Hiçbir zaman sıkıcı  değillerdi, dertli de olsalar ölü toprağı serpilmezdi üzerlerine.

Hayata  salvo yapacak yedekte bir numaraları,  arızaya bağlanabilecek sürprizli bir tarafları  vardı. Kendileriyle ilgili işler sarpa sardı mı koyuver gitsincilerdendiler, oldu oldu olmadıysa  dil altlarında hazır tuttukları  sakızlarını  şişirir şişirir ve hayatın ablak suratına pattadanak patlatıverirlerdi işte. Gülünçlerdi, sevimlilerdi, vurdumduymazlıktan kocaman bir şemsiyeleri vardı, dibinde oturup gölgelenebilirdin. Sohbetleri dinlenilesi,  bir çay demlenilesi, hadi bir bardak daha olsun derken karnı tuta tuta gülünesilerdi. Bence aşık olunulasılardı. Erkek olsaydım aşık olacağım kadınlar onların arasından olurdu, kesin. Kesin.


Esas kızlar fazla  tumturaklı, fazla jelatinli, fazla pastörize edilmiş  velhasılı fazla artistik patinaj yapangillerdendi. Onlar hep  kırılgan,  kelebek uçuşlu,  çıt kırıldım hatunlardı. Feci sıkıcıydılar, insanın içini  darlandırırlardı.  İlgileri sadece küçük dünyalarındaki parlak çocuklara yönelikti. Onların vuslatları hayatın merkeziydi sanki.  Bütün dünya onlar kerevete çıksınlar diye  beklemeliydi. Nazenin kalpleri her daim pıt pıt atmakta, ürkek bakışları olan bitene karşı  bön bir lakaytlıkla kalakalmaktaydı. Titrek, kımıl kımıl dudaklarıyla hayat hakkında bir çift manalı kelam edemez sadece sevdiklerine gözlerini  kırpıştırır, yandan yandan seke seke  yaralı bir ceylan formatıyla arz-ı endam ederlerdi. Adam akıllı bir iş kotaramaz, hiçbir derde merhem  olamaz, hep iç geçirirler, hep iç geçirttirirlerdi. Onlar kuzumdular, canikomdular,  yavrumdular, asla bir karakter olamadılar. Asla n'olamazlar.  

Bir  filmde Türkan Şoray'a, öfkeli ve kıskanç koca Önder Somer; "Sen aptalın tekisin, şu güzel yüzünden başka neyin var ki o da Tanrı'nın eseri, senin değil!" diye bağırdı. Daha çocuktum, o kadının Türkan Şoray olduğunu bilmemin hiçbir manalı tarafı yoktu ve  sizi temin ederim ki tüm samimiyetimle söylüyorum -Sultan hayranlarının affına sığınarak- o öfkeli olmaya çalışan baygın bakışlı kadına bakıp; 'nerede o güzellik, hani nerede, demek  film icabı öyle deniliyormuş' diye düşünmüştüm. Yıllar yıllar sonra Anna Karanina uyarlaması televizyon  dizisinde Gülsen Tuncer, Türkan Şoray'a bakarak; "Güzel kadınların duygusuz olduğunu görüyorum sende" dediğinde, artık Türkan Şoray'ı biliyordum bilmesine; ama ona  kayıtsız kalınamaz ön kabulüne rıza gösterecek kadar da toy değildim. Neymiş efendim o güzel kadınlar, o güzelim  çenelerini  yüzonbeş   derecelik bir açıyla kalkık tutarlar, o afet-i devran olduğu hükmü verilen gözlerini  şöyle bir kaydırıverirler etrafta ve bakışlarının ucuyla dokunduğunu yakıp kavururlar da  kendileri bu yangından sanki bihaber havalarda. Bak şu Allah'ın işine!



Benim karakter kadınlarım ise; bu saftaron bibloların hizmetlerine koşar, üfürükten  sıkışan kalplerini ferahlatmakla memur kılınırlardı. Onlar bez bebeklerin yürecikleri darlandığında yelpaze yetiştirir, kolonyalarla bileklerini ovar, aşkları başlarına vurduğunda alınlarına sirkeli bezler koyar, kesik kesik hıçkırdıklarında ya da nazenin ciğerleri hava boşaltamadığında öksürükleri kesiliversin diye bir bardak su yetiştirirlerdi. Onların hayatı sanki o oymalı kuklaların saadetine bağlıdır. Onların iç bayıltıcı öykülerini dinler, onlar üzülecek diye kahırlanır, onlara neşe getirmek için şaklabanlık yapmak durumunda bırakılırlardı. Tüm zamanlarını bonkörce onlara adatılırlardı. Sanki  kendilerine mahsus hayatları yokmuş gibi, olmazmış gibi, olsa bile  esas  kızlarınki  kadar  kıymetli olacak değil ya öyle mahalle arası küçük müsabakalardan öteye geçirttirilmez  mahiyetteymiş gibi davranılırdı, ne de olsa onlar, taş bebeklerin gamlı hallerini emsinler, gönüllerini eylesinler diye vardırlar, gerisi laf-ı güzaf.  Yok öyle değil, halt etmiş o senaristler, onlar esas kadınlar.   


İlk olarak Suna Pekuysal vardı. O, küçük hanımefendinin hemen yanında, onun sırdaşı, şu bu işlerini gördürdüğü hemen berisinde bitendi.  Küçük Hanım aşk meşk hengamesinde üşütmesin diye sırtına havlu koyacak mesafede ya da masum kızımızı şehirli züppe sevdiğine mahcup etmemek için kıyafet ayarlaması yapacak tedariklikte bulunurdu. Sonra Adile Naşit geldi ekrana. Başrolde asla bulunmadı ama izlenilen filmin künyesinde adı ilk zikredilenlerden oldu. O öyle karnından güler, akabinde  iç çeke çeke ağlar, en çok da başkaları için göz yaşı dökerdi.  Sonra yan karakterlerde  'Domates Güzeli' adıyla maruf Ayşen Gruda ve 'Kenar Mahalle Dilberi' olarak  Perran Kutman perdeye düştü. Yıllar yılı  hep favorilerim arasında  oldu Perran Kutman. Filmlerde esas kadın olamadıysa, dizilerde ana karakterliğe terfi ederek  hatta Perihan Abla'yla  ilk tv starımız olmayı başardı. Çoğu kişiye göre; kilolu ve çöp bacaklı  bir hatun; ama  o hem mizaha yatkındı hem de drama. Her iki sınavdan da alnının akıyla çıktı. Şehnaz Tango'da da, Üzgünüm Leyla'da da; 'kadri geç anlaşılmış, paylaşılamayan mağrur kadın' oldu. Aptal saptal bir dizide bile; 'Afet Öğretmen'i ete kemiğe büründürerek bir dolu zer zevat arasında  kendi farkını ortaya koymayı bildi. Ya Füsun Demirel'e ne demeli. O kaşıyla,  gözüyle, ne çok laf eden kadındır. Nesli Çölgeçen'in 'Züğürt Ağa'sında Şener Şen'i teştide yıkayıpda sinirlenince üstüne kaynar suyu boca eden ağa karısını, Erdoğan Tokatlı'nın 'Boynu Bükük Küheylan'ındaki; Kemal Sunal'ın üstüne kuma getirttiği temizlikçi ve falcı ilk göz ağrısını, Atıf Yılmaz'ın 'Berdel'inde; Tarık Akan'ın Türkan Şoray'ın üstüne getirdiği geçkin kızı, Mahinur Ergun'un  'Ay Vakti'nde; Zuhal Olcay'dan kocasını tekrar alan dominant kadını unutmak ne mümkün. Demirel'in tüm o performanslarına bakanlar; onun mahalli bir atmosferden çıkıp, hayatın içinde demlenenlerden olduğunu düşünebilir pekâlâ ama gelin görün ki o Roma Oyunculuk Akademisini bitirmiş, iyi yoğrulmuşluk oyunculuk hamuruna sahiptir. Demirel'in, 'Uçurtmayı Vurmasınlar, 'Camdan Kalp'teki oyunculuğu aradan yıllar yıllar geçmesine karşın hâlâ ışıl ışıl. Perdede en son 'Eğreti Gelin'de gördüğümüz Demirel, onlarca filmde yer almasına karşın yine de  pek bilinmiyor, bilenler de 'Sıdıka'daki anne, 'Şaşıfelek Çıkmazı'nın Saadeti olarak hatırlıyorlar onu. 'Sıdıka' demişken Sıdıka'yı oynayan Hasibe Özlem Eren de neredeyse 'Yağmur Zamanı'nda ki gibi silik  'alt kattakiler'le sınırlanacaktı ki sitcomların nurundan nasiplenerek Makbule ile 'hoş o da mutfaktaki ama en azından bol çeşnili'  bilinirlilik kazanabildi. Hal böyle olunca hem televizyon hem de sinema seyircisinin simasını görmesi ile  gülme moduna geçmesinin bir olduğu Binnur Kaya'yı unutmak ne mümkün. Meşum sitcom onun etinden, sütünden yetinmeyerek bir de postundan yararlandı. Hepimiz biliyoruz ki Kaya, asla esas kadın olmayacak ama içinde yer aldığı yapımlara çok şey katarak hep var olacak. Oynadığı  filmler unutulurken onunla ilgili sahneler aklımızın bir köşesinde hep kalacak. Tıpkı;  Ömer Vargı'nın  'İnşaat'tında ki yarım akıllı Ayşe'nin  kaldırım taşına oturup "Suuudiiii, İlhan Mansız'dan daha yakışıklısın" dediği sahne gibi, tıpkı Çağan Irmak'ın Babam ve Oğlum'unda 'Saliiiiim' diye bağırarak sersemsepelek kocasının peşinden koşturan  yenge gibi... Görünen o ki şimdilerde Ezgi Mola, Şebnem Bozoklu da bu yolun yolcusu.

Karakter kadınlar, ağır melodramların kadınları da oluyorlardı ki  sıkıntılı ve karanlığa dönük yüzüyle Şahika Tekand, kederli bakan gözleriyle Ülkü Tamer, her ayağa gelebilir Derya Alabora ilk akla gelenlerden.  Hatta işi az biraz daha ileri götürürsek yeni jenerasyonun İfot diye bildikleri Hümeyra neden birkaç film dışında Türk Sinemasında kadri bilinmemiş kadınıdır diye düşünüldüğünde; Yeşilçam'da onun esaslı simasına ve  kartonumsu olmayan oyunculuğuna  uygun roller  olamadığıdır ilk akla gelen. Türk sinema  anlayışının değişimi ile birlikte vücut hatları olmayan Serra Yılmaz'ın yüzünü  Ferzan Özpetek'in filmlerinde ona kontenjan ayırması güldürürken,  Demet Akbağ da Yılmaz Erdoğan'a indeksli varlık gösterebildi. Yine başa yani hem ekranın hem de perdenin hep rot-balans ayarlı güzellere projektörleri çevirdiğine geliyor ve yineliyoruz; esas kadın akmıyor, yaşamıyorken yan rollerde çağıldayan, hayata geçen şeylere tanıklığımız olduğunda zihinler otomatik ayar yaparak has kadın yapıveriyor onları. Tıpkı Uğur Yücel'in Yeşilçam eskizi 'Hayatımın Kadının'da Binnur Kaya'nın Türkan Şoray'la kuaförde konuşurken  'Demirci var sade Kamil diyorlar sırf karizma' diye başlayan ve 'iyice zıvanadan çıktım ben' diye konuşan mahalleli kadının filmden bağımsız olarak kültleşmesi gibi; gerçi ona da Şoray için  'hükümet gibi kadınsın güzelliğinin kıymetini bil' filan dedirttiriyorlar ama Kaya'nın, iç gıdıklayıcı gülmesinin yanında Şoray'ın canlandırdığı karakter Madam Duduka olarak bile kalmıyordu zihinlerde.