir ihtimal gibi görünmüyor. Bir tek istisna olabilir, şair şiirden daha güçlü bir ses bulursa ve o sese "Evet" derse ancak o zaman şiirden uzaklaşabilir ki bu da tersinden bakarak söyleyelim, ihmal edilen şiirin şairi terkidir.

 

İlhama dönersek, bilindiği gibi ilham, kimi zaman kişinin elinde olmayan, belki de kendi iradesiyle oluşturmadığı bir haldir. İmam Gazalî, ilhamı ilahî öğrenme yolu olarak anlatır ve "ledünnî" olduğunu söyler, yani akıl veya nakil yoluyla değil, kalp gözüyle edinilen bilgi, ilahî bir lütuftur bu. Kalpte doğar, bu yüzden de saftır. Hiç farkına varmazsınız, nerden geldiği belli olmayan bir ses içinizde konuşmaya başlar, içinde bulunduğunuz ortama hiç de uymayan sözler çıkar dilinizden, içerden gelen bir sestir bu, bir haykırış, bir güçlü nefes. Çünkü şair, kesinlikle hassas düşünür. Şiirini ilmek ilmek işlemesi,  o gayret, o emek de bundan dolayıdır. Hayata bakış açısı olarak da söyleyebilirim bunu, şairler çok hassas düşündükleri için kolay anlaşılmazlar. Öyle konulara kafayı takarlar ki, kimi gülüp geçer, kimi de kızarsınız içinizden konuştuklarını dinlerken. Bu yüzden şairi anlamak ciddi bir iştir. Bazen de sorundur. Şiirin genelde dünyada, özelde ülkemizde, değişik evrelerden geçmesinin de nedeni budur. Şiirin anlatma ve anlaşılma sorunu. Biliyorsunuz, şiirimizin (bilhassa) Divan Edebiyatından gelen bir geleneği vardır. Daha sonraları Cumhuriyet Dönemi'yle, özellikle Nazım Hikmet'in serbest nazım hareketiyle birlikte daha anlaşılır kılınması için şiirde çeşitli biçim, üslûp, şekil, ahenk, ses örneklen denenmiş, şairler farklı dönemlerde farklı yöntemlerle şiirini sunma yoluna gitmişlerdir. Buna daha sonraki 'Garip', Yaprak' ve 'ikinci Yeni' dönemini de ekleyebiliriz. Gelmek istediğim nokta, okur için şairin anlaşılması veya anlaşılamaması diye bir sorunun varlığıdır. Peki şair? Onun için böyle bir sorun var mıdır? Kimi şairlerin, "Elbette" demesine mukabil, "Hayır. Böyle bir sorunum yok." diyen ve hatta "Şiirin alıcısı olan kişi, şairi anlamak için özel bir gayret içine girmesi gerektiğini bilen kişidir" diye şiir okuyanlara hiç de pas vermeyen, sadece şiirini yazıp gerisini tüm sonuçlarıyla okura bırakan şairler de yok değildir. Gerçekçi bir yaklaşımla, bu tutumun "Şiirine güvenen şair"e ait olduğu söylenebilir.


 

Sait MERMER- Şöyle diyebilir miyiz? Kalp kalbin aynasıdır denir. Mizaç meselesi dedik, istidad, kabiliyet meselesi dedik ve ayrıca da şiirin izafî, her şairin usûl ve üslûbuna uygun bir tarifi olduğunu belirttik. Siz de şairin anlaşılma problemi olmadığını söylediniz ve örnekler verdiniz. Şairin ortaya koyduğu şiir, mizacı ürünü olduğuna göre, okurun bir şiirde kendini bulması için mizacının şairle örtüşmesi gerekir gibi bir sonuç çıkıyor. Kalp kalbe karşıdır, kalp kalbin aynasıdır sözünden hareketle, örneğin Cahit Zarifoğlu'nu şair olarak anlayabilmesi için onu bilmesi, onun mizacına uygun bir mizaç ve istidadda bulunması gerekiyor. Tabi iyi ve gerektiği gibi anlayabilmek için...

 

Ekrem ÖZDEMİR- Şair, şiir ve okuyucu arasındaki münasebette, elbette ki şairin mizacına -bu şairin hayatı algılayış tarzıdır- göre oluşan bir şiir vardır. Bir örnekle İsmet Özel'in sert üslûbuna yanaşmak için değinilen konuya, işlenen temaya, okuyan kişinin de -en azından- aynı niyetle bakması gerekir. Şiddetli, gür bir sesi vardır ismet Özel'in, bu sesi şiir içinde yaymış, okurun dikkatini manaya çekmiştir. Şimdi bu şiirlere kadınların (yapıları gereği) yoğun ilgi duymaması- gerekir değil- doğaldır. Erkek okurların da çoğunun İsmet Özel'in şiirini kendine uzak bulduğu bir gerçektir. Denilebilir ki İsmet Özel'in şiirine yaklaşmak biraz yiğitlik ister. Şöyle diyelim, kimi insan romantiktir, kimi macera peşindedir, durgundur, heyecanlıdır, kimi de destansı bir hayat özlemi içindedir, kimi de hareket insanıdır. Bu tür çeşitlemeler yaparsak, her şairi her insanın anlayamayacağı gerçeğine dayanarak şunu söyleyebiliriz: Bir okurun bir şairi yakın bulması demek, şairin duruşuna yakın durması demektir. Mesela Ümit Yaşar Oğuzcan'ın veya Orhan Veli'nin şiirlerinin kadınlarca daha çok tercih edilmesi bu şairlerin romantik, yumuşak, duygusal olması, kadın- erkek ilişkisini sıkça kullanmasındandır.

 

Saıt MERMER- Zannediyorum İsmet Özel'in ifadesiydi, "Şiir koşan atın ağzından çıkan köpüktür" veya "deniz dalgalarının kıyıya vurduğunda saçmış olduğu köpüklerdir."  diyor. Şimdi bu ifadeden esinlenerek söyleyelim: Şiir aslında şuurdan geliyor. Şuur da bilinç demek. Blondel'in aksiyon felsefesi için özetle bilincin pratiği dersek, şiirin geldiği nokta olarak, şuurun pratiği bağlamında şiirle hareket arasında bir bağlantı kurulabilir mi? Hareket ve şiir.

 

Ekrem ÖZDEMİR- "Köpük" benzetmesi aslında Ahmet Hamdi Tanpınar'a aittir. Şiirdeki mısra için yapmıştır bu benzetmeyi. Fakat bu köpük deniz köpüğüdür. Daha geriye gidersek Mevlâna'ya kadar gider köpük benzetmesi. 20. yüzyılda Tanpınar'la bilinmiştir, "Deniz köpüğünü dalgaların ucundan toplamaya kalkınız, avucunuzda bir kaç damla tuzlu su kalır" gibi bir benzetme, İsmet Özel Tanpınar'ın mısra için kullandığı "köpük" benzetmesini şiirin tümü için kullanır. "Koşan atların, kuduz hayvanların, saralı insanların ağzında dalgaların çarptığı, çağlayanların düştüğü yerde köpük olur" diye açıklar bu köpüğü ve ekler: "Köpük bazen bir belirti, ama her zaman bir artıktır."

 

Hareket ve şiir konusuna gelince... Hareket, zamanla birliktedir. Zaman yoksa hareket de yoktur. Zamanı bilmek, zamana ermek, zamanı aşmak, kuvvetli bir şuur gerektirir. Tabi ki şiir, şuurlu bir eylemdir. Şuurlu bir eylem olması demek, şuurla ilintisi olan tüm alt birimleri kapsaması demektir. Şair, dışardan kendisine müdahale eden, yaşadığı veya yaşatılan dünyayı, kendi zihnî donanımıyla elbette karşılayacaktır. Fark nedir burada? Köpüklerden bahsedelim. Hayata şiirin diliyle yaklaşmak, şairin farkıdır. Bunu söylerken de, bütün insanlık bir tarafa, şairler bir tarafa deyip şairi insanüstü bir varlık da yapmıyoruz. Herkes gibi şairin yaşadığı hayattan kalbine, gönlüne, beynine nüfuz eden hayattan bahsediyoruz, bu dünya onu da dolduruyor. Bu hayatı dalgalara benzetirsek, o dalgaların saçtığı köpükleri, şairin hayatına giren dünyanın geri dönüşleri, yansımaları olarak kabul edebiliriz. Yalnız şairin farkı da şudur, herkesin bir Leylâ'sı vardır ama biz FuzulîYıin yazdığı -Mecnûn'un baktığı- Leylâ'yı konuşuruz. O her aklın almayacağı, delice bir bakıştır.

Söylediklerimizi özetlersek; şiir, şairin yaşadığı hayatı elekten geçirip üstte kalanları ortaya çıkarmasıdır, işte o üstte kalanlar, köpüklerdir. Bu çerçevede bakarsak, şiire açılmamız kolaylaşır. Dalgalar yoksa şiir de yoktur. Ayrıca dalgaların vuracağı sahilde sağlam ve yüksek kayalar olmalı ki, bol ve gür köpükler yayılsın. Dolu beynin, dolu zihnin inşa ettiği sert ve yüksek kayalar. "Geldik-gidiyoruz" bir hayatı yaşayamaz şair. Bu keşif gerektirir, kendinin ve hayatın keşfini.



 

Sait MERMER- Bir değerlendirme yapalım. Şair şiiri telif eden, ortaya koyan, bu manada esere nispetle müessir konumunda, diğer deyişle şiir de şuurla ortaya konmuş eser manasına geliyor sanırım. Bu bağlamda bir şair-şıir ilişkisi...

 

Ekrem ÖZDEMİR- Şöyle başlayalım. Sezai Karakoç şair için, "Her şair kendi toplumu için bir devrimdir" diyor. Şair, kendi sahasında başlı başına bir devrimci. Kendi içinde şiiri oluşturma, ortaya çıkarma sürecinde şahsî anlamda bir devrim yaşandığı muhakkak. Bu süreçte, şairin şiirle (şiiriyle) mücadelesi diye bir cenk ortamı vardır. Niçin cenk ortamı? Belirttiğimiz gibi, şiiri dilediği zaman ve mekânda yazabilmek kimi zaman şairin elinde olmayabilir. Çoğu şairin yazmak için kendine bir ortam hazırladığı bilinir Çetin bir mücadele, yoğun bir akış devresi. Bir yontma, bir şekle sokma merak ve endişesi. Bir düzen ve estetik verme çabası. Karakoç'un muhteşem deyişiyle, "...çarmıha gere gere ve çarmıha gerile gerile..." doğan şiir. Nihayetinde şair, kendisiyle, kendi doğal âlemindeki güçle savaş halinde. Bu savaştan şiirin ortaya çıkması, elbette cesaret ve keşif işidir. Kendi şiirinden korkan, kendi şiirlerini özleyen şairleri düşünün. Zarifoğlu'nun o manidar cümlesi: "Kendi şiirlerimi elimden alınmış gibi özlüyorum." Doğduğu (yayınlandığı) anda şiir şairin elinden çıkmıştır.

 

Sait MERMER Yitik bit hikmet galiba

 

Ekrem ÖZDEMİr: Öyle de denebilir. Şiir, yayınlandığı anda, okuyucu devreye girmiştir. O andan itibaren, şiirle baş başa bırakılmak zorundadır. Bundan sonra istense de şiire de şiire müdahale edilemez. "Şiirime şöyle yaklaş" deme hakkı yoktur şairin. Hak ettiği yeri bulup bulmadığı şairi ilgilendirir mi? Elbette. Bu sebeple şair, şiiri hakkında konuşmasa da, şiir üzerine yazılarıyla aslında kendi şiirine nasıl yaklaşılacağını anlatır. Toplumun ve özelde okur kişinin elindeki şiir duygusal bir ifadeyle, el oğluna teslim edilen gelin gibidir artık. Anne için güvenip kızını verdiği el oğlu ne ise, şair için de şiirini teslim ettiği okuyucu da aynıdır. Hatta anne daha şanslıdır şairden. Çünkü onun için bir tane el oğlu vardır, şair için...                          

 

 

Sait MERMER- Zannediyorum, sür, elinden ç,kan şair y,ne benim şiirim diyor Bağı koparma anlamı da çıkmıyor burdan.

 

Ekrem ÖZDEMİR- Tabi ki. "Meth-i nakış nakkaşa racîdir" Tam bu noktada yine Sezai Karakoç'un Pergünt Üçgeni'ni hatırlayalım. Şair, "Kendi kendine yetmeli, kendi kendisi olmalı, kendinden memnun olmalı." Bu Karakoç'un büyük şaire atfettiği vasıflar. Bu özellikleri göz önüne aldığımızda bize ulaşan şiirin sahibi olarak şair hakkında fikir edinmemiz kolaylaşır. Burada şu soruya da cevap verilmiş oluyor: "Kendiyle barışık olmayan kişi midir şair?" Hayır. Zavallı şair yoktur. Zavallı şiir de yoktur. Zavallıdan şair çıkmaz. Şiirde zavallı olamaz. Çöküşlerin değil, çıkışların insanı dır şair.


 

Sait MERMER- Şöyle desek; bir heykeltraşı ele alalım. Büyük bir sütun, adeta heykeltarş heykelini bu sütunun içinde var kabul ederek, sütunu yontmaya başlıyor ve sütun içinde var kabul ettiği şekil aynen ortaya çıkıyor. Heykelin yerine şiiri, heykeltraşın yerine de şairi koyarak, bir benzetme yapmamız, bu şekil bir ilişki kurmamız da olası.

 

Ekrem ÖZDEMİR- Soyuttan somuta geçiş olarak bakılırsa tabı ki, heykel için heykeltraş neyse, şiir için de şair odur. Yontmadan bahsettik. Karşısındaki olay, durum, atmosfer veya hali içine alan ve onu yontarak yeni bir şekil çıkaran şairdir. "Hal" kelimesinde durmak gerek. Hemen söyleyelim, şiir hal ürünü, şair ise hal ehlidir. Şiirin zemininde o halin içinde bir hayat. İşte şair duruşu bu hayatın uzantısıdır. Zamanının üstüne çıkmak, toplumun önüne geçmek, geçici olanda kalıcı olanı, değişen içinde değişmeyeni bulmak. Her zaman yaşanacak olanı arar şair. Necip Fazıl'ın "Allah'ı arama sanatı", Sezai Karakoç'un "Hakikati arama işi", ya da Cahit Sıtkı'nın "Bir haykırış, bir ilan-ı aşk" dediği işte bu. Bulmak ve telkin etmek. Şiirin görevi hatırlatmak. İnsana ne olduğunu, neden-niçin-nasıl yaşadığını, doğasını, dünyasını hatırlatmak. Ne yaşanması gerektiğini anlatmak şiirin sorunu değildir. Sıfırdan bir hayat kurmak, bu hayatın düzenini oturtmakla yükümlü değildir. Şiir ve ideoloji konusu da burada gündeme geliyor. Sınırını çizdiğimiz anlamda şiirin ideoloji sunması, bu gayeye hizmet etme işlevi görmesi imkânsızdır. Zaten "Ne"yi değil, "Nasıl"ı şiar edinen şiirden böyle bir medet ummak afâkîdir. Şiirin ve de şairin okuyucuya, üstün insanlık tablosu sunmayacağı da bu doğrultuda   söylenmesi   gereken   diğer  gerçektir. Gerçek hazırlamaz şiir, gerçeği dillendirir.

 

Sait MERMER- Sabit olanı gösteren dinamik bir şeydir şiir desek. Ünlü Hüsn-ü aşk şairi  Şeyh Galip de şairleri ehl-i hal olarak kabul edip, marifet ehlinden sayıyor.  Tabi bu halin nasıl sunulacağında en temel besin kaynağı; dil. Dil ile kâinat arasında bu çerçevede bir bağlantı kurmak istiyorum. Kâinatın ifadesi; dil. Dil, kâinattan ayrılamaz. Bu bakımdan Şeyh Galip'in şairleri marifet ve hal ehli saymasını da temel alırsak, şiirle dil arasındaki ilişki açısından, şiirle âlem arasında bu manada bir ilişki de söz konusu. Şair âlemi araştıran bir seyyahtır denebilir sanırım. Âlemde var olanı ortaya çıkaran bir seyyah.

 

Ekrem ÖZDEMİR- Şiir ve dil arasındaki ilişkiye geçmeden önce dil konusuna gelmeliyiz. Dil nedir? Ne işe yarar? Bu konuda en meşhur açıklamalardan biri Hölderlin'in. "Uğraşların en masumu" diyor dil için. Şiirdeki kullanımı için de "Mülklerin en tehlikelisine dönüşür" yorumunu yapıyor. Evvela dil ne işe yarar, bunu konuşmalı. Dil, insanın kâinatı yorumlamasıdır. Tabi ki, bir düzeni, bir formatı, bir plânı olan bir yorumlama. Yeryüzündeki insanın ilk işi ister istemez yaşadığı dünyayı tanımaktır. Bunu insan dille yapar, işte bu anlamda dil, insanın tanıklığıdır. Neye tanıklık? Yaşadığına, ilk insanla başlayan bir itiraf: "Varım ve yaşıyorum." Sonra niçin, neden ve nasıl yaşıyorum? İşte bu tanıklığı insan dil ile yaptı, yapıyor. Dil nasıl oluşuyor öyleyse? Dil, iki insanın buluştuğu zemin. Sonra üçüncü, sonra diğerleri. Konuşmak, anlamak ve bir potada birleşmek. Ortak yönleriyle, ortak kelimeleriyle insanın yaşamı paylaşma isteğinden doğar dil. Kendini ifade etmek içindir, kendini, yeryüzünü, kâinatı tanımak. Bundan sonra şiir ve dil ilişkisine geçilebilir, insanlar arasındaki en masum iletişim aracı olan dil, neden şiirle buluşunca bıçak sırtında bir zemine dönüşüyor? Şiir için ilk gerçek yalnızca dil olmadığı, dilden beslendiğidir. Âlemi dolaşan şair, dil sırtında yapar seyahatini. Dille başlar şiir doğmaya, dille oynar, dilden beslenir, dile kıyafet seçer, dili güzelleştirir ve gelişmesine kapı açar. Cesurca bir eylem olarak şiirin mimarı şair, zahirde haddini aşan davranış gibi görünse de, aslında hayli elzem biçimde dil üzerinde oynar. Şiirin bazı şairlerce kelime sanatı olarak algılanması, neden dilin bıçak sırtında durduğuna işaret eder. Bunun nedeni şairin dil ile oynamasıdır. Kurcalar dili şair, yeri gelir dile ekleme yapar, yeri gelir yeni kavramlar üretir. Dilin fakir ya da zengin olmasında, şairin bu hareketi hem gerekli hem etkilidir. Dilin yetersiz kaldığı durumlarda -terkedemeyeceğine göre- şair, dili geliştirmek zorundadır. Dil, şairin yatağı, gezip kokladığı bahçesi, üstünde dans ettiği meydanıdır.


 


Sait MERMER- O halde dil, şiirin gayesi değil, aracı oluyor. Gayesi başka şiirin. Niçin vardır ve niçin yazılır, gibi sorular şiirde gayeyi tespitte bize yardımcı olacaktır.

 

Ekrem ÖZDEMİR- Şiir, önce şair sonra okur için bir imkân dünyasıdır. Bu imkân dünyasında şair, kendini olabildiğince çok dışa vurur. Taşan bir ırmak gibi dağılır etrafına. Kelimeler serin damlalarıdır. Gaye, kendinde olan coşkuyu göstermektir. Çünkü bu coşku, artık kabına sığmayacak duruma gelmiştir. Rahatsızdır şair, tek başına sırrı saklayacak halı kalmamıştır. Doğumu yaklaşan bebek nasıl tekmelerse, şiir de aynen öyle kıvranmaya başlar. Vakti de belli değildir. Buna şair de karar veremez. Vücut bulması an meselesidir. Bir gece yarısı aniden uyanabilir son cümlenin acısıyla. Tam otobüse binecekken geri çekilip kendine sessiz bir park köşesi arayabilir, konuşurken bir anda sükûta bürünür, suskun haliyle beklerken ansızın bir cümleyi sayıklamaya başlar, neşesini bozar bir kelimenin sancısı için bir kelimenin sıcağıyla ter döker, birden öfekelenir kalabalıklara, birden bütün insanlığı kucaklar, beklenmedik bir anda kaçar yanındakinden, beklenmedik bir anda yanındakine sarılır. Ya şiire hakszılık edip kelimeyi yanlış yerde kullanırsa? işte bu, "...çarmıha gere gere ve çarmıha gerile gerile" halinin kendisidir. Şiir, bir sese dönüşmektedir. Duyulması, bilinmesi, kulak verilmesi esi gereken bir ses. Şairin sesi. "Bu benim sesim. Beni anlatan nefesim." dediği haykırış. O anda şair şiddetle yalnızlığı ve sükûtu seçer. Birazdan gelecektir şiir. Gelecek olan bir imkân, bir fırsat, bir konum, bir mekân, bir köşedir. Şairin yeryüzündeki köşesi. "Burası benim köşem" dediği yer.

 

Sait MERMER- Şöyle bir benzetme yapsak; hakikati arama açısından, ilim de bu işi yapar, şiir de, ilmin hakikati araması şuna benzer: Evin kapısını çalar, izin ister, odalarda gezer, bunun belli bir düzeni, kuralları vardır. Şair ise, hakikati aramak için kapıyı çalmaz, gerektiğinde bacadan girer. Bu arayışı- teşbihte hata olmazsa- hırsızın evi gizlice kolaçan etmesi gibidir. Yani. hissi, sezgisel bir yaklaşımı vardır şairin, ilmin hakikati arayıştaki kaba yaklaşımına karşın şiirin hissî, duygusal, sezgisel, nereden gireceği belli olmayan bir tarzı var. Girer, sızar bir yerden, sezdirmeden yapar bunu. Buradan bakarsak adeta şiir, âlemde hırsız gibi dolaşır ve kendine gerekeni devşirir.



 

Ekrem ÖZDEMİR- Şiirin ilk evresinde kalıp ve şekil yoktur. Gider, hedefini bulur, buluncaya kadar engel tanımaz. O engeller yazım aşamasında ortaya çıkar. Kelime dünyasındaki varoluş serüveninde engeli yoktur. Düşüncenin günahı yoktur çünkü. Suç da değildir düşünmek. Mesele, düşüncenin sunumuna geçildiği anda başlar. "Garip" akımıyla başlayan serbest ve bağımsız şiir, yeni bir sunum tarzıdır meselâ. "Anlamsız şiir" denilen ikinci Yeni'nin özellikle gelişme evresinde yine bu durumu görebiliriz: Dış şekil ve kalıp sorunu. Ne yazılacak değil, nasıl yazılacak? Ancak ilmin konusu öncelikle bellidir, yöntemli bir şekilde bu konu araştırılır. Doğu'nun "Usûl" Batı'nın "Metot" dediği fark.

 

Şekil ve kalıp sorununu biraz daha açarsak, yaşadığımız zaman içerisinde şiirin en güzel şekli ve şiirin yürüdüğü, at koşturduğu zemini bilmek lâzım. Şiirimizde kalıp olarak en son hece vezninin kullanıldığını biliyoruz. Bu dönemden sonra serbest şiir çalışmalarıyla birlikte değişik tarzlar ortaya çıktı. Halk edebiyatına özenen şairler, eski ile yeniyi birleştirme çabaları, sonra kuralsız şiir denemeleri. Mana içte mi kalacak, dışta mı yansıyacak? Bütün bunlar zamanında tartışıldı. Şu andaki Türk şiiri dış şekil itibariyle kalıplardan ârî görünmektedir, ama bu şu anlama gelmez; Belli bir vezinden yoksun oluşu şiirin gücüne darbe vurur. Bir sakıncası var mıdır bu tarzın? Şair için olmasa da birçok sebepten ötürü okur nazarında vardır. Şu anda birçok okur, romantik nesirleri alt alta koyduğunda şiir nitelendirmesi yapabilmektedir. Hatta bunun en güzel örneği Cemil Meriç'tir. Üstadın denemeleri şiirsel bir tat ihtiva ettiği için, birçok okuyucu dergilerde şiir diye sunulan metinlere bakarak, Cemil Meric'in metinlerinde (bile) daha fazla şiir tadı bulduğunu iddia ederek, "Eğer bunlar şiirse yazdıklarını alt alta koy, Cemil Meriç şair olur" yorumunu yapar. Tabi bu ancak şiirden anlamayan birinin yorumu olabilir. Doğrudur, Cemil Meric'in denemeleri şiirseldir ama şiir değildir. Özellikle bunu metin-şiirin varlığına rağmen söylüyorum.

 

Sait MERMER- Zannediyorum, Necip Fazıl'ın kalıp dediği ve kalıpçılıkta ısrar edişi, dış şekilciliği tenkit ederken, torbadan kura çekip sıralama mantığına karşı çıkıyor ki, N. Fazıl'ın ifade ettiği bir şey var: "Şiirde iç şekildeki o mananın dış şekil dediğimiz suretinde tütmesi anlamına geliyor. Büyük şairi de şöyle tarif ediyor: "İç şekli dış şekline baskın şair."  Dış şekli iç şekline ağır basana şair demiyor, bunun yanında da, şekilsiz, başıboş, torbadan çekercesine yazılmış şiire de savaş açıyor.  Böyle bir şey olamaz diyor.

 

Ekrem ÖZDEMİR-  Bu,  Necip Fazıl'ın sanat felsefesi içinde değerlendirilmesi gereken bir husus. Fakat şöyle bir nokta da var, dış şeklin önem kazanmaması şu anlama gelmemeli; mana tamamen dışa vurdu, aynen dış şekilde sırıttı denemez Şairin en temel özelliği belki de gizlemesidir. Çünkü şiir şairin gizidir. Serbest şiirde eleştirilen açıklık tarzı, aslında şiirin olduğu gibi, çıplak halde, basit biçimde söylendiği değildir. Arka zemin, arka plân dediğimiz gizlilik şiirin her türünde vardır. Buradan başka bir konuya geliyoruz, imge konusuna. Şiirin baştacı; imge. Ne kadar, hangi anlamlar etrafında kullanıldığı önemli, az veya çok yer verilmesi şiirin gücünü artıran ya da eksilten bir güçtür imge. Okurun klâsik tabirle anlayamadığı şiirler genelde imge yoğunluğunun fazla olduğu şiirlerdir, ikinci Yeni'ye 'anlamsız şiir' denilmesinin nedenlerinden biri de budur; imge yoğunluğunun anlamı örtmesi. Bir nokta üzerinde duralım: İmge üzerinde düşünürken bilmek lâzım ki, aynı kavram, aynı nesne, aynı olay karşısında şairin elbette ki farklı çıkarım (çağrışım)ları olacaktır ki bu da imgeyi doğurur, imge dediğimiz olay, benzetme ve başkalaştırma yoluyla kastedilen durumun farklı şekilde sunulmasıdır. Bu ilk bakışta okur nazarında ağır bir sorumluluktur. Şiiri anlamak, şairin kullandığı imgeleri tanımak demektir. Bunu her şiirde başarmak mümkün değildir. Olsaydı zaten şiirin ayırıcı vasfı ortadan kalkardı. Ayrıca şu da bilinmeli, her şairden birkaç şiir bilmekle şiir okuru veya şiirle uğraşan biri olunmaz. Özellikle büyük şairler bu şekilde anlaşılmaz. Okursunuz,  duygularınıza yakın bulursunuz, o anki  halet-i  ruhiyenize hitap eder, gönlünüzü okşar, hoş vakit geçirmenizi sağlar fakat tüm bunlar şiirin anlattığını bildiğiniz anlamına gelmez. Bu yüzden şiir okumak ciddî iştir. Şiir kasetleri dinlemek, radyo ve televizyon programlarındaki şiir programlarını takip etmek veya şiir gecelerine katılmakla şiire yakınlaşmış, katkıda bulunmuş, şiir adına bir şeyler yapmış olunmaz. Bu tür çalışmalar yalnızca hevesleri tatmin eder. İmge konusunda bir örnek verelim; Ece Ayhan'ın şiiri ağırdır, zordur. İmge kullanımını aşırıya götürdüğü, hatta okuyucu diye bir kitle kabul etmediği söylenir. Olmak-görünmek bağlamında ifade edersek, Ece Ayhan'ın imge yoğunluğunu aşırıya kaçıran bir görüntü arz ettiği çünkü gerçekten bunu yaptığı doğrudur. Zaten, okuyucuyu kabul etmeyen ve şairi "Şairler Loncası"nın şair yaptığını söyleyen Ayhan'ın, -bu anlayışını benimsemek ya da reddetmek biryana- okur kazanmak diye bir derdi yoktur, imgeyi anlaşılma sınırlarının çok üstünde kullanmasının da nedeni bu olsa gerek. Onun bu fikirleri imgeye gereksiz demeyi de gerektirmiyor. Şu muhakkaktır: Şairi anlatan imgelerdir. Bu da şairin iç dünyası ve şiirin iç manasıdır. Nasıl ki, bir insanı tanımak için onun dünya görüşünü bilmeniz size yardım ediyorsa, şairin beslendiği kaynakları bilmeniz de - özellikle imgelerin- yüklendiği anlama vakıf olarak şiiri anlamanız kolaylaşır. Bir örnekle Seza, Karakoç'un kendi fikirleriyle beslediği bir İslam tefekkürü vardır ve bu tefekkürün mihenk taşı dediği üç büyük mütefekkir -ki bunlar İamGazalî,  Mevlâna ve Muhyiddin-i Arabîdir- şairin düşünce semasını besler. Şimdi bu üç isimden herhangi birini dahi okumamış, duymamış birinin Karakoç'u anlamasını beklemek hata olur. Cahit Sıtkı Paul Valery'den etkilendiğini söyler mesela, özellikle Willon'u okuduğunu söyler. Valey'nin şiirinden etkilenen bir diğer isim Yahya Kemal'dir. Ahmet Hamdi Tanpınar'ı ele alalım, fikir serüveninde Heiddeger etkisi ağırdır ki, Tanpınar, Bergson'un "Sezgici" felsefesinden de soluklanmış bir şairdir. Şiirleri zor anlaşılan şairlerimizden Zarifoğlu'nu tasavvuf felsefesinden bihaber kimselerin anlaması zaten imkân haricidir. Bir örnek daha verelim; Hilmi Yavuz'un Ayna Şiirleri vardır, Çöl Şiirleri vardır. Bu şiirler Hilmi Yavuz'un felsefî görüşü bilinmeden ne takdir ne taltif edilemez. Çünkü Siz, Hilmi Yavuz'un en sık kullandığı kavramların (Zaman, akşam, ayna, bahçe gibi) şairin hayatında hangi anlamları yüklendiğini bilmek zorundasınız. Tabi "Hilmi Yavuz okurum" demek isterseniz...


  

Hz. Peygamberin bir sözü vardır: "Allah'ın sır hazineleri arsın altındadır ve anahtar, şairlerin eline verilmiştir." Bu sözden hareketle, şairlerin işi sır hazinelerini ifşa etmek " denemez. (Sır ifşa edilmez. Hallac-ı  Mansur'u hatırlayın), şairin görevi sırrı taşımaktır, taşınan sırrın miktarı şiirin gücünü belirler. Yunus'u çağlar üstü şair yapan da budur. Buradan şu çıkar: Herkes aşkı kadar yaşar. Yunus Hakk aşığıydı.

 

Başka açılardan yaklaşıldığında, aynı sırrın, âlemdeki hakikat sırrının, şairin hayat felsefesi içinde hangi anlamlar yükleniyorsa onun dışavurumu, ifade edilmesi olarak tezahür edecektir. Bu sebeple, şairdeki imge yoğunluğunun hangi anlamlara geldiğini, çıkış kaynaklarını bilmemiz lâzım ki, şunu hepimiz biliyoruz; gerçek dediğimiz, hayal dediğimiz, suret dediğimiz, mânâ dediğimiz olgularla- bu olgular her insanın hayatında geçerlidir- her şairin bu konuda görüş farkları vardır ve bu farkları da şiirinde imgesel yolla kullanırlar. Dolayısıyla Zarifoğlu'nun şiirlerini anlamamız için âlemin, hayalin, gerçeğin, suretin nasıl değerlendirildiğini, hangi anlamlar yüklendiğini bilmek zorundayız. "Bir Değirmendir Bu Dünya" isimli fikir kitabı vardır şairin. Dünyayı değirmene benzeten bir görüştür bu. Değirmen ve dünya. Bağlantıyı kuramazsanız "Sultan" şiirini anlamanız zorlaşır. Bütün bunlara binaen, imgenin kullanımı gayet doğal hatta gerekli, okuyucu açısından da onu şiire teşvik eden, şiiri güzelleştiren gizleştiren bir unsur olarak, imgeyi şiirin cazibesi olarak görmeliyiz.

 

Sait MERMER-Buradan bir yere geçmek istiyorum. Her insanda tabii olarak bir fikrin anlayışı olacak. Sistemli veya sistemsiz bu herkeste vardır, insanın fikrini ifade etmesinin iki yönü var: tebliğî yönü ve telkinî yönü. Kendi görüşünü açıklamak için ilmî bir yöntem olarak tebliği kullanabilir. Bir de telkin yönü, hatırlatma, uyarma dediğimiz bir yön var. Bunu da şair şiiri ile yapar.

 

Ekrem ÖZDEMİR- İdeolojiler insana ne yapması gerektiğini söyler. Şiir ise ideoloji tebliğ etmez, tebliğ aracı olamaz. Olsa olsa telkin aracı olabilir. Daha iyi anlamak için şöyle bir yorum getirelim: Kutsal kitaplar şiir kitabı değildir. Buna mukabil ayetlerin yazılışında şiirsel bir hava bulunur. Şairin kendi ideolojik planında söylersek, şiir bu anlamda telkin aracıdır. Hâlâ sıkça rastlanan bir yanlıştır: Kimi İslâmî basın ve yayın organlarında, şiirin içinde kullanılan bazı kelimelere karşı sert duruşlar vardır. Örneğin öpüşmek, sevişmek kavramları kullanıldığında temel anlamıyla düşünerek bu kavramların şiirde yer alması abes karşılanır. Tabi bu, cehalettir. Bu durumu şair için ele alınca, o kelimelerin çok farklı yönlerde kullanıldığı ortaya çıkar.

 

Sait MERMER-Yani şiire tebliğ aracı olarak bakılırsa karşınıza birçok engel çıkıyor. Telkinî açıdan bakıldığında ise hadiseyi çözmek kolaylaşıyor.

 

Ekrem ÖZDEMİR- Bakın bir örnek verelim; yıllardır işlenen bir hatadır bu; Necip Fazıl'ı ideoloji şairi olarak görmekten bir türlü kurtulamayan bir okur kitlesi vardır. Böyle bakılmasını bırakın, bu bizzat, kasıtlı olarak edebiyat çevrelerinde yapılmıştır. Hiç kimse Necip Fazıl'ın şiirine ideoloji, kendisine de ideoloji şairi diyemez. Kullandığı kelimelere bakarak bunu söylemek şaire hakarettir. Bir şairin yazdığı şiirlerde sanat felsefesiyle birlikte hayat felsefesi de elbette yer alacaktır. "Aynada başka güzelsin/Yatakta diyor Orhan Veli, Sezai Karakoç da, "Saçlarını kimin için bölük bölük yapmışsın / Saçlarını ruhumun evliyalarınca örülen" diyor, ikisi de kadını muhatap alır. Tercih okurun. Bunu Zarifoğlu kendisi için şöyle açıklar: "Ben Müslüman'sam şiirimde elbette İslâmî öğeler olacak." Bunu başarabilmek, yani şiiri bir vaaz, bir bildiri havasından kurtarabilmek ustalık ister.

 

Sait MERMER- Şöyle bir örnek vermek istiyorum ben. Mesela Hz. Peygamber döneminde şair sahabeler vardı. Bunlardan birisi Lebid. Sonradan Müslüman olmuş büyük bir şair. Hatta Araplar içinde muallaka-i seb'a arasında kabul edilir. Muallâka'yı biliyorsunuz, cahiliye döneminde Zilkadir, Zilhicce, Muharrem ve Recep aylarında savaş yapmayan Araplar panayırlar yaparlar, iktisadi ve içtimai ilişkiler yanında şiirler yazarlar ve bunları mısır ketenleri üzerine yazıp bu şiirler içinde üstün gördüklerini Kâbe duvarına asarlardı. Bu manada, Kâbe duvarına asılmasından dolayı el-Muallaka-i Seb'a denmiş, yani Yedi Asılmış Şiir. İşte Lebid bu yedi şairden biri. Hz. Peygamber bir hadisinde Lebid için, "Sözün güzeli Lebid'in sözüdür, bu sözde Allah'tan başka her şey batıldır." Ayrıca şunu da belirtelim, Lebid Kur'ân indikten sonra şiir yazmaktan korkmuş kendi şiirini değersiz gördüğü için. Şimdi Lebid Müslüman bir şair ve şiirinde Allah'tan başka her şey batıl. Günümüze gelirsek aynısı Necip Fazıl, aynısı Cahit Zarifoğlu. O zaman da şiir telkindi, şimdi de öyle. Peygamberin övdüğü şair; Lebid.

 

 

Ekrem ÖZDEMİR- Dikkat edin, bu sözlerden bir gerçek çıkıyor: Şairin hakkını şiiri bilen verir. Oysa akıl ilk bakışta Kur'ân indikten sonra yazılan şiir için, "Ne gerek var sanki!" diye bir önyargı sunuyor bize. Halbuki hakikat varsa onun yorumu, sunumu da vardır. Bu şuna benzer; sahabe hayatı varken tasavvuf niye? İşte cevabı; Kur'ân varken şiir niye varsa sahabe varken tasavvuf da bunun için var. Bahsettiğimiz anlamda haksızlık edilen diğer bir şair de Mehmet Akif. Konuyu somutlaştırmak için verdim bu örneği de. Şair yaşadığı dönemin aynasıdır. Değil mi ki Aragon savaş ortamında "mutlu aşk yoktur" demişti, çünkü yaşadığı hayatta mutlu olmak ancak bir rüyaydı. Aynı şekilde Akif, "Yarabbi! Bu uğursuz gecenin yok mu sabahı?" diye feryad etmişti. Şairin yaşadığı ortam ona istiklal marşını yazdıran bir ortamdı. Hem Aragon hem Akif ideolojiden yana değil şiirden yana güçlüydü.

 

Deminden beri değinmeye çalıştığımız yanlışlıklar aslında yirminci yüzyıla yeni girmiş Türk şiirinin başlıca sorunlarındandır. Yeniçağın genç zihinleri olarak yaprakları açmaya başlayan çınar ağacının gövdesine vurulan baltaların önünde duruyoruz. Baltalanan hem biziz hem de bizim şiirimiz. Üç büyük sorunu vardır bugün Türk şiirinin; 1-) Yabancılaşma 2-) Atmosfer 3-)Tüketim.

 

Önce dil. Nurettin Topçu 1967'de yazdığı "Dilimizin Dolmayan Çilesi" adlı yazısını şöyle bitiriyor; "...Dilimizin kaynaklarına ve kendi yapısına tamamen yabancı olan Batı dillerinden dilimize kelimeler aktarma hevesi ve çılgınlığı halinde görülen zamanımız hareketleri güzel Türkçemize suikasttan başka bir şey değildir." Otuz üç yıl sonra bugün değişen tek şey, o zamanlar burjuvanın hevesi olan bu yabancılaşmanın şimdilerde köy kahvelerine kadar inmiş olmasıdır. Türk dili, şiirin en rahat, en geniş nefes aldığı dillerden biridir. Bu dilin şu andaki en büyük düşmanı öz Türkçe davasıdır. Asırlardır biriken zengin kelime hazinesine sahip Türkçe kendi şairini anlatamayan bir acziyet içindedir. Yunus Emre'yi okumak için sözlük kullanmak zorunda kalan bir nesil olarak girdik 21. asra. Kendi kültüründen, geleneğinden, benliğinden uzak zihniyetin sözde arı Türkçe savıyla dili getirdiği yerdir burası. Burası yabancılaşmadır. Fuzulî'den, Bakî'den, Şeyh Galip'ten uzak bir eminde kayıyor Türk şiiri. Bir gözü kör, bir ayağı topal, bir kulağı sağır ve bir kolu kırık. Bu tehlikeye karşı duran ve Türk dilini öz cevherleriyle buluşturmaya çalışan kimseler de -şükürler olsun ki- var. Bunların kıymetini biz bilemedik, bizden sonraki nesil mutlaka bilecek.      

 

Dildeki yabancılaşma tek başına kalmayıp beraberinde yabancı değerler sistemi de getirir. Çünkü dil, kamus demektir ve Cemil Meric'in ifadesiyle kamus, "Bir milletin namusu"dur. Bugün gelinen noktada ülkemizde şiirin çok satılan az okunan bir ürün olması kendiliğinden vuku bulmadı. Tüketmek ve tüketilmek için yaşamak zorunda bırakılan, medya ve popüler kültür kurbanı insanların en büyük kaybıdır bu; yönünü kaybetmiş olmak. Yönü kaybolmuş insana istediğiniz cennet hayalini yutturabilirsiniz. Yönünü kaybetmiş bir dille, eğitmek yerine eğlendiren bir sanatla ve geçici olanda kalıcı olanı arayan ve sunan şiiri maalesef popüler hale getirip tüketim metaı haline sokan bir zihniyetle hemhal olan ülkemizde şiirin kıymet-i harbiyesini verecek yegâne faktör, her devirde olduğu gibi "zaman"dır. Şu anki şiirimiz geçiş dönemi şiiri, şairlerimiz de geçiş dönemi şairleridir. Zaten şair, kendi zamanını aşan kişi değil midir?

 

Sait MERMER- Batı deyince benim söyleyeceğim birkaç şey var. Şimdi, Batılı kendi bulunduğu toplumunda şiirini yazmıştır. Ünlü Alman şairi Goethe'nin dil konusunda bir özü var:"Büyük dil farklı dillerdeki unsurları yutabilen dildir." diyor. Farsça ve Arapça kökenli kelimelerden kurtarıp sözde öz Türkçe dedikleri yeni kelimeler yerleştirelim dedikleri tezine değinmek istiyorum. Türkler'in İslâmiyet'i kabul etmeleriyle Arapça ve Farsça'dan doğal olarak etkilenmiştir dilimiz. Aksi zaten düşünülemezdi. Türkçemizde şöyle bir özellik var: Dilimize kazandırılan kelimeler, geldikleri dilin sarf ve nahiv kurallarından arıtılıp bizim dil yapımıza uygun şekle sokulmuşlardır. Türkçe'nin gramer yapısına uydurulmuştur bu kelimeler. Bir dilin başka dillerden etkilenmeyeceğini iddia etmek saçmadır. Yoksa milleti diğer milletlerden soyutlamış olursunuz. Elbette ki kültürlerin etkileşimi dillerin etkileşimini de yanında getirir. Bugün bu etkileşimin yaşanmadığını kimse ileri süremez. Örneğin, "Fabrik" kelimesi "Fabrika" olmuş, "Entrık" kelimesi "Entrika" olmuş, bunun gibi birçok örneğimiz var. Madem ki öz Türkçe gibi bir iddia var, o halde bu kadar Fransızca kelimenin ne işi var dilimizde? Bunu açıklayamazsınız. Bu iddia iyi niyetli değil, kasıtlı bir saldırıdır. Dolayısıyla dille birlikte şiir de zarar görüyor. Necip Fazıl'ın, Türkçe'nin bugün getirildiği noktayı anlatırken yaptığı bir benzetmesi var: "Sultan Ahmet Camii'nin yanına dikilmiş bir gecekondu."

 

Ekrem ÖZDEMİR- Şair milletinin sözcüsüdür. Şiire ve şaire yüz çeviren millet kendine dönmüştür sırtını. Milletine yüz çeviren şair de ihaneti kendine yapmıştır.

 

* Bu söyleşi 10 Mart 2000 tarihinde Radyo Birlik'te yayınlanan "Şiir ve Şair" konulu "Kıraathane" isimli programdan alınarak deşifre edilmiş, Mağara Dergisi'nin (Haziran-Temmuz 2000) 7.  sayısında yayınlanmıştır.