“Bir erkeğin istendiğini en güçlü yaşadığı duygu hangisidir?” 

 

 

 

 

Geç Kalmış Bir Babanın Sonradan Görme İzlenimleri-16

Ekrem Özdemir – 07 Mart 2017

 

-Yusuf’tan bu kadar uzun süre ilk kez ayrı kaldım. 3 haftadır yanında değilim. Ankara’ya döndüğümde “Seni az görüyorum, her anını değerlendirmeliyim.” der gibi sürekli benimle bir şeyler yapmak istiyor. Top oynayalım, araba sürelim, kaydıraktan kayalım, kırmızı arabaya binip gezelim, çizgi film izleyelim, yemek yiyelim, çikolata almaya gidelim. “Hadi gel baba, hadi gel” diye seni çekiştirmesi yok mu! Artık 3.5 yaşında oldu. Duygularını kelimelerle ifade etmeye başladı. Komşunun biri “Tekrar ne zaman gideceksin?” diye sorduğunda “Çarşamba” deyiverdim. Yusuf hemen “Çarşamba’ya gitme” diye atıldı.

 

-Kasları, kemikleri ve duyguları geliştikçe daha bir kabalaşıyor erkek çocuğu. Onun bu haline bayılıyorum. Gücünü görmek, göstermek istiyor. İstediği şeye sahip olamadığında küsmek, ağlamak dışında yeni şeyler yapıyor. Beni elimden tutup sürüklüyor, konuşarak ikna etmeye çalışıyor (bu yönünü mutlaka geliştireceğim), baktı olmadı bu kez itiklemeye, vurmaya, dövmeye başlıyor. O minnacık yumruklarıyla sana acı çektirme isteği duyuyor ya, nasıl da sevimli oluyor!...

 

- Bazen, durduk yerde, televizyon izlerken boynuma sarılıyor. Bir eliyle de yanağımı okşuyor. Bu ara sakal bıraktım. Parmaklarını sakallarımda gezdiriyor. “Herhalde” diyorum, “Sevdiği, kendini güvende hissettiği, mutlu olduğu durum bu. Yanımda ailem var, güvendeyim ve mutluyum.” Yaşama sevinci bu olsa gerek!... “Bir erkeğin istendiğini en güçlü yaşadığı duygu hangisidir?” diye düşünüyorum Yusuf böyle yaptığında. Seni yanında istiyor, seni seviyor, sevgisini de şımarıklık yaparak gösteriyor. Babanın, eşin, çocuğun, dostun, patronun seni istemesi. Hangisi güçlü? Bu konuda Turgenyev’le aynı yerde duruyorum sanırım; Eve geç mi erken mi geleceğini merak eden bir kadından daha çok mutlu eden bir şey olamaz bir erkeği. Diğerlerinde hep bir zorunluluk, hep bir menfaat olabiliyor ama bir kadın seni sırf sen olduğu için seviyor ve istiyor. Schopenhaur’un canı cehenneme!...  

 

-Toplara sert vurmaya başladı Yusuf. Koridorda her gün en az yarım saat oynuyoruz. Bazen bir vuruyor, top gelip suratıma sert bir şekilde çarpıyor. Nasıl öfkeleniyor insan! Dayak yemiş gibi hissediyorsun. Bildiğin acıyor. Üstelik karşında katıla katıla gülen bir çocuk da var. O öfkeyle topa vurup suratına çarpmak istiyorum, kendimi tutmak bir hayli zor oluyor ama tutuyorum. O kendi oda kapısının önünde, bense dış kapının önünde kaleden kaleye vuruyoruz. Geçen gün koridorda oynarken gol atacağım topa bir vurdum, gitti suratına çarptı. Önce sendeledi, sonra büyük bir öfke duydu. “Niye yüzüme vuruyorsun?” diye bir bağırdı. Sonra da o hışımla topu aldı, özenle önüne koydu. Gidebildiği kadar geriye gitti, koşarak geldi ve topa vurdu. Ama istediği gibi olmadı. Top bana çarpmadı. Bu kez daha çok sinirlendi. Geldi, topu elimden aldı, daha yakın mesafeye koydu, gerildi iyice. Baktım şakası yok, yüzüme çarpsa bildiğin acıyacak. Yüzümü kapattım, koştu koştu topa bir vurdu, kollarıma çarptı. İyi tahmin etmişim. Öfkesi dinsin diye kolumu tutarak “Eyvah, çok acıdı” diye inledim. Hemen gülüverdi. “babacım çok komiksin” diye de dalga geçtiJ))

 

-Babam ve Oğlum filmini yaşıyor gibiyim. Bir farkla; benim babam benden memnun. Haliyle trajedi yok hikâyemizdeJ)) Babam yaşı ve hastalığı nedeniyle, Yusuf ise küçük ve çocuk olması hasebiyle aksi karakterler. İkisi de istediği şey olmayınca bağırıp çağırıyor, küsüyor, alınıyor, darılıyor. Babam bu aralar hastalığı nedeniyle Yusuf’tan daha alıngan, daha öfkeli. Bazen tıkanıyor, çözüm bulamıyorum. Çocuğunuz için hep bir çare bulup ve uygulayabiliyorsunuz ama anne babanız için bulamayabiliyorsunuz. Şöyle bir düşünüyorum, iki aydır babamın yanına gelip gidiyorum. Bir iki kez üff dediğimi anımsıyorum. Çocuğa üff diyebiliyorsunuz ama babaya diyemiyorsunuz. Hemen bana Kur’ân’dan “Anne babanızın yanında üf bile demeyin.” ayetini okudu gülümseyerek. Hafız bir babanın oğlu olmak da zor canımJ))

 

- Geçen gün huysuzluğu tuttu, aldım omzumda gezdirdim koridorda. “Sana türkü söyleyeyim mi?” dedim, “Evet söyle.” dedi. Neşet Ertaş’tan “Ah Yalan dünya”yı söylemeye başladım. Kabul etmedi. “Dağları söyle” diye tutturdu. Öyle bir şey okuduğumu hatırlamıyorum. “Ne söyleyim?” diye tekrar sordum. “Dağları söyle baba” diye tekrarladı. Düşündüm,  düşündüm, ne olabilir bu? Sonra kafam dank etti. Annesi her gece uyuturken Yunus Emre’nin  “Dağlar ile taşlar ile / Çağırayım Mevlam seni” ilahisini söylüyor. Onu istiyormuş kerata. Yunus Emre’den ben de çok ilahi okudum ama hiçbir aklında kalmamış. Annesinin okuduğu ilahi kalmış. Onu istiyor hayta. Küççücük çocuk kıskançlık duygularımı kabartmasın mıJ))

 

- Küçükken hastalanmışım. Doktor “Alerji olmuş. Bir hafta hiçbir şey yiyip içmeyecek, sadece elma ve çay vereceksiniz.” demiş. Mecbur uymuşlar. İstediğim hiçbir şeyi vermiyormuş annem. Ablama da tembihlemişler, “Ekrem’in yanında sakın yiyip içme” diye. Gidip anneanneme şikâyet edermişim anne babamı, “Anane, bunlar bana hiçbir şey vermiyorlar. Sen ver” diye. Kadın zavallı, beni oyalamak için türlü bahaneler uydururmuş. Neyse ki başarmışlar bir hafta bana hiçbir şey yedirmemeyi. Doktor “iyileşti bu” deyince babam sormuş, “Şimdi her istediğini yiyebilir mi?” Doktor “Evet” deyince babam almış beni kucağına, götürmüş hastanenin yanındaki bakkala. “Ne istersen alabilirsin. Dükkân senin.” demiş. Bir haftalık açlıkla kucağımı doldurmuşum, eve gelene kadar da yarısını yolda yemişim. Babam bunu unutmamış. Baba-oğul ilişkisindeki güzelliğin küçük kaçamaklar üzerinden gelişmesinin nedenleri üzerine düşünüyorum bazen. Anne kuralcı, baba özgürlükçü gibi görüntü var çocuk ve aile ilişkisinde. Baba devlet, anne hükümet sanki. Doğrusu ben de buna uyuyorum. Doğru mu yapıyorum, bilmiyorum. Öyle gelişiyor ilişkimiz. Belki de ben anne hep kuralcı, baba ise özgürlükçü zannediyorum. Belki de bilmediğim için böyle. Kayınçomun bir lafı vardı: “Söylersen kaçamak olmaz.” Belki de anneler babalar gibi söylemiyor, biz de kendimizi özgürlükçü sanıyoruzJ))

 

- Yusuf camiyi sevdi. Çünkü güvenle koşturup oynadığı en geniş mekân camide var. “Hadi camiye gidelim” dediğimde aklına klimanın kumandası, mihraptaki mikrofon ve kablolar, minberin merdivenleri, bir sürü tespih ve kocaman bir koşu alanı geliyor. “Hadi gidip abdest alalım” diyor bir an evvel camiye girmek için. Bazen tehlikeli işler yapıyor, onun yüzünden cemaatle atıştığım da oluyor. “Hadi gidiyoruz” dediğimde çıkmamak için “Hadi sen namaz kıl” diyor, baktı ikna olmadım, yatıyor yere, namaza duruyor. Bazen de imam çikolata veriyor Yusuf’a. Nasıl sevmesin çocukJ))    

 

Geç Kalmış Bir Babanın Sonradan Görme Hikayeleri tam metin: 

http://www.magaradergisi.com/index.php/hikaye/514-gec-kalmis-bir-babanin-sonradan-gorme-izlenimleri-tam-metin-