"Bir aydının namusunu muhafaza etmesi son derece güçtür. Bir yerde en güç şey aydının namuslu olarak yaşaması ve ölmesidir. Adeta mümkün de­ğildir."

 






Cogito: Sayı: 32, 2002

Safa Mürsel: Bugün ihtiyacıma ve cehaletime binaen sizin huzurunuza milliyetçilik meselesini, kısa da olsa şerhetmeniz talebiyle getirdim, Milli­yetçilik mevzuuna Bediüzzaman Haz­retleri yer yer eserlerinde temas ediyor. Türkiye'ye Bediüzzaman bu meselele­rin alevlendiği, kompleks bir
hüviyete karıştığı bir ortamda gelmiş. Sonra birçok alternatifler, aralarında nüans ayrı­lığı olan tarzlarıyla, ortaya atılmış; Osmanlıcılık, Türkçülük, Batıcılık, İslam­cılık gibi. İşte bunların herbirinin ken­dine has, bütün müesseseleri şekillen­dirmeye matuf görüşleri, nazariyeleri olmuş. Üstat II. Meşrutiyet döneminde veya Cumhuriyet'ten hemen sonra İslam düşüncesiyle bağdaştıramadığı milliyetçilik görüşlerini kendi anlayışı içinde sınıflandırmış.

Cemil Meriç.: Millet mefhumu, doğrudan doğruya batıdan ithal edilen bir mefhumdur. İslamiyet bütün insaniyete şamildir ve biliyorsunuz ki kıta­ları ikiye bölmüştür: Darü'l-Harp, Darü'l-iman diye. Darü'l-iman hidayete eren, vahdaniyyete inanan, İslamiyet'i kabul etmiş insanlann ülkesidir. Bu insanlann arasında hiçbir fark yoktur. Misaka dahilolduğu andan itibaren her insan bütün teali imkanlanna aynı derecede sahiptir. Burada kan, renk, kafatası gibi mefhumlar hiçbir şey ifade etmezler. Gerçi zaman zaman Arap­lar, Kureyş kabilesi vb. gibi birtakım gruplar üstünlükler peşinde
koşmuşlar, hattı zatında unsuriyet hissini kolay kolay kaybetmemişler. Fakat belli bir sü­reden sonra bütün insanlık Osmanlı idaresi altında tek kalp, tek vicdan halin­de birleşmiştir. Avrupa bu vahdeti hiçbir zaman gerçekleştirememiş. Barbar istilalarından sonra Avrupa'da dilleri ayn, menfaatleri ayn birtakım kavimler peydahlanmıştır. Gerçi Hıristiyandır bunlar. Bu Hıristiyanlık ciddi bir vahdet unsuru olamamış, kaynaşmamışlar, her an birbirleriyle kavga etmişler. Yal­nız birbirleriyle değil, aynı
memleketin insanları, aynı kavmin insanları da birbirleriyle kavga etmiş. Avrupa'nın farikası daha önce de söylediğim gibi kavgadır, muharebedir, mücadeledir. Bu kavmiyet, yani lisan birliğine daya­nan, aşağı yukan menşe birliğine dayanan kavmiyet belli zamanlarda hafifle­miş, müşterek düşman
olan Osmanlıya karşı, İslam'a karşı Haçlı seferlerinde hep beraber çarpışmışlar. Fakat kendi başlarına kalınca yine birbirlerini tah­rip etmekten vazgeçememişler. Yani hiçbir zaman bir İslam vahdeti gibi bir Hıristiyan vahdeti teşekkül etmemiş. Avrupa kuvvetlenmiş, iktisadi fetihler yapmış, sınıf hakimiyetini kurmuş ve bizi yok etmek için teşebbüslere giriş­miş. Bu teşebbüslerinde muvaffakiyete erişmemesi elbette Cenab-ı Hakk'ın bir lütfudur. Fakat burada, aralarındaki tefrika, kendi aralarındaki rekabet de büyük rol oynamıştır. Yani tefrika olmasaydı Avrupa ile daha güç
müca­dele edebilirdik. Şimdi Osmanlı'nın yani İslamiyet'in zaferlerinin bütün sırrı tek vücut, tek kalp oluştadır. Biz Misaka dahil olan bütün kavimlere kardeş muamelesi yapmışız, kucağımızı açmışız, kitap sahibi milletleri korumuşuz ve üç kıtada hükümran olmuşuz. Bu hükümranlığı parçalamak için Avrupa zaman zaman teşebbüslere girişmiş. Evvela himayemiz altındaki kavimleri kışkırtmış. Rusları, Bulgarları, Ortodoks kilisesine bağlı Rumları, Sırpları kışkırtmış ve parçalamaya başlamış Osmanlı'yı. Bu parçalama hareketi epey­ce muvaffak olmuş. Avrupa'ya teveccüh ettikten sonra
Avrupa yeni bir Truva atı daha sokmuş içimize; Milliyet. Milliyetin hiçbir kökü yoktur. Osmanlı'da hiçbir şeye dayanmaz. Evet Oğuzlardan geliyoruz.Büyük tarihimiz var. Fakat bu tarih Osmanlı'nın çocukluk devridir. Hiçbirimiz gençken çocukluk devrinden bahsetmeyiz, bunayınca anlatmaya
başlarız. Ama aklı başında iken insan anlatmaya hiç lüzum görmez. Osmanlı da lüzum görmemiş bun­lara. İmanına sadık kalmış, İslamiyetin mitolojisini benimsemiş. Kendi mito­lojik tarihine itibar etmemiş. Silinmiş imanın içinde. Çünkü şerefi, haysiyeti, büyüklüğü, zaferleri İslam'ın eseridir.

Elbette birçok hasletler, faziletler getirmiş. Fakat bunlar erimiş İslami­yet'in içinde. Zaten Avrupa'da şuurlu olarak milliyet fikirleri, kendi içlerinde 1789'dan yani burjuvazi iktidara geçtikten sonra başlar.

1789'dan sonra ihtilali yapan Fransa bütün Avrupa'ya karşı mücadele vermek zorundadır. İngilizler, Almanlar, bu dışa karşı kendini müdafaa mecburiyeti, kendi varlığının şuuruna vardırır Fransa'yı. Ayrı bir dili oldu­ğunu, ayrı bir tarihi olduğunu idrak eder, Hıristiyan kavimleri içinde belli bir yer
işgal ettiğini o zaman ciddi olarak fark eder. Fakat bu coğrafyadan gelen milliyetçilik zamanla daha geniş bir menfaat birliğine inkılab eder. İktidara geçen burjuvazi kendi dışında kalan içtimai sımfları yabancı gibi sömürmeye başlar. Zaten bu kanında vardır. Kendisi de toprak aristokrasisine
karşı ayaklanmıştı vaktiyle. Bu defa da kendine karşı cephe alan işçi sınıfına karşı aynı kızgınhğı, aynı öfkeyi aynı yırtıcılığı izhar eder. Tabii dünyaya karşı da düşmandır. Hakikatte milletler sadece başka
milletlere karşı mücadele verdikleri zaman milliyetçidirler. Bunun dışında milliyetçi değildirler. Mesela I. Cihan Savaşı'nda bu çok görüldü. Alman kapitaliz­miyle Fransız kapitalizmi ortaktılar. Endüstri kuruluşları olan birçok yer bombalandığında kapitalizm, kapitalizme yardım etti. Avrupalı için milli­yet sadece belli ölçüler içinde geçerlidir. Fakat zeval devrimizde en kuvvetli tarafımız, imammız yok edilmek istendi. Bu imanı yok etmek için bilumum vesilelere müracaat edildi. Bu vesilelerden birisi de milliyetçilik hikayesi­dir. Bizde milliyetçilik doğrudan doğruya Avrupa'dan ithal edilmiş meh­fumdur. Katiyyen tarihimizde yoktur. İslamiyet'te olamaz milliyetçilik. Şimdi çeşitli telkinler, çeşitli propagandalar neticesinde dindaşlarımızla aramıız bozuldu, düşman olduk. Onlar aynldılar bizden. Bazı savaşlar geçti aramızda. Bazı arzu edilmez hadiseler geçti. Bu kopuştan sonra biz de ister istemez kendimize çeki düzen vermek zorunda kaldık. Menşeinde bu bir Avrupa oyunuydu, fakat sonunda bir mecburiyet oldu. Elbette ki belli hu­dutlar içinde yaşayan, belli dili konuşan insanlar kendi hüviyetlerini dış dünyaya karşı haykırmak, bir bayrak altında toplanmak zorundaydılar. Bir nefis müdafaası olarak milliyetçilik zarurettir. Elbette Türk insanı kendini korumak zorundadır. Kendini korumak için de belli bayrak altında, pren­sipler etrafında birleşmek zorundadır. Batı'ya karşı, Rusya'ya karşı, İslam olduklan halde bize husumet besleyen asırlık telkinlerle, düşman telkinler­le husumet beslemekte olan kardeşimiz, fakat bizden ayrılmış ülkelere kar­şı kendi menfaatlerimizi korumak mecburiyetindeyiz. Bu birinci kısmı işin, ikinci kısmı da şu; Milliyetin birçok tarifi var. Almanların Alsace Lorraine'i işgalinden sonra hukuki ve felsefi bir mesele olarak ortaya çıkar. Alman ay­dınlarıyla Fransız aydınları arasında tartışma konusu olur. Varılan ve bi­zim de kabul edeceğimiz -ister istemez- tarif şu: Mazide ortak zaferleri olan, aynı şeylere inanan, aynı şeyleri isteyen menfaatleri müşterek, istik­balde aynıçatı altında, aynı bayrak altında yaşamak isteyen insan toplulu­ğu. Milleti millet, yapan birlikte yaşamak arzusudur. Bu arzu tarihten gelir. Bu arzu müşterek inanışlardan gelir. Bunu kuvvetlendiren kan, dil gibi baş­ka unsurlar da vardır. Bunlar biyolojik
faktörlerdir ve hiçbir mana ifade etmezler. Fakat insanı insan yapan, insanı eşref-i mahlukat yapan hayvan-ı natık oluşudur yani insanın kafası vardır, aklı vardır, düşüncesi vardır, Vic­danı vardır. Madem ki, kafasına ışık veren inançlarıdır, madem ki, bütün hayatını belli bir istikamete sürükleyen
imanıdır, o halde hattı zatında mil­liyeti yapan en kuvvetli faktör imandır, inançtır. Sosyalizm İslamiyet'ten haberi olmayanların İslamiyetidir. Ona göre aynı şeylere inanan, aynı gaye uğrunda mücadele eden insanlar içtimai bir sınıf teşkil ederler. Bu içtimai sınıf ırk bağlarıyla bağlı değildir
birbirlerine. Dünyanın bütün proleterleri kardeştirler. Burjuvazi zaten bu kardeşliği gerçekleştirmiştir. Kendi menfa­atleri uğrunda daima kendi insanını istismar eder. Sosyalizmin inancı bu­dur: Bütün dünyada buIjuvazi bir tek millet vaziyetindedir. Onun gibi dün­ya proleteryası da tek millettir. Çalışanlar kardeştirler. Çalışanlar yani aynı gaye uğrunda emek, alınteri harcayanlar mazide de aynı gaye uğrunda ça­lışmış olanlar, istikbalde de aynı gaye uğrunda çalışacak olanlar kardeştir­ler. Yani Said-i Nursi Hazretleri "bugün unsuriyet çağı geçmiştir" derken iki manada haklıdır. Birisi ideoloji olarak bu asırda sosyalizm sahneye çık­mış ve bütün dünyada enternasyonaller kurulmuş. Enternasyonal, bütün milletlere açık sadece düşünce birliğine dayanan, kader birliğine dayanan bir topluluk demektir. İsmi üzerinde milletlerarası, beynelmilel. Sovyet Rusya da bunu gerçekleştirdiğini iddia ediyordu o zamanlar.

O dönemde henüz ne gibi mecra takip edeceği, nasıl bir aldatmaca oldu­ğu belli olmamıştı. Sovyetlerin sosyalizmi, beynelmilelciliği samimi olarak tatbik ettikleri zannediliyordu. lll. Enternasyonal kurulmuştu ve bütün Avrupa proleteryası III. Enternasyonale bağlıydı. Demek ki milletlerin dışında milletlerarası bir milletten bahsetmek mümkündü. Şimdi de mümkün bir
yerde. Hiç olmazsa nazari olarak. Yani bir İtalyan işçisiyle, bir Fransız işçi­si, bir İspanyol işçisi aynı insandır. Franco iktidara geçerken İspanya'da, iki dünya savaştı birbiriyle; Fransızlar, İngilizler,
İtalyanlar, Amerikalılar, Al­manlar, Ruslar. Milletlerarası cepheler kuruldu. Ve bu cephelerde bütün Av­rupa insanı savaştı. Müşterek düşmana, faşizme karşı dövüştü. Şimdi nazari olarak sosyalizm milletlerüstüdür. Acı çeken, ezilen bütün insanlık tek bir bütündür. Bunun dışında sömürenler
vardır. Sömürenler de bir bütündür.  Sosyalizm insanlığı ikiye böler: Sömürenler, sömürülenler. Sömürenler bir bütündür. Millet gibi birtakım suni tasniflere katiyen iltifat etmez.

Sosyalizm Batı düşüncesi içinde en son sahneye çıkandır. En yenisidir. İddiası budur. Vaktiyle 1789'da milliyet hisleri bir taraftan kuvvetlenirken, bir taraftan da orta sınıf iktidara geçer. Bütün insanlara hukuki eşitlik sağ­lanır. Bunu yaparken insanların aynı haklara sahip olduğunu, aynı derecede aziz olduğunu, muhterem olduğunu, kimsenin kimseyi istismar etmeyeceği­ni ileri sürer.

Fakat sonra hadiseler, menfaatler bu ideolojinin mümkün olmayan esas­lara istinad ettiğini çünkü dili başka, dini başka, hayatı başka, servet seviye­si başka insanların birbiriyle anlaşamayacağını ispat etti. Fransız ihtilali de kendini bütün insanlığın ihtilali olarak takdim etti. Nitekim o zamanki ana­yasada gerekçesi de insan ve vatandaş haklan beyannamesidir. Sadece va­tandaş hakları değildir. İnsan ve vatandaş haklarıdır. Bu çok dikkate layık bir şeydir. Yani Fransız ihtilali insanlık namına yapılmış olduğunu iddia ediyordu. Ve doğrudan doğruya amentüsü de insan ve vatandaş haklan be­yannamesidir. Aynı milletlerarası mahiyeti sosyalizm de taşır. Bu ne kadar gerçekleşebilir, neresi yalandır ayn mesele. Fakat Batı'da bir ideoloji hüviyetiyle tarih sahnesine çıkan üç ideoloji var; Hıristiyanlık, liberalizm ve sosya­lizm. Bunların üçü de bütün insanlık için harekete geçtiklerini iddia ederler. Milletler daha sonra çıkmıştır ortaya. Batı bir Hıristiyan vahdeti kurama­mıştır. İmparatorluklar kurmuştur: Roma-Cermen İmparatorluğu, Charle­magne İmparatorluğu. Bunlar İslamiyet'e benzeyen gerçek bir vahdet kura­mamıştır. Kuramamıştır ama daima milletin dışında daha yüksek bir cema­at olduğunu kabul etmiştir, hiç olmazsa nazari olarak. Hıristiyanlık bunu kabul etmiştir, liberal burjuvazi ve sosyalizm bunu kabul etmiştir. Bu itibar­la zannedildiği gibi milliyetçilik, Batı'nın bulduğu en son hakikat değildir, fert hodbinliği, aile hodbinliği, milli hodbinlik şekline de gelmiştir. Harice karşı bir müdafaa silahıdır, milliyetçilik. İnsanlığa çok büyük acılara, çok büyük facialara mal olmuştur, milliyetçilik tarihi kanla yazılıdır. Bu itibarla Said-i Nursi Hazretleri'nin
söylediklerine ben de katılırım.

Yalnız şimdi bu hudutlar içinde bazı noktalan işaret etmek gerekiyor. Bir kere İslamiyet'le, Hıristiyanlık içtimai, fikri ve tarihi yapısı bakımından tamamen birbirine zıt iki dünyadır. Bu iki dünyanın birbirleriyle anlaşması­na imkan ve ihtimal yoktur. Hıristiyanlar tarihin belli merhalesinde milli egoizmleri sahneye çıkarmışlar, kendilerini "millet" olarak anlatmışlar. Bunlann karşısına biz sadece İslam olarak Çıkmışız. Ama bugün düşmanlar­la çevrilmiş, çeşitli ihanetIere uğramış, bütün
efendiliğimize, bütün alice­naplığımıza rağmen hançerlenmiş, aldatılmış vaziyetteyiz. Bu itibarla bu­gün ister istemez bir devletimiz var ve bu devlet milli bir devlettir. İster iste­mez başkalarına karşı kendi
varlığımızı müdafaa etmek için millet unsurun­dan da istifade etmek zorundayız. Yalnız bu istifade bağnaz bir şekilde, mu­taasıp bir şekilde, yobazlık şeklinde olmayacak. Elbette bizim de dilimiz var, bizim de edebiyatımız var, şarkılarımız var. Fakat hepsinden evvel dinimiz var. Yani din olmadan esasen milliyet olmasına imkan yoktur. Din olmayan yerde milletten bahsetme imkanı yoktur. Asırlarca Müslüman olarak yaşamış, zafer kazanmışız. Şuurumuzdan idrakımızdan ve şahsiyetimizden bu­nu çıkarmaya imkan yoktur. Bu itibarla tarihe dayanmayan, mukaddese da­yanmayan bir milliyetçilik kurulamaz. Cumhuriyet'in en büyük hatası bu ol­muştur. Yani bizi Osmanlı'dan tecrit ederek, dinden de tecrit ettiğini zan­netmiş ve dinden tecrit edilen bir kalabalığın da yaşayabileceğini zannetmiş. Mazideki kudretimiz hatıra olarak da yaşasa ayakta durmamızı mümkün kılmıştır. Fakat mazideki ihtişam nerede, bugünkü facia nerede? Cumhuri­yetin en büyük
hatası -hatta bir parça İttihat ve Terakki'nin de- Türk mille­tini dinin dışında mütalaa etmektir. Din ki damarlarımızdaki her zerre kan­da, vücudumuzdaki her zerrede mevcut, hem hatıra olarak, hem dinamik bir kuvvet olarak, bundan tecrit edilen Türk insanı, millet gibi adeta kabile devrinin bakiyesi olan bir hisle ayakta tutulamaz. Çünkü bir yerde bizim dilimiz de dinimizin bir parçasıdır. Bütün sembollerimiz, bütün hayatımıza istikamet veren sevgiler, dinimize göredir. Bu itibarla dini tesanüd etrafında dinden gelen, tarihten, müşterek acıları çekmekten, müşterek facialara ma­ruz kalmaktan gelen Avrupalı manasıyla, bir milletten bahsedilebilir. Fakat unutmamak gerekir bunun en kuvvetli istinadgahı dindir, imandır, mukaddesattır. Bir mukaddesler manzumesi olmadıkça hiçbir topluluk ayakta duramaz. Dinsizlik bir hastalıktır. Fert dinsiz olabilir, fert ate olabilir. Fakat toplum olamaz. Toplum dinini kaybettiği andan itibaren vahşi bir hayvan sürüsüdür. Yırtıcı, riyakar, melun, en adi canavardan daha tehlikeli bir sü­rüdür. Nitekim tarihin hiçbir devrinde hiçbir topluluk dinsiz yaşayamamış­tır. Bu itibarla bir topluma yapılacak en büyük kötülük onun dini inançlarıyla oynamaktır. .



Said-i Nursi 930'da haklıydı, bugün haklı değildir. Şundan haklı değildir: Toplum maziden çok farklı bir yapı taşıyor. Elimizde olmayan sebeplerden dolayı dostlarımızı kaybettik. Himaye ettiğimiz milletleri kaybettik. Bu fırtı­na ortasında dağılan sürüyü bir araya toplamak için ister istemez tarihi ha­tıralara dayanmak, onlardan faydalanmak zorundayız. Elbette bütün Müs­lüman kardeşlerimiz aynı değerdedir. Fakat kendi dilimizi konuşan, anlaşa­bildiğimiz insanlar elbette bize daha yakındır.

İslamiyet büyük bir dairedir. Ebediyete kadar uzar. Bütün insanlığa şa­mildir. Fakat bu daire daha küçük dairelere müttehid-ül-merkez, merkezleri bir olan dairelere bölünebilir. İlk daire ailedir. Ondan sonra millettir. Ondan sonra İslamiyet'tir. Arzu ederiz ki İslamiyet en büyük daire olsun. Hepsini kucaklasın. Bütün insanlığı kucaklasın.

C.M.: Şimdi efendim. Bu milliyetçilik hareketi iki kaynaktan geldi bize. Birisi batı kaynağı. Batı' dan gelen bu tehlikeli fikir birkaç isim etrafında toplanabilir; Josephe De Guignes, Leon Cahun, Vambery. De Guignes 18. asırda yaşamış, o devrin kifayetsiz bilgileriyle Çin uzmanıdır. Kendisi
hari­ciyeye, Fransız polisine mensup bir adamdır. Ve mesela ÇinIilerin, Mısır'dan gelen bir koloninin devamı olduğunu söyleyecek kadar bilgisizdir bu konu­da. De Guignes bizi bizden fazla düşünmüştür, çok eski bir mazimiz oldu­ğunu, Hunların, Moğolların çocuğu olduğumuzu, sekiz cilt halinde yazmış. De Guignes İslamiyet'e, Osmanlı'ya düşmandır. Güya bizi Osmanlı'dan ve İslamiyet'ten kurtarmak için Hunlarla, Moğollarla akraba yapmış. Hakikatte bu tarihen hiçbir zaman sabit olmamıştır. Ve Avrupa, onun bizi kardeş yap­tığı bu kavimleri lanetle yad eder. En son tarihler Hunlardan "medeniyetin kendilerine yalnız harabeler borçlu olduğu Hunlar" diye bahseder. Medeni­yet tahripçileri, yırtıcı, hunhar bir sürü olarak bahseder. De Guignes'den Sü­leyman Paşa bahsetmiştir. Eserinde De Guignes'den parçalar nakletmiştir. Süleyman Paşa De Guignes'yi nereden tanıdı? Nasıl
tanıdı? Hangi karanlık kaynaktan geliyor De Guignes'yi tanıması? Belli değil. Ondan sonra Ziya Gökalp'in tavsiyesi ile Hüseyin Cahit tercüme etmiş. Hunlarla, Tatarlarla, ismini bilmediğimiz birçok milletlerle, Vizigotlarla, Ostorogotlarla vs. tanıma­dığımız atalarımızIa münasebetlerimizi De Guignes' den öğrendik. Bir diğeri de Leon Cahun'dur. Leon Cahun Yahudidir. Asya Tarihine Gi­riş diye bir kitabı var. Türkiye'de milliyetçiliğin kaynağıdır bu kitap. Önsö­zünü tercüme ettim onun. Diyor ki "Türkler hiçbir medeniyet kurmamışlar­dır. Kuramazlar da. Bilakis yıkarlar. O kadar budaladırlar ki Çin medeniyeti ile uzun zaman temas etmişler. Fakat bu medeniyeti bir türlü nakledeme­mişlerdir. Düşünce kabiliyetleri yoktur bunların. Sadece yıkmışlardır". Bu kitap Türk milliyetçiliğinin Kuran-ı Kerim'i oluyor. Bütün Türkçülerin üze­rinde birleştikleri isimlerin başlıcalarından biridir Leon Cahun. 19. asır so­nu, 20. asnn başında yaşamıştır. Vambery doğrudan doğruya casustu zaten.

Şimdi bir de Rusya' dan gelen Türklerin telkinleriyle kuvvetleniyor bu ha­kikat. Rusya'dan gelen Türkler, Osmanlı'ya hem dostturlar, hem düşman. Dostturlar çünkü aynı medeniyet camiası, aynı ruh iklimi içindeler. Düşman­dırlar, çünkü Osmanlı kendi dışlarında. Kırım' dan ayrıldıktan sonra onlarla bir münasebetimiz kalmadı. Bu itibarla Türkler İslam medeniyetinde, İslam faktörü üzerinde değil, daha çok Türk motifi üzerinde durmuşlardır. Ve Mil­liyetçi hareket Türk Yurdunda, Türk Yurdu etrafında halka1anmış, Türk Yur­du etrafında gelişmiştir. Yusuf Akçura, aynca Ağaoğlu Ahmet -garip bir mil­liyetçimiz-. Ağaoğlu Ahmet'i anlatmak bütün Rusya'dan gelen Türkleri anIat­mak için kafidir. Prototipidir onların. Hepsi aynı vaziyetteler. çünkü Rus ter­biyesi görmüşler, Rusya'da yetişmişler. Orada Türklük gururları kırılmış. Bu­rada yeni bir vatan bulmuşlar. Fakat bu vatanda söz sahibi olmak, büyük söz sahibi olmak arzusuna kapılmışlar. Yusuf Akçura biliyorsunuz Tarih Kuru­mu'nun başkanı oldu Mustafa Kemal devrinde. Milletvekiliydi. Mustafa Ke­mal'in çok sevdiği adamdı ve bütün emellerine sadakatle hizmet etti. Osman­lı'nın yıkılışında onun büyük rolü vardır, hissesi vardır. Ziya Göka1p budala bir adamdı tam manasıyla. Ağaoğlu budala değildi. Haris bir adamdı. Ziya Gökalp ayran budalasıydı. Cahil bir adamdı. Son derece ümmiydi. Evvela Se­lanik'te pohpohladılar; İttihad Terakki, emellerine alet etti. Politikanın bütün büyüklerine, Enver'e, Talat'a,
Mustafa Kemal'e sen -haşa- Allahsın, sen Pey­gambersin diye kasideler yazdı. Büyük milliyetçi, milliyet nazariyecisi oldu.

Said-i Nursi'nin büyük bir ihtimalle bid'at erbabı diye yad ettikleri ara­sına bunlar da girer. Tarih tasfiye etti Osmanlı'yı, parçalandı ülke. Binaena­leyh, Cumhuriyet devrinde milliyetçiliğe sanımak mecburiyetti. Yalnız dedi­ğim gibi bu öyle bir milliyetçilik ki içi boşalmış, kansız, cansız, hareket kabiliyeti olmayan bir milliyet. Zaten "cihanda sulh, yurtta sulh" formülü ile ifadesini bulan bir sulhperverlik bahis mevzuu idi. İnancını kaybeden, kaybettirilen insanların mütearrız olmasına, dinamik olmasına zaten imkan yoktu. Ci­handa sulh, yurtta sulh olmasın da ne olsundu? O devrin fikir hareketleri karmakarışıktır, mutlak olarak teslim olduğumuz bir çağ.

Bizim için bir dayanışma unsuru olduğu ölçüde kavmiyetimizi müdafaa edeceğiz. Ama kavim ikincidir. Birincisi dindir tabiatıyla. Kavmi yapan din­dir, inançtır. Bu itibarla ben şahsen bunların bugünkü cemiyette çok faydalı olacağına da inanmıyorum. Yani elbette İslamiyet'i tahkim etmek,
tahsir etmek, rasin ve metin hale getirmek bilhassa aydınlar arasında vazifemizdir. Fakat ayırmaktan, ayırıcı olmaktan, yaralayıcı olmaktan hazer ederim. Ay­rılmaya değil, birleşmeye ihtiyacımız var. Ne olursa olsun birleşmeye ihtiya­cımız var. Yalnızız, bütün dünyada yalnızız. Herkes düşman. Herkesin düşman olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Dosta, sıcak bir tebessüme çok ihtiyacımız var. Bu insanlann hepsi bizim. Yani insanları damgalayarak ayırmak değil, mümkün olduğu kadar müşterek unsurlar bulup birleşmek lazım.

Said-i Nursi Hazretleri'nin bütün yazılarını belli başlıklar etrafında top­lamalı, mufassal bir lugatçesini yapmalı, indeksIemeli. Biri, bütün külliyatı­nı tarar, kelimelerin altını çizer, alfabetik olarak yazar.
Diyelim ki ilk kelime Adem. Adem kelimesi hangi ciltlerde, hangi sayfalarda ve niçin geçer? Cilt 3. sayfa 500' de. Aşağı yukarı bütün büyük adamlar için aynı şeyi yapmışlardır. Herkesin kitabının indeksi vardır. Bu, okumayı çok kolaylaştınr. Etüd yapmak isteyince onu da kolaylaştınr. Faraza Said-i Nursi Hürriyet hakkında, nerelerde ne söylemiş? Ne kadar söylemiş? Bunun daha
mufassalı da olur.  O biraz güç. Çok faydalı bir iş olur, okumayı ve anlamayı kolaylaştırır.

Ben Ziya Gökalp'in bazı yazdıklarını eleştirdim. Bazı şeyler var ki
mü­nakaşa edilir. Bazı şeyler var ki münakaşa edilemez. Ben hiç kimsenin
mü­nakaşa edemeyeceği şeyleri eleştirdim. Türkiyat, Türk perestlik diyor.
Türk­köri kelimesi Türk perestliktir. Türkiyat da, Türkolojidir diyor.
Türkköri bu manaya hiç gelmez. Madrabazlık yapmıştır. Bütün söyledikleri
yanlıştır. Bunları dünyada mevcut bütün lügatlarla ve vesikalarla ispat
ettim. Niçin bunu yaptığımı anlattım. Bitirdim hikayeyi. Hiçkimse ağzını
açıp cevap vermedi. Herkes kızdı. Buyrun canım hata etmiş olabilirim.
İnşallah hata etmi­şimdir.

Abdulluh Cevdet'e gelince, tabii herkesin bir parça sübjektif tarafları
vardır. Bir yerde çok faydalandım Abdullah Cevdet'ten. Dil Best-i Mevlana'sı
çok güzeldir, Gazali'nin Gazeliyat'ını ondan okudum. Çok geniş tecessüslü
olan mustarip ve yalnız bir adamdı. Mülhid değildir, zındık değildir.

Devlet-i Aliyye'nin çöküş tarihi, yokoluş tarihi 1826'dır.
Yeniçeri topa tutulduktan sonra yeni bir ordu kurmak lazım. Bu ordu nasıl
kurulacak? Bu orduyu kurmak için Batı' dan hocalar getiriyoruz. Ta­savvur
edin, insan deli olur. Asırlarca mücadele ettiğimiz, tarihte gazaları­mız
olan ve onu hidayete getirtmek için sel gibi kanlar akıttığımız bir düş­mana
el açıyoruz, "gel bizi yetiştir" diyoruz. Yani bu adamın hikmet-i vücu­du
bizi yemektir, mahvetmektir. Hayatının yegane gayesi bizi yemek olan bir
medeniyetten, ordumuzu yetiştirmek için hoca istemek ne demektir? Ya­ni
bundan büyük felaket tasavvur edebilir misiniz? Ordunun techizatı var­dır,
malzemesi vardır, vesairesi vardır. Bunlan da getirtmeye başlıyorlar
Av­rupa' dan. Orduyu ıslah etmek için, Batı mektepleri açılıyor. Müşavirler
ge­tirtiliyor Batı'dan ve Mühendishane-i Bahri, Mühendishane-i Bem açılıyor.
Mekteb-i harbiye açılıyor.

Tabii adam gelince bize hizmet etmek için gelmiyor. Orduyla beraber
müteahhitler de geliyor, iş adamlan da geliyor. Politika esnafı da geliyor,
misyonerler de geliyor. Yabancı mektepler açılıyor. Kesif bir taarruz
başlı­yor. Avrupa'yla kaynaşıyoruz. Burada tabii biz mağlup olacağız. Çünkü
kar­şıdaki tilkidir. Hiçbir zaman anlayamayız, hiçbir zaman anlayamadık
Avru­pa'yı. Avrupa da bizi anlamadı. Anlamasına ihtiyaç yoktu çünkü. Avrupa
bi­zi yemek istiyordu. Yiyeceğimiz hayvanı anlamaya mecbur değiliz.
Balıkla­rın, koyunların hissiyatını merak etmeyiz. Değil mi ya? Keseriz,
yeriz. Onlar da bizi öyle, nasıl kesilir bu, ona bakacak. Avcının hayvanı
tetkik ettiği gibi, bizi tetkik ediyor Avrupa. Bizi anlamak niyetinde değil,
anlamak mecburiye­tinde de değil.

Halbuki biz düşmanı dost telakki ediyoruz. Kucağımızı açıyoruz, malı­rem
dünyamıza sokuyoruz. Medeniyet bir bütündür, temelleri ortadan kal­kınca,
bina çökecektir, çöküyor: Fakat çöküş orduda başlamıştır. İlk batılıla­şan
müessese ordudur. İlk çürüyen ve ilk yok edilen bu ordu, Viyana'ya gi­den
ordu değildir elbette. Avrupa bizi nereden yıkacağını, nasıl yıkacağını
biliyor. Tek düşmanı hilafet müessesidir. Hilafeti yıktıktan sonra dava
kazanılmıştır. Çok iyi biliyor ki, hilafeti dışardan yıkmak mümkün değildir.
İçeriden kendi adamla­rına yıktırıyor. Osmanlı'ya ihanet etmek için dışandan
kuvvet kullanmak mümkün değildir. Kendi içinden adamlar bulmak, emellerimizi
onlara ta­hakkuk ettirmek, yol bu.

Haluk İmamoğlu: Bu beyanlarını ifade eden kaynaklar var mı?

C.M.: Bu düşünceleri beyan eden kayıtlar var. Mesela misyonerlerin
yaz­dığı kitaplar var. Orada "En büyük düşmanımız İslamiyettir. İslamiyeti
kal­dınrsak Osmanlı toz yığını haline gelir" diyorlar, açıkça söylüyorlar.

H.İ.: Bediüzzaman Hazretleri'nin ifade ettiği birşey var; İngiliz
müstem­lekat nazırı Gladston Kur'an'ı kaldırmalıyız diyormuş.

C.M.: Okuyanlar kendi adamlarıdır. Fakat bu okuyanlar kendi dillerini
biliyorlar. Batı'da, Batı dilini bilen adamın dürüst ve namuslu olmasına
im­kan yoktur. Batı dilini yalnız kendi adamları bilir. Robert Kolej'den
çıkmış adamlar bilir. Bunun dışında Türkiye'de Batı dilini bilen adam
yoktur. İma­lat hatasıdır, tesadüfen bilir. Yani Batı dilini bilip Batı'dan
kopmak akla hayret verecek bir iştir. Çünkü Batı dilini bilince bütün
mevkiler size açıktır. Bu Tanzimattan beri böyle. Yani rastgele adam,
sokaktaki adam Fransızca öğrenince sadrazam oluyor, hikaye bu. Sadrazamlığa
kadar çıkacak adam, ne diye Batı'yla muharebe etsin, mücadele etsin? Sebep
yok. Menfaatlarına aykırıdır. Niçin, ne yapsın? Deli midir adam?
Pek az deli çıkmıştır binaenaleyh. İmkan yok çünkü. Bir kavme benze­mek
dilini bilmek demektir. Bilince de o kavimden olur. O kavim de sana yardım
ediyor. Arka oluyor, yükseliyorsun. Düşman olmak için sebep yok.


 H.İ.: Tilki medeniyetini (bizi yutmak isteyen medeniyet) komünizm de
 kendi bünyesinde kurmuş mudur acaba?

C.M.: Efendim, şimdi, hakikatte ideolojiler insana göre şekillenir.
İdeoloji kitapta durduğu gibi durmaz. Tatbikatla toplumun bütün ruh
dünyası­na kök salar.

Rusya' da nüfusun yüzde 80'i köylü idi ve köylünün içinde okuma yazma
bilen yoktu. Şimdi, okuma yazma bilmeyen bir toplumda, geri bir toplumda
gerçekleşti komünizm. Binaenaleyh, ister istemez bu toplumun iç dünyası
komünizmin şekillenmesinde müessir olacaktı. Bu itibarla kapitalizmde olan
kepazelikler, komünizmde de vardır. Tecrit edemeyiz. Komünizm, is­terseniz
sosyalizm diyelim. Çünkü komünizm yoktur henüz. Bilmiyoruz ne olduğunu.

Komünizm diye bir şey yoktur dünyada. Teorik olarak ve pratik olarak yoktur.
Komünist değildir Rusya. Sosyalist olmak iddiasındadır. Devlet yok­tur
komünizmde. Devlet ortadan kalkar, ondan sonra komünizm merhalesi gelir.
Komünizm merhalesi hiçbir yerde tatbik edilmemiştir. Nasıl bir cemi­yet
olacağını bilemeyiz komünist cemiyetin. Biz komünist diyoruz. Bu pa­lavradan
ibaret. Yani gayr-i ilmi ve gayr-i ciddidir. Rusya sosyalizmi tatbik etmek
suretiyle günün birinde komünizme geçmek iddia ve arzusundadır. Komünizme
geçmesi için devletin ortadan kalkması lazım. Devlet oldukça komünizm
olamaz. Elbette, bugün tatbik edilen şekliyle Rusya'da, sosya­lizm,
kapitalizmin bütün kepazeliklerine vâristir Yani bunları ayırmak mümkün
değildir. İkisi de Avrupa menbalıdır. Buna Rusya bir Rus mistiği
getirmiştir. Rus insanı cahil olduğundan, yontulmamış olduğundan, tabiata ve
Allah'a daha yakındır. Yani kâfi derecede medeni değildir. Fakat doktrin
olarak, bir doktrindir sosyalizm. Sair kendinde bütün doktrinlerin
hatalarını taşır sosyalizm.

H.İ.: Rüyadaki hitabede geçen beş menfi esas Makyavelist prensipler
mi­ dir?

C.M.: Rüyadaki hitabe son derece mühim bir hitabedir. O sıralarda
sos­yalizm emekleme çağındadır, yeni kurulmuştur. Ve bir rüya olarak
caziptir. Bu rüya karşısında Bediüzzaman Hazretleri'nin düşünceleri var.
Açıktan açığa sempati ile bakıyor memlekete. Yani kapitalizm asırlardan beri
imti­handan geçmiş, ne kadar namussuz, ne kadar hain, ne kadar insanlık dışı
bir düşünce olduğunu ispat etmiştir.

Kapitalizm Asya'yı yemektedir ve Asya'yı yok etmektedir. Asya için bir
felakettir. Bu arada yeni bir dünya uyanıyor. Yeni bir inkılap olmuştur,
ha­reket olmuştur. Bu hareket insanı, insana düşman yapan bir hareket
değil­dir, dost yapan bir harekettir. Bu hazret milletlerarası bir
mücadeleyi değil sınıflararası, ezenle ezilenin mücadelesini remizleştirir.
İslamiyet'in bu ha­rekete baş olması, günahlarından sıyırması ve Asya'yı,
esir Asya'yı, mazlum Asya'yı yine İslamiyet'in rehberliğinde fakat sosyalist
bir temayülle idare et­mesi arzuya şayandır, neticesine varıyor. Kapitalizme
yüzde yüz hasımdır. Sosyalizme nazar-ı müsamaha ve şefkatle bakmaktadır. Bu
hitabe son dere­ce dikkate layıktır, son derece. Değerlendirilmedi o hitabe.

Hakikatte Marx'ın kominizm dediği şey de Bediüzzamanın 5. devriyle
uyuşmaktadır. Malikiyet demek, bütün insanların mülk sahibi olması demektir.
Ve hürriyet demek her türlü zulümden, her türlü baskıdan, her tür lü
istibdattan kurtulmak demektir. Marksizm de, komünizm de budur. Herkesin
mülk sahibi olması, istediği gibi yaşaması. Hiçbir baskı olmama­sıdır.

Safa Mürsel: Fakat Marksizmde, tasvir ettiğiniz gibi bir dünya
düşünül­müyor.

C.M.: Şimdi efendim, bir kitaplarda, kafadaki istikbal var, bir de yaşa­nan
realitenin getireceği tahmin edilen, istikbal var. Bugünkü şekliyle
sosya­lizmin insanları hürriyete, saadete, kavgasız bir cemiyete, ahenkli
bir cemi­yete götüreceği söylenemez. Fakat Marx'ın söylediği bu 5. merhale
şu şekil­de tarif edilir: Esaret tünelinden hürriyet dünyasına çıkış. çünkü
devlet bir esaret müessesesidir, devlet sınıflı bir cemiyette hakim sınıfın
emellerini destekleyen ve ezilen sınıflara nefes aldırmayan bir makinedir.
Bu makine ortadan kalkacaktır. Bu makine ortadan kalkınca hürriyetsizlik
kalmayacak­tır. Devlet, sahip olanların devletidir. Daima hakim sınıfın
yanı. Malı mülkü olan sınıfın iktidarıdır.

Bu iktidar, altındakileri ezer. Hiçbir zaman hiçbir hakka ve hürriyete
sa­hip olamazlar. Halbuki istihsal o şekilde düzenlenecek, o şekilde artacak
ki devlete ihtiyaç kalmayacak herkes fail-i muhtar olacak. Şimdi fail-i
muhtar değildir, daima bir baskı altındadır. Fail-i muhtar olduğu devirde
yeniden hürriyet dünyasına geçilecektir. Program, emel bu. Tatbikat nereye
götürür? Belli. çatışmaya, esarete, hürriyetsizliğe götürüyor. Ama rüya bu
değil, emel bu değil. Kâğıt üzerindeki emel bu değil. Has bir düşünce
adamının da böy­le bir netice tasavvur etmesi düşünülemez.

Bir rüyadır sosyalizm ve böyle düşünülüyor. Komünist merhalede her­şey,
herkesindir. "Herşey herkesindir" ne demek? Şimdi şu formül düşünü­lüyor.
Sosyalizmin ilk merhalesinde ölçü herkese ehliyetine göredir. Herkes
ehliyetine göre yiyecek. Peki ehliyetin ölçüsü nedir? Ehliyetin ölçüsü el
sa­natıdır. Ne yapıyorsanız, ne kadar çalışıyorsanız, ne kadar
üretiyorsanız, o kadar yiyeceksiniz. Fakat daha ilerdeki merhalede herkes
ehliyetine göre üretecek, kudretine göre üretecek ve her insan ihtiyacına
göre yiyecek. Şimdi üretimin gayet bollaştığını düşünün. Mesela Kadıköy
100.000 kişilik bir memleket. Bu 100.000 kişinin yaşaması için ne lazım? Şu
kadar buğ­day, şu kadar arpa, şu kadar demir, şu kadar çinko, şu kadar
bakır, şu ka­dar şeker. Üretim planlanınca, düzene sokulunca, aklın emrine
girince kim­se kimseyi istismar etmeyecek. Hiçbir alın teri boşa
harcanmadıkça, yapı­lan istihsal tabii olarak Kadıköy ahalisinin istediği
gibi yaşamasına kâfi gelir. Her insan 5 saat çalışacak, ideal sitede. Her
insan istediği kadar yiye­cek. Mesela burada 3 kişiyiz. Diyelim ki istihsal
yiyeceğimizden fazlaysa kimsenin tutup daha fazla zahire iddihar etmesine
ihtiyaç yoktur. İstihsal bir ırmak gibi, ırmak kadar boIdur. Irmaktan herkes
tenekesini doldurur, içeceği suyu alır. Bunun için suyu kurutmasına ve
küplere doldurmasına lüzum yoktur. Bu şekilde istihsal vasıtalan zaten bütün
cemiyetin olduğuna göre herkes herşeye sahiptir ve herkes ihtiyacına göre
müşterek hasıladan faydalanacaktır.

Esasen bütün doktrinlerin gayesi de bu bir yerde. Liberalizm bunu
ger­çekleştiremedi ve gerçekleştiremez de.

Fakat sosyalizmin ümidi, arzusu bu. Anarşizmin de bu. Anarşizm de ay­nı şeyi
söylüyor. Bunlar tabiatıyla evladım birer rüya. Ne zaman gerçekleşe­ceğini,
nasıl gerçekleşeceğini kimse bilmiyor.

S.M.: Bediüzzaman'la, Marx'ı aynı şeyleri isteyen kimseler olarak
mütalaa etmek mümkün mü?

C.M.: Proletarya diktatörlüğü zaruri bir merhaledir. Başka çaresi
olma­dığı için bunu söylemiştir. Marx'ın bütün eserlerinde bir defa geçer
proletar­ya diktatörlüğü. Proleter diktatörlüğünün asıl sebebi şu:
Burjuvazi, iktidan ele geçirmiştir. Burjuvazi bütün imkanlara sahiptir,
istediğini yapmaya ve istediğinden başka birşey yapılmamasına kadirdir.
Binaenaleyh geniş halk tabakalarının, çalışanların haklarının istirdadı için
mutlaka bir şiddete ihti­yaç vardır. Proletarya diktatoryası, burjuvazinin
getirdiği anarşizme son vermek ve müstakbel cemiyeti kurmak için zaruri bir
ameliyat-ı cerrahiye­dir. Hastalığı tedavi etmek için kullanılan bir
bıçaktır. Proletarya diktatorya­sı bir gaye değildir Marx'ta. Nasıl bütün
insanlık istihsal vasıtalarına sahip olur? Bir insanın bir insanı, bir
insanın birçok insanı, bir insanın belki bü­tün insanların, dünyayı
sömürmesi nasıl önlenebilir? Önlenmesi için şiddete ihtiyaç vardır. Bu
şiddet, geçilecek bir köprüdür mecburi olarak. Ve bu köp­rü de proletarya
diktatoryasıdır. Diyor ki, bugün bunun yanlış olduğu bütün sosyalistler
tarafından kabul edilmiştir. Marx'ın yaşadığı dünyada buıjuvazi yırtıcı bir
kuvvetti. Geniş nüfuzu ve kudreti olan bir sınıftı. Ama bugün o sı­nıf yavaş
yavaş tasfiye edilmekte, yavaş yavaş şiddetini kaybetmekte ve ge­rek
İtalya'da, gerek Fransa'da, gerek İspanya'da, Avrupa'nın sosyalist
ülkele­rinde proletarya diktatoryası kalkmıştır. Proletarya diktatoryasına
ihtiyaç yoktur prensibi yerleşmiştir. Marx'ın sadece zamanın icabı olarak
kullandığı proleterya diktatoryası luzümsuz bir gevezelikten ibarettir
bugün. Kimse kabul etmiyor, proleterya diktatoryasını. Marksistler bile
kabul etmiyorlar. Diyorlar ki Marx bunu bir kere söylemiştir ve belli bir
zamana münhasır söylemiştir. O devirde öyleydi, bu devirde böyledir.
Değişmiş bir hükümdür diyorlar.

S.M.: Serbestlik anlayışında, Bediüzzamanla tel'ifte, nasıl davranacağız?

C.M.: Serbestlik anlayışı şu: Hattızatında, insanın bütün melekelerini
geliştirmesi, bütün imkanlarıyla yaşaması, kendini insan olarak idrak
etme­si ve bunu yaparken de hiçbir baskıya maruz kalmamasıdır hürriyet.
Hürriyet yalnız nazari değildir. Yapmak değil yapabilmektir. Yapabil­mek de
iktisadi kalkınmadan sonra olur. Ben size bağlıysam, siz ekmeğimi
veriyorsanız, ben nasıl hür olabilirim? Liberal kapitalist cemiyette
insanla­rın hür olmasının imkanı yoktur. Halbuki istihsal vasıtalarının
cemiyete mal olduğu bir ülkede istihsalin son derece genişlediği, kimsenin
kimseye tahakküm etme imkanı kalmayan bir ülkede elbetteki herkes hür
olacaktır. Hürriyet şifahi bir kelimeden ibaret değildir. Hürriyet, aynı
zamanda iktisa­di bir kendi kendini gerçekleştirmedir. Başkasına bağlı
olmamaktır. Kendi emeğine, kendi kafasına bağlı olmaktır. Her istediğini
yapabilmektir. Tabii, toplumun menfaatları çerçevesi içinde. Elbette
kullanılan kelimeler ayrı, elbette dayandıkları temeller de ayrı. Fakat
netice itibariyle ikisinin de istediği, farklı değil. "Cümlenin maksadı bir
amma rivayet muhtelif" gibi. Bediüzzaman Hazretleri bunlan İslamiyet'e dayanarak,
Marx ise doğru­dan doğruya insaniyete dayanarak söylüyor. İnsan aklına güvendiği
için bunları söylüyor. İnsan aklı bunları gerçekleştirecek, gerçekleştirmezse
insa­nın kendisi yok olacak.

Bediüzzaman semavî naslara dayanıyor. Çok daha sağlam, çok daha de­rin
kökleri var. Ama gerçekleştirilmesini istediği ve düşündüğü hürriyetlerle,
Marx'ın gerçekleştirilmesini istediği ve düşündüğü hürriyetler arasında bir
fark yoktur.

S.M.: Bu neticeye giderken, kullanılan vasıtaların farklı olacağını kabul
edebilir miyiz?

C.M.: Bunların ikisinin aynı olmasına imkan ve ihtimal yok. Çünkü ha­reket
noktalan çok farklı. Vasıtalar elbette birbirinden çok farklıdır. Fakat
netice itibariyle gaye çok yakındır, çok yakındır.

S.M.: Arada farklılığı kabul bakımından, vasıtaları, neticeler kadar
önemli tutmak icabetmez mi?

C.M.: Burada birşeyi düzeltmek için araya gireceğim. Bir söz
vardır: "Vasıtalar gayeyi meşru kılar". Bunu yanlış biliyorsunuz hepiniz.
Machi­avelli'nin zannediyorsunuz. Machiavelli ile alakası yoktur bu sözün.
Bu sö­zü Cizvit mezhebini kuran İgnacio De Loyola söylemiştir. Dikkatinizi
çeki­yorum. Çok mühim benim için bu. Vasıtalar gayeyi meşru kılar. Kılar mı?
Kılmaz mı? İgnacio De Loyola'nın gaye dediği i'la-yı Kelimetullahdır.
Hıris­tiyan dininin birliği ve Hıristiyan kilisesinin yaşaması bahis
mevzuudur. Hıristiyan dininin, yani ona göre bütün insanlığa saadet
getirecek olan bir inanç sisteminin yaşaması için vasıtalar meşrudur diyor.
Halbuki bunu matbuatta falanın iktidara geçmesi için vasıtalar meşrudur diye
yazıyorlar. Böyle birşey yok. Gaye cihan şumuldür, dinidir, imana dayanır,
kilisenin yaşaması, ilahi nizamın kurulması için vasıtalar meşrudur diyor.
Haklıdır. Ben de öyle düşünüyorum. Binaenaleyh bunu da biz soysuzlaştırmış,
bo­zuk hale getirmişiz. Elbette vasıtalar da düşünülecek. Bilhassa insanlık
ba­his mevzuu olunca. Elbette düşünülecek vasıtalar. Fakat, şimdi bir yerde
şu var. Vasıtalar her zaman arzumuza uygun olmayabilir. O zaman ne
yapa­cağız?


S.M.: Yani gerçekleştirilmesi istenen neticeleri tahsil etmeye müsait
ol­mayabilir.

C.M.: Evet, bu neticeye uygun olarak aynı derecede nezih olmayabilir
vasıtalar. Mesela yine Hazret-i Muhammed'e atfedilen "el harbu hud'atün"
sözü, Hud'a ayıp birşey değil mi? Ama "el harbu hud'amn" diyor. İ'lâ-yı
Ke­limetullah için hud'a bile caizdir diyor. Burada İgnacio De Loyola'nın
"gaye vasıtaları meşru kılar" hikayesine gelip dayanıyoruz.

Elbette büyük bir davaya, temiz bir davaya, temiz yollardan gidilir. Bir
sual daha var. Ne kadar kullanılır bu vasıtalar? İstisnai olarak bir defaya
mahsus. Gaye insanlığın saadetidir. O halde, harpte, kan dökmek de, zulüm
de, şiddet de kullanılabilir. Kullandın, bunu kaç defa kullanacaksın? Bu
kul­lanılmaya başladıktan sonra insan iradesini kaybediyor, vasıtalar ön
plana geçiyor. Yani en büyük tehlike şudur. Bazen vasıtalar, gaye haline
geliyor. Vasıta bir köprü iken, gidilmesi gereken bir yer olarak telakki
edilmeye baş­lanıyor ve bütün felaket başlıyor o zaman. Belki Rusya'nın en
büyük felaketi budur.

Kemal Tahir için hapishane iyi bir laboratuardır. Çeşitli ülkelerden gelen,
çeşitli meseleleri olan, çeşitli istidatları olan insanlarla daha yakından
tanıştı. Tahlil sahası çok geniştir Kemal Tahir'in.

Kemal Tahir'de Anadolu vardır. Peyami Safa'da yalnız İstanbul vardır,
İstanbul'un belli bir muhiti vardır. Bu itibarla romanları psikolojiktir.
Daha doğrusu ferdin içine, iç dünyasına, iç istidatlarına, iç bunalımlanna
çevrilmiştir.

Kemal Tahir'de sosyal hayat vardır. Türk insanının istidatlan vardır. Tarih
vardır. Osmanlı vardır. Peyami'de yoktur. Peyami'de yalnız bir kesiti
vardır. Kendi yaşamını anlatır.

H.İ.: Peyami'nin üstünlüğü nerden geliyor?

C.M.: Peyami'nin üstünlüğü sadece üslubudur. Peyami teknik olarak us­ta bir
yazardır, teknik olarak. O da Opperman'ın taklitçisidir hattızatında.

Osmanlı'nın kuruluşundan itibaren meseleleri kovalamış, doğrudan doğ­ruya
tarihimizin son derece mühim hadiselerine eğilmiş. Mesela bir Serbest Fırka
rezaletine. Mesela bir inkılabın başlarına, kurtuluş savaşına, Kurt
Kanunu'nda girmiştir.

Yani romanın sınırlarını, Türk romanının sınırlannı genişletmiştir.
Pe­yami'nin romanları bir odada geçer, bir mahallede geçer. Kemal Tahir'in
ro­manları bütün Türkiye'de geçer. Mukayese edilirse Peyami belli bir yerin
adamıdır, alanı çok dardır, Kemal Tahir'e göre.

Peyami, II. Meşrutiyet aydınıdır. Belli bir kurulu düzenin
müdafiidir. Düşünce ufkunu Ziya Gökalp çizmiştir. Ziya Gökalp'in dışına bir
adım at­mamıştır.

Kemal Tahir, bütün kepazelikleri, bütün rezilIikleri görmüştür.
Hapisha­neyi, yapılan rezilIiği, Batılılaşmayı çıplaklığıyla, acılanyla,
etinde yaşamış ve aşağı yukan ilk defa olarak Türkiye'de nasıl bir oyuna
geldiğimizi, nasıl bir açmaza girdiğimizi söylemiştir.

Peyami, hasta bir adamdır. Bir ıstıraptır, bir çiledir, bir çırpınıştır.
Peya­mi esasen, menşe olarak İsmail Safa'nın oğludur. İsmail Safa, devrinde,
ikinci, üçüncü derecede bir şairdir, ve bu bir tarafa bırakılırsa o da
hastaydı. Peyami'nin hayatında bir facia vardır, babasının Sivas'ta ölmesi.
Bunun için Abdülhamid Han'ı daima tel'in eder. Abdülhamid Han ile beraber,
Osman­lı'ya da düşmandır. Hayatını zehirlemiş bu hadise, Abdülhamid Han
sürgün etmezse ölmeyecekmiş gibi. Gerçek bir budalaydı İsmail Safa. Hadiseyi
an­lattım mı bilmiyorum? İngilizler, Boerleri tahrip ediyorlar, istila
ediyorlar. Boerler masum ve mazlum bir kavimdir. Boer savaşlan son derece
mühim insanlık tarihinde. Mukayese olsun diye söylüyorum; Herbert
Spencer -İngiliz filozofu- Londra'da müreffeh, hayatından memnun
yaşamaktadır ve Kraliçenin nişamna mazhardır. İngilterelilerin çok sevdiği
ve saydığı bir adamdır. O sırada Boer muharebesi oluyor, müthiş cam
sıkılıyor Spen­cer'ın. Kulüpte otururken subaylar geliyorlar, memnun değil,
müteessirler. "Ne oldu" diyor Spencer. "Boerler bir İngiliz subay grubunu
pusuya düşü­rup öldürdüler" diye cevaplıyor birisi. "Çok iyi olmuş" diyor
Spencer. "İngi­lizlerin, Boerler arasında ne işi vardı. Kendi
mukaddeslerini, kendi ülkeleri­ni müdafaaya mı gittiler? İ'la-yı
Kelimetullah için mi çarpışıyorlar. Bir alay korsan, gittiler, geberdiler,
gayet iyi olmuş." Boer savaşına girdikten sonra, Spencer, kraliçenin
nişanını böyle zalim, böyle namussuz bir hükümetin ni­şanını ben istemem
diye reddetmiştir.

Bu arada İsmail Safa o zamanki arkadaşlarıyla İngiliz Sefaretine gidi­yor.
"Boerleri yendiniz, tahrip ettiniz mel'unları" diyor, "Allah zaferinizi
müzdad eylesin", İngiliz sefaretinde, İngiliz sömürgeciliğinin müdafaasını
yapıyor. İngiliz gazetelerinde yayımlamıyor bu ve tabiatıyla Abdülhamid Han
bundan müthiş rahatsız oluyor. Bunların içinde İsmail Safa en ahmak­larıdır
ve en cahilleridir. Tutup, kazanan bir adam da değildi. Basit bir adamdır
İsmail Safa.

Peyami'nin ruhunda bu, silinmeyen akisler bırakmıştır. Sanki bütün tarih,
İsmail Safa'nın akıbetiyle meşgul, Peyami'nin aile faciasıyla meşgul.
Os­manlı hakkındaki hükmü daima İsmail Safa'nın nefy hikayesiyle beraber
gitmektedir.

Peyami büyük bir zeka idi. Hırçın bir adamdı. Hastaydı evvela. Kendi­sinden
çok değersiz, mukayese edilemeyecek kadar değersiz, adamların hep­si
milletvekili oldu, hepsi vali oldu, hepsi elçi oldu. Peyami kalemiyle
hayatı­nı yaşamak mecburiyetinde kaldı. Büyük acılar çekti. Büyük iştihâlârı
vardı, her entelektüel gibi. Dünya nimetlerine düşkündü. Lükse düşkündü.
Fakat bunların hiçbirini tatmin edecek imkana sahip değildi. Mütemadiyen
çalış­mak, beynini satarak yaşamak mecburiyetinde idi. İnansın, inanmasın; o
sı­rada belli bir zümre tarafından desteklenen fikirlerin destekleyicisi
oldu. Adeta bir kalem eşkıyası idi. Parayı veren Peyami'yi kullanabilirdi.
İmzalı, imzasız, namütenai yazı yazdı. Kendini boşa harcadı ve harcamak
mecburi­yetinde idi. Ben, Peyami'yi çok severim ve acırım. O devirde
yaşayanlar ara­sında en zekisi idi. Birçok şeyleri görebilirdi, birçok
şeyleri yapmayabilirdi. Yaptı, hepsini de.

H.İ.: Aynı şeyleri Kemal Tahir için de söylemiştiniz. Birçok şeyleri
yap­mayabilirdi diye.

C.M.: Kemal Tahir 1910 doğumludur. Kemal Tahir o neslin
bütün ve­himlerini taşıyordu kendinde. 1936'da genç bir adamdı. Dergi
çıkardılar, mahkum oldu. Onüç sene yattı içerde. Gençliğinin en güzel
yıllarını hapis­hanede geçirdi. Çorum Hapishanesi'nde, Malatya
Hapishanesi'nde. Hapis­haneden hapishaneye dolaştı. Fakat kuvvetli bir
iradesi vardı. Yenilmedi ve yıkılmadı, çalıştı.

1953'te hapisten çıktığında çok güç durumdaydı. Onüç sene hapishane­de
yatmış bir adamın, hapishaneden çıktıktan sonra polis nezareti altında
kalması mukadderdi. Eski arkadaşlan terk ettiler. İş bulma imkanı yoktu.
Zaten hapishaneye ginneden önce de avukat katipliği yapıyordu.
Galatasa­ray'ı bitirememişti, tahsili yoktu. Bir ara ye' se düştü ve Mayk
Hammer tercü­meleriyle yaşadı. Bu tarafı üzerinde durulmadı Kemal Tahir'in.
Halbuki du­rulmaya layık bir taraftır. Senelerce Mayk Hammer tercümeleri
yaptı. Haya­ta küskündü, kafayı çekiyordu boyuna. Fakat teslim olmadı ve
yolunu bul­du. Tabii birçok tavizler vennek zorunda kaldı cemiyete. Mecburdu
verme­ye. Uydurma dilin çok aleyhinde olduğu halde. T.D.K.'den ödül aldı.
Yunus Nadi'den ödül aldı. Bunlar bir adam için çok kirleticidir. Çirkin
şeylerdir. Kemal Tahir'e katiyyen yakışmaz. Fakat mecburdu. Eğer ödül
almasaydı, öteki romanlannı bastırmak imkanı da bulamazdı. Yani Kemal Tahir
bu al­çalışı, merdiven yaptı ister istemez. Başka hiç çaresi yoktu.
Hakikatte Kemalistler tarafından kabul edildi. Kabul ettirmek için de
kendini bazı şeyler yapmak istedi. Başka çaresi yoktu. Ne memur olabilirdi
ne malı mülkü var­dı; nasıl yaşayacaktı? Ve bunları en az yaptı
hattızatında. Asgarisini yaptı.

Bir aydının namusunu muhafaza etmesi son derece güçtür. Bir yerde en güç şey
aydının namuslu olarak yaşaması ve ölmesidir. Adeta mümkün de­ğildir.


H.İ.: İçtimaî sınıf ne demektir? İçtimaî sınıfın adamı olmayan şahsiyet­ler
yok mudur? İslam toplumu bünyesinde de içtimaî sınıf olabilir mi?

C.M.: İslamî toplumun sinesinde içtimaî sınıf olmaz. İçtimaî sınıflann
kurulmasına engeldir İslamiyet. Zekat müessesi, istirdat müessesesi,
müsa­dere müessesesi büyük sevretlerin doğmasını, büyümesini önlemiştir.
Fakat artık İslamiyet'in hakim olduğu bir durumda yaşamıyoruz. Bu itibarla
bu­günkü cemiyette de, Avrupa'da olduğu gibi içtimaî sınıflar teşekkül
etmiştir. Avrupa'da olduğu kadar şuurlu ve kesin çizgileriyle birbirinden
aynımış sı­nıflar olmasalar da, vardır.

İçtimaî sınıf kelimesi tabiatıyla çok müphem ve Batı' dan getirilmiş bir
mefhum. Bizde içtimaı sınıflar yoktu ama içtimaı zümreler ve tabakalar
mevcuttu. Bilhassa 23'ten sonra.

H.İ.: İçtimaı tabakayla, içtimaı sınıf ne demektir?

C.M.: İçtimaı tabaka zarurettir. İş bölümünden doğar, bir bürokrasi vardır.
Mesela, bir memurlar zümresi vardır, bir iş hayatı ile uğraşan bir zümre
vardır. Serbest meslek sahipleri vardır. Geniş halk tabakalan, köylüler
var­dır. Bunların hepsi birer tabakadır.

H.İ.: Lonca teşkilatlan içtimaı tabakalara misal olabilir mi?

C.M.:
Olabilir tabii. Evet, tabalar seyyaldir, katı hududlan yoktur. Belli
şleri görmek için belli insanların biraraya gelmesi, servet durumları
birbiri­ne yakın insanların biraraya gelmesi, yaşayış durumları birbirine
yakın in­sanların biraraya gelmesi, içtimaî tabakaları teşkil eder.
Tabakalar vardı bizde de. Bir kere şehir burjuvazisi vardı. Bunların hepsi
yakıştırma kelime­lerdir. Evvela bunu kabul ediyorum da, ifade kolaylığı
için kullanıyorum. Mesela, Peyamii; hayatı boyunca, zengin tabakanın ve
iktidann emrinde ol­du. Hiçbir zaman halkla meşgul olmadı ve hiçbir zaman
halk kendini alaka­dar etmedi. Daima Halk Partisi'nin içinde yaşadı ve daima
Halk Partisi'nin menfaatlarına uygun bir platformda kaldı.

Bir de geniş halk tabakalannı, yani çalışanlan, ezilenleri, ıstırap
çeken­leri, çilesi olanlan düşünmek vardı. Kemal Tahir böyleydi. Geniş
manada halkın yanındaydı. İdare edenlerden çok idare edilenlerin yanındaydı.
Bü­rokrasiden çok, çalışanlann yanındaydı.

Kemal Tahir hiç bir içtimaı kavgada yer almadı. Yani ne mümindir, ne
sosyalisttir, ne faşisttir. Rengi hürriyette olmadı. Kendi içine gömülü,
kendi mahpesinde, kendine şarkılar söyleyen insan olarak kaldı.

H.İ.: Siz kendinizi nereye yerleştiriyorsunuz?

C.M.: Evvela bu suale kaçamak bir cevap vereceğim, sonra meseleyi
ır­galayacağım. 1848'de, Fransa'da içtimaî sınıflar çoktan teşekkül
etmiştir. Ve ihtilal olmuştur. 1848 ihtilali, demokrasi hayatında mühim bir
merhaledir. Bizimkilerin sosyal devlet dedikleri bir devlet teşekkül eder.
1789'a nazaran çok daha ileri bir merhaledir 1848. 1848' de şimdiki ifadeyle
sosyal demok­ratlar iktidardır, aşağı yukarı. Birçok hizipler var. O sırada
Lamartine de ha­riciye vekilidir. La Martine'e sorarlar "siz sağda mısınız,
solda mısınız?"
"Ben tavandayım" der. Ben de tavandayım şimdilik. Fakat tavanda olunmaz
evladım. Bu yanlış birşey tabiatıyla.

H.İ.: Bu kaçamak olan cevabınızdı.

C.M.: Evet. Ben gençliğimi içtimaî sınıfların kalıplaşmadığı bir devirde
yaşadım. Bugün benim için Türk insanı bir bütündür. Hangi siyası mezhebe
mensup olursa olsun, hepsini çocuğum, kardeşim telakki ederim. Aldanan­lar,
gaflet içinde olanlar, hakikatı arayanlar kim olursa olsun benim dostlu­ğuma
güvenebilirler. Ben hakikatı arayan adamım. Hakikat mücerret midir? Yani
sınıfların dışında bir hakikat var mıdır? Sınıfların dışında hakikat
var­dır. Bütün sınıflar için hakikat olan şeyler vardır. Türkiye'deki bütün
taba­kalann üzerinde birleşmeleri gereken hakikatlar vardır. Ben bu
hakikatlan arayan, bu hakikatları yaymaya çalışan bir adamım.

Eğer bu hakikatlar, bütün Türk ve İslam dünyasını ilgilendiren
hakikat­larsa, herkes için faydalıdırlar. Gafili uyandırır. Doğru yolda
olanı teşvik eder, destek olur. Bu itibarla doğruların sınıfında ve doğruluk
için çalışıyo­rum. Yaşayış tarzı eğer sınıfların tayininde bir mikyas
olabilirse, belli bir emekli maaşım var, kitaplarımdan başka hiçbir şeyim
yok, dünya üzerinde. Kanaatkar bir adamım. Hiçbir şeye ihtiyacım yok, hiçbir
ihtirasım yok. Tek kelimeyle Müslüman olmak istiyorum. Şu ya da bu sınıftan
değil de bir İs­lam hangi sınıftansa o sınıftan olmak istiyorum.

H.İ.: Bediüzzaman Hazretleri'nin şöyle bir sözü var; "Fikren ve
meşre­ben havas tabakasından, yaşayış olarak avam." Böyle bir şey.

C.M.:
Elbette halkın yanında olunulmalı. Elbette Firavunların, Nemrud­ların
yanında olunmaz. Hiçbir namuslu adam Nemrud'un ve Firavun'un ya­nında
olamaz.

H.İ.: Şahsiyetli adam olabilmek için; sömürenler, sömürülenler diye
gruplanıp bu gruplarda yer almamız gerekir mi?

C.M.: Uzun kavgalardan, uzun fırtınalardan sonra 60 yaşına gelen bir adam,
tavanda yer alabilir, bir parça. Ben herkese hitab ederim. Yani en sağdan,
en sola kadar herkese hitab ederim ve herkesle dostluğum vardır. Beğenirler,
beğenmezler; iştirak ederler, etmezler. Fakat benim vazifem, ha­yatını
düşünceye, kitaba, ilme vakfetmiş bir adam olarak hepsinin dışında kalmak.
Adeta ben mezarlardan seslenirim. Hiçbir menfaatim, hiçbir düşüncem yok.
Sadece doğru bildiğim şeyleri söylerim ve söylemekle mükellef telakki ederim
kendimi.

Böyle olunca da, kim haklıysa, kim zulüm çekiyorsa, kim gadre uğramış­sa,
kim mahrum edilmişse haklarından, onun yanındayım. Doğrudan tara­fayım,
ezilenlerden tarafayım. Hakkından mahrum edilenlerden tarafayım. Tarafsız
olmak bu demektir aslında. Yoksa, hiçbir şey tarafsız değildir. Ya­landır
tarafsızlık ve bir yerde namussuzluktur. Nasıl tarafsız olunabilir?
Bir­birinin boğazına sarılmış bir dünyada, insanın insanı öldürdüğü dünyada
tarafsızlık ne demek? Mazlumların yanındayım elbette. Zalimlerin yanında
değilim hiçbir zaman.

H. İ: Batı ve İslam medeniyetleri hayata ne vermişlerdir? Neticesi ne
ol­muştur? İnsana nasıl bakmışlardır?

C.M.: İslam'da insan mukaddestir. İnsan, hayvan-ı natıktır ve eşref-i
mahlukattır. Cenab-ı Hakk'ın halifesidir. Adeta haklarının bir kısmını ona
devretmiş. Bizatihi insan ve insan hayatı mukaddestir. Batı'da böyle birşey
yok. Batı' da insan kendi ferdiyetine mahpustur. Batı' da bir ümmet yoktur.
Batı'da insan, insan için kurttur. Batı'da yaşamanın kanunu kavgadır. Bunu
çeşitli doktrinler, çeşitli isimlerle yadederler. Ama hep aynıdır. Darwin
"ha­yat kavgası" der. Ve bu kavgayı bütün hayvanlara, amipten file kadar,
bali­naya kadar bütün canlılara teşmil eder. Hayat kavgadan ibarettir. En
iyi in­tibak edenler yaşarlar, ötekiler ölüp gider. Ölüp gitmesi mesele
değildir. İn­san da bunların içindedir ve insan da hayvandır. İnsan tabiatın
bir parçası­dır. Diğer hayvanlar için cari olan kanunlar, insan için de
caridir. Halbuki, İslamiyet'te insanın imtiyazlı bir yeri vardır, insan
herhangi bir hayvan de­ğildir. Bu itibarla insan hayatı mukaddestir. İnsana
ait olan herşey mukad­destir.

Batı' da tarih, sınıf kavgasıdır, Doğu' da tarih, sınıfların taammümüdür,
tabakaların taammümüdür. İnsanların birbirine yardımıdır. Batı'da, fert
ferdi sömürür. Fert, toplumu sömürür, fert kendi milletini sömürür, fert
başka milletleri sömürür. Batı tarihi bir sömürü tarihinden ibarettir.
Evvela ferdin fertle sonra ferdin toplumla, sonra toplum halindeki ferdin,
diğer toplumlarla savaşı söz konusudur. İşte bu iklimde doğmuştur
kapitalizm. Ve kapitalizm, cihan çapında bir sömürü medeniyetidir.

Fert hayvandır: insiyaklarıyla, iştiyaklarıyla. Bir hayvan olarak
incelen­mesi gerektir. Halesinden terit edilmelidir. Ayrıca bir izzeti, bir
haysiyeti yoktur. Sadece İslamiyet gibi, bazı dinler, bir haleyle
süslemiştir insanı. Ya­ni Batı' da ilim dediğimiz şey de desakralizasyon,
insanı kudsiyetinden tecrit etmekten ibarettir. Hiçbir şey mukaddes değildir
Batı insanı için.

Bütün tarih bu prensiplerden hareket edilerek inşa edilebilir. Bizim için
muharebe bir i'la-yı Kelimetullah'dır. Batı için muharebe bir kazanç
vasıta­sıdır. Bizim için insan, insan için koruyucudur, melektir. Batı'da,
insan insan için kurttur. Bütün felsefeleri bu mihver üzerinde kurulmuştur.
Bütün iç ve dış mücadeleleri bu mihvere dayanır.

Bunda bütün mesele şurada; Acıyan, seven, insana inanan, insanı eşref-i
mahlukat telakki eden, imtiyazlı bir mahluk olarak gören cemiyetle, bir kurt
iştihasına sahip, bir kurt kadar yırtıcı, dünyayı idare vasıtası haline
getiren, ikiyüzlülüğü şeref telakki eden, bir toplulukla birdenbire temas
ediyorlar ve yeniliyorlar. Yenilmeleri mukadder. Silahları ayrı çünkü.
Birisi için hile, hu­da, adilik, rezillik tabiidir. Ötekisi insana hürmet
eder, insana ait herşeyi tebcil eder. Vakurdur, feragatkârdır.

Bu iki medeniyetten birisi madde dünyasında tabiatıyla büyük fetihler
yapıyor, ötekisi yapamıyor. Ve birdenbire tarih karşı karşıya getiriyor bu
iki medeniyeti. Yani tilki medeniyetinin, arslan medeniyetine galebesidir,
Batı­nın bize karşı galebesi.




* Bu söyleşi 11 Şubat 1977'de Rüşdü Onduk tarafından kasete alınmıştır. Eski
bir kayıt oldu­ğundan soruların birçoğu duyulamamıştır. Bu konuşma sırasında
Safa Mürsel, Haluk İma­moğlu, Cemal Uşşak, Halil Açıkgöz'ün bulunduğunu
biliyoruz.



farika: ayırmaç
hazer etmek: çekinmek
lçtimai sınıflar. toplumsal sınıflar
Iddihar etmek: biriktirmek
Istirdat: geri alma
mufassal: ayrıntılı
mülhid: dinsiz
mütearrız: saldırgan
rasin: sağlam
şamil: kapsayan
tahkim etmek: pekiştirmek
teali: yücelme, yükselme
tebcil etmet: yüceltmek
tecessüs: bilseme
tefrika: ayrılma, ayrılık, bölünme
tesanüd: dayanışma

vahdet: birlik