Mazi ile İstikbal Arasında Bir Köprü: Mustafa Kutlu
Şehr-i İstanbul derinliğinde bir adam. Uzun boylu, iri yapılı, vakur adımlı. Başında kasketi, meraklı fakat hüzünlü bakışlarla yaşadığı şehri gezmektedir. "Yaşadığımız şehri tanımazsak, birbirimizi tanıyamayız." diye düşünmektedir.Kaygılıdır, çünkü bin yıldır devam edegelen bir medeniyetin ve bu medeniyetten fışkıran kültürün, gezdiği her caddede, girdiği her sokakta, nasıl birer birer tahrip edildiğine bizzat şahit olmaktadır. Gözlerinde hüzün, kalbinde giderek büyüyen bir yangın.
Bismillah deyip kapıları açalım ve Mustafa Kutlu'nun dünyasını seyre dalalım.
Kutlu Türkiye'nin Shakespeare'idir
Uzun bir hikayedir bu. Erzincan ili, Ilıç kazasının Kuruçay nahiyesinden İstanbul'a uzanan, 55 yıllık bir ömürle karşı karşıyayız. Samimî, sevecen, hoş sohbet bir insandır Mustafa Kutlu. Fotoğraf çekmeyi, balık tutmayı, resim çizmeyi, trenleri, insanlarla sohbet etmeyi sever. Çocukluğundan kalma, yollara, bilhassa demiryollarına özel bir alakası vardır. Gezmekten, maç seyretmekten ve resim yapmaktan çok hoşlanır. Kalabalıktan ve gürültüden hoşlanmaz. "Kalabalığa karışmam, tartışmaya girmem, panellere katılmam, soruşturmalara genel olarak cevap vermem."
Sıkı bir Fenerbahçe ve Smith Corona marka daktilo taraftarıdır. Yirmi yıldır aynı çalışma masasını kullanır. Bilgisayara geçmedi henüz. Ne cep telefonu var, ne de arabası. Modern dünya ve teknoloji ile kavgalıdır. Bir kütüphanesi yoktur. Kahvelerde okur, kahvelerde konuşur, kahvelerde yazar yazılarını. Hikayelerini bir oturuşta yazıp, kalkar masadan. Bir daha da dokunmaz. Yayınlayıncaya kadar da yeni hikaye yazmaz. Yıllardır Maltepe sigarası içer. Fakat yürürken ve akşamları evde içmez. Yıllar sonra yeniden çizmeye başladığı resimlerde hep aynı görüntü vardır: "Uzanıp giden bozkır, hafif eğimli tepeler, dere yatakları, tek tük ahlat ağaçları. Hep bir bahçem olsun istedim. Orada tere, maydanoz, domates yetiştireyim. Baharda kirazlar çiçek açsın." Belki de bundandır, işyerinde çiçek yetiştirir Kutlu.
Dergâh dergisinin tek çalışanıdır. Ayrıntılara önem verir. Yaşayışı dahil her şeyde estetiğe önem verir. Her zaman doğallıktan yanadır. Bu toprağın insanlarına, bu toprağın değerlerine düşkündür. Emrivakilere çok kızar, zor sinirlenir. Laf kalabalığını sevmez. Kısa ve öz yazar. "Eğer maksut eserse mısra-i berceste kâfidir" çünkü. Dayatma ve yönlendirmeyi hiç sevmez. En çok sevdiği yemekler arasında yaprak dolması, bamya ve Erzurum usulü su böreği vardır.
Hülasa, Mustafa Kutlu aslen hikayecidir, bunun yanında senarist, fotoğrafçı, ressam, köşe yazarı gibi özellikleri haiz, kendi semasında münzevî bir yıldızdır.
Kutlu, dili, üslubu ve hikaye tekniğiyle, Türk hikayeciliğinde devrim yapmış biri olarak bilinir. Bir vakitler edebiyat camiasında, "Kutlu, Türkiye'nin Shakespeare'idir." iddiası, beraberinde birçok tartışmayı da getirerek dolaşır oldu. Tartışmalar bir yana, işbu yazının sahibi, Kutlu için bu tespitin doğruluğuna inanmaktadır. Peki bu başarı kendisini neye borçludur? Bu soruya cevap verebilmek için, Kutlu'nun, Anadolu insanına ve bu toplumun kültürüne nasıl yaklaştığına, hangi değerleri esas aldığına bakmak gerekir.
Rüzgârlar mavi, güvercinler beyaz
Öncelikle Mustafa Kutlu, bütün hassalarıyla yerlilik özelliğine sahiptir. Erzincan iline bağlı bir nahiyede doğmuştur ve köyden kasabaya, oradan ilçeye ve nihayet şehirde son bulan Anadolu kültürünü, bizzat müşahede etmiştir. Kendisinden dinleyelim: "Çocukluğumun iki senesi bir küçük demiryolu istasyonunda yalnız bir evde geçti. Dolayısıyla benim hikayelerime sinmiş bir kara tren kokusu, kara tren düdüğü vardır. O zamanlar, memleketimizde ulaşım ve iletişim bugünkü gibi hızlı ve gelişmiş olmadığından bir yerden bir yere gitmek merasimdi. Mesela tren garlarında geniş kalabalıklar olurdu. Birini göndermeye, yolculamaya gelen akrabalar, yakınlar eş, dost olurdu. Kalkan trenin arkasından beyaz mendiller sallanır, gözyaşı dökülürdü."
Deyim yerindeyse, içimizden biri ve hatta birçoğumuzdan daha yerlidir Kutlu. Onun hikayelerinde, "Rüzgârlar mavi, güvercinler beyaz, ağaçlar pembe, ufuklar açık, çeşmeler yosunyeşili, aileler erguvan, istasyonlar kirlisarı..." olarak yaşar. Bozkırın tarlalarında dolaşır Kutlu, çocuklarla saklambaç oynar, gölde yüzer, toprağı eker, bahçeyi çapalar, kuru fasulyenin yanına bir baş soğan koyar, ceketini serer çimenlerin üstüne ve namazını kılar. Ardından duasını yapar: "Cenab-ı Mevlâm her şeyin hayırlısını versin."
Gurbet duygusu, sıla özlemi, hasret türküleri vardır Kutlu'nun hikayesinde. O yalnız ev, kar her yanı kaplamış, ses seda kesilmiş, Yurttan Sesler çalan koca bataryalı radyo, otoriter, pek konuşmayan, bir Osmanlı adamı olan babasının ajans dinlemesi, tabiatla kurulan romantik ilişki... bugün bile, gözlerinin önünden hiç gitmeyen Anadolu. "Şimdi bile her gece başımı yastığa koyduğum zaman hep bir duru pınar hayal ederim; sebze bahçesi, kiraz ağaçları filan. Sonra tabi istasyon. O dumanlı trenler, demiryolu çalışanları."
Hep beni yazdın
Toprağa yakındır Kutlu. Topraktan geldiğini ve ona döneceğini unutmaz. Yeşile vurgundur, maviye hayran. "Salkım söğütler, mürdüm erikleri, kuşburnular, alıç ağaçları" vardır gözlerinde. "Gün ışığı, güvercin kanadı, kuzu melemesi, arı vızıltılarıyla" doludur bakışları. "Evinde beş numara lamba yanar, duvarlarda Kâbe asılıdır, sofrada ekşi ayran, bahçede hanımeli kokusu, açık pencereden kuş sesleri" yükselir. Saçlarında yağmur, ellerinde toprağın kokusu. Öyle geniş bir merhamet vardır ki yüreğinde, yolda gezerken üşüyen bir çocuk görse, yüreği burkulur, hemen Cevher Bican'ı gönderir çocuğun yanına. Yetimlik nasıldır, öksüz kime denir, bilir çünkü. Deli Ethem'in, Şoför Resul'un, Yetimin Rıza'nın hikayesini yazan Kutlu değil midir? "Hep beni yazdın. Mağlupken ordu, yaslı dururken bütün vatan".
"Zaman değişir ve zamanla birlikte, istesek de istemesek de biz de değişiriz" gerçeği Anadolu'nun kapılarını zorlamaktadır. Ve bu değişim zaman ilerledikçe, kasaba camilerine, cami derneklerine, kahvehanelere, evlere, nihayet odalara kadar siner. "Asmalı kahve yoktur artık, manavlar, faytoncular, tablacı esnafı" kalmamıştır. "Biz belki de çarığı, karasabanı, son gören-yaşayan insanlarız. Bizimle birlikte ‘eski dünya' yıkıldı." Kurulan yeni dünyada herkes, işini yürütme sevdasındadır. "At izinin it izine karıştığı bu çözülme ve dağılma döneminde insanımızın karşı karşıya kaldığı meseleler" vardır Mustafa Kutlu'nun gündeminde. "Türkiye'de yaşanan toplumsal değişme, şehirleşme olgusu ve göç, beni sürekli meşgul eden konuların başında gelmektedir." Toplumun her kesiminde karşı konulmaz bir sosyal değişim yaşanmaktadır. Artık memur olan kendini kurtarır, İstanbul'a kapağı atan bir daha da geri dönmez. "Usta kalfanın, kalfa müteahhidin, müteahhid resmî dairenin, resmî daire bakanın adamı" olmuştur. Köyler küçülmekte, kasabalar kendi kaderine terk edilmektedir.
Engin'in hikayesidir bu. Taşra çocuğu, fakir bir aileden gelen saf, temiz Engin'in ve O'na aşık olan Süheylâ'nın. Ancak Süheylâ, bu aşkını kalbine gömmek zorunda kalacaktır. Zira Engin'in gözünü para hırsı bürümüş, mal mülk sevdasına kapılmıştır. Uyarır Engin'i, yolun sonu kötü görünmektedir. Ne ki aşkı, Engin'i durdurmaya yetmez ve Engin, zengin olmayı tercih edip, sahte ve kirli bir dünyanın kollarına atar kendini. İçerde zengin, dışarda fakir olan Engin değişir ve dışarda zengin ama içerde yoksul bir adama dönüşür. Acımasız, hak hukuk dinlemeyen, merhametsiz bir dünyaya akmaktadır Anadolu. Süheylâ yine de ümitlidir. Bir gün dönecektir Engin. ‘Yoksulluk İçimizde', yazarının ifadesiyle, "Modern mânâda bir Leylâ Mecnun hikayesidir."
Ve kalbin yok markası
‘Allah'ın da kullarının da unuttuğu kasaba'ya sahip çıkmak ister Kutlu. "Seni, içine yerleştiğin hayatı, gün gün sivriltip parlattığın geleceği anlıyorum." Hayatın akışı hızlanmakta, değerler değişmekte, bağlar çözülmektedir. Sular yokuşa doğru akmaktadır ve Anadolu bu akıntıya kapılmaktan kendini alamaz. Bir umut, İstanbul'a, iş bulmaya gitmek isteyen Cevher Bican'ın hikayesiyle, Anadolu'da göç başlamıştır. Cevher Bican, ilk defa şehre gelir. Beton binaları, vızır vızır arabaların geçtiği, kalabalık ve gürültülü yolları, başı kıçı açık kadınları ilk defa görmektedir. Durmadan salavat getirmekte, imanının kaybolup gitmesinden korkmaktadır Cevher Bican. İlk kez bir fabrikada işe girer, ite kaka da olsa, ilk kez bir plaja gider, mayolu cıbıldak karılar görür, ilk kez nikahsız bir kadına dokunur. Bican (Anadolu) kirlenmekte, necaset, müthiş bir hızla vücudunu (ve de ruhunu) kaplamaktadır. Ne olup bittiğini anlayamaz Bican, kendini bir gün fabrika işçilerinin grevinde, elinde "Bütün işçiler birleşiniz" tabelasıyla bulur. Seydali görür onu ve tam uyaracakken, bir silah patlar ve kim vurduya giden Bican, kalabalığın içinde yığılır, kalır. Anadolu'nun kalbine kurşun değmiştir. Kutlu'nun ifadesiyle ‘Yokuşa Akan Sular', "Yolunda gitmeyen işleri temsil etmektedir. Yani Avrupâi manada bir sınıf bilincine ulaşamamış köylü kitlelerinin şehirlere akın etmesi neticesinde suların yokuşa akıtılmaya çalışılması anlatılmaktadır."
Kutlu, beğenmez şehir hayatını. Gürültüye, kirliliğe, karamsarlığa, insan ruhunun satılık hale getirilmesine karşıdır. Ve kızar şehir insanına. "Siz ey fezanın küçük güneşleri. Ne bu karamsarlık, ne bu bönlük, bu boş bakışlar. Dumanlı cafeler içinde âhınız gitmiş, vahınız kalmış. Çıkın mahbesinizden, yürüyün mavi göğün altına. YÖK arkanızdan apışıp kalsın. İşte çayır, işte ip. Ve kalbin yok markası." Teklifini yapar Kutlu, ama sesi sadece, dergâhı şehre taşıyan şeyh efendiye kadar ulaşır. "Bu dünya bir gelindir yeşil kızıl boyanmış/Kişi taze geline bakubanı doyamaz." der ya Yunus. "Ey gidi fani dünya" süslenmiş, bin yıldır kendisine yüz vermeyen ‘Evlâd-ı Ârifân'ın kalbini çalmıştır.
Yola düştü mürit
Artık şehirdedir Kutlu. Dertlidir, fakat bu dert bir başka derttir. Zira ne köy kalmıştır ne kasaba. En kötüsü de, artık ezan sesinin teypten, vaazların kasetten yayınlandığı bir dönem başlamıştır Türk insanının hayatında. Tahammül edilecek gibi değildir. Yola düşer Kutlu. Önce, Engin'i çekip alır şehirden, tarihine, geçmişine, kasabasına yollar. Ve Engin döner. Süheylâ'sını kaybeden Engin, bundan sonra Mevlâ'sını arayan bir Mecnun'dur. Sonra iyice çığırından çıkan ve bozulan dergâhın şeyhine, ne hale geldiğini boy aynasında gösterir ve onu "Sırra kadem bastı" diyerek saklar, bir daha da kimseye göstermez. Ardından Kambur Hafız'ı yollar İstanbul'a. Kafası bozulmuştur. Gidip, hakkında ileri geri konuşup, dedikoduya yol açan yazarı bulur ve ona haddini bildirir. Döner Kambur Hafız, kasabaya döner. Ve Gülpaşa Çavuş'un oğlu. Baba dostu Berber Hacı'nın diliyle Yadigâr. Onu da, ne yapıp edip, şehirden alır, köyüne geri getirir Kutlu. Ömrünü harcadığı bahçeyi, karlı bir kış günü gezdirir son defa. Yadigâr'ın ıssız köyünü, yalnızlığa terkedilmiş evini, bakımsız bahçesini son görüşüdür bu. Derin bir nefes alır ve bahçenin ortasında son nefesini verir. Bu ölümle birlikte, Anadolu'da köy, köyümüz, köyler boşalmıştır artık. Mustafa Kutlu'nun ifadesiyle, "Onun tek başına ölümü Anadolu'da bilhassa dağ köylerinin (ve umumi olarak köylerin) boşalması-bitmesine işarettir. Ve elbette ki bu olay bütün ömrünü köyde bir bahçe kurmaya adamış bir insan için trajiktir. Daha uzak bir yorum ile bu hadise, modern hayatın tabiatı-doğal olanı tehdit edişi ile de irtibatlandırılabilir."
Her güz kurulur bu kervan
"Gelenek yeni nesiller tarafından yeniden üretilip yenilenebilirse canlılığını muhafaza eder, yaşar; yok eğer taklit ile muhafaza edilmeye çabalanırsa çaptan düşer, kurur, yok olur." Kendi dilinden verdiğimiz bu düşünce, denilebilir ki, Mustafa Kutlu'yu mazi ile istikbal arasında köprü yapan özelliktir. O, Ortadaki Adam ve Gönül İşi'yle başlayan ve son kitabı Mavi Kuş'a kadar süren yazarlık macerasında, modern hayat karşısında geleneğe sığınarak ayakta kalmaya çalışan bir anlayışı değil, bilakis gelenekten beslenip, bugünü ve yarını inşa etmeyi savunan bir bakışı ortaya koyar. "Ne yazdığınız da, nasıl yazdığınız da, ayağınızı bastığınız düşünceye, dünya görüşüne, toprağa, kültüre bağlıdır." Bu macerada, Kutlu'nun beslendiği ana kaynak ise, Anadolu'nun karış karış her toprağında kendini hissettiren tasavvuf düşüncesidir. Kendi hikayesini dayandıracağı fikrî ve estetik temelleri ararken Kutlu, kendi kültürümüz, halk edebiyatı, menakıplar, Divan Edebiyatı, müzik, mimarî, minyatür... nereye baksa, tasavvuf kültürünün izlerine rastlar ve hikaye dilini bu mükemmel zemin üzerine oturtur. "Tasavvuf, sembolik dünyası ve kendine mahsus dili ile muazzam bir zemin ve kaynak idi. Ben bu birikimden, bu kaynaktan beslenerek, günümüz insanlarına, günümüzün meselelerine, günümüzün dili ile yeni bir terkip, yeni bir tarz getirmek için çabaladım."
"Senede bir kiraz ve kitap yazısı yazıyor" Mustafa Kutlu. Yani, "Her güz kurulur bu kervan." Uzun Hikaye'den bu yana, uzun metinler yazmaya başlamıştır. Beyhude Ömrüm, Mavi Kuş, Cheff, Yağmurdan Sonra, Menekşeli Mektuplar, bunun örnekleridir. Bir imparatorluk bakiyesi olan bu topraklarda yaşadığımız hayat, her yönüyle Kutlu'nun da ilgi alanında yer alan bir unsurdur. Onu yerli, samimî, sıcak ve bu minvalde kalıcı yapan da budur zaten. "İçimize işleyen mağlubiyet acısı, her an, her gün yenileniyor... Bakalım mazlumların göklere yükselen feryadı, varsılların başına neler yağdıracak."