"Kumlarda çırılçıplak yürüdüm. Rüzgar esti. Bir tekne geçti. Sen uyandıramayacağım kadar uzaktaydın. Üzerimde hâlâ sıcaklığını hissediyordum. Beni hayal ettiğini hayal etmeye cesaret edemiyorum. Ah alexandre! Bir inanabilsem buna koca bir çığlık oluverirdim sadece." 



İnsan acizdir. Neden? Yaşam onu öylesine kuşatmıştır ki, asla bu dairenin dışına çıkamaz. Bir ailenin çocuğu, bir ülkenin vatandaşı, bir toplumun, bir kültürün, bir inancın, nihayet iki insanın genlerinin ortak bir ürünü olarak dünyaya gelir ve macera başlar. "Dünyaya gelmek insana bir saldırıdır" der İsmet Özel. Mevlâna "kafes"  metaforunu kullanır. Ruh ten kafesine girmiştir ve bu kafesten kurtuluncaya kadar da sancısı dinmeyecektir. Bu yüzden dünya hayatı bir sürgündür. 

 

Yönetmen Theo Angelopulos'un 1998 yapımı Eternity & A Day (Sonsuzluk ve Bir Gün) filmini seyredince aklıma ilk gelen şey; insan ruhunun büyük bir sürgünle dünyaya geldiği ve yaşadığı her sürgünün şairin dediği gibi, "bir bakıma bu sürgünün bir süreği" olduğuna bir kez daha inanmanın zorunluluğu oldu. Heidegger'in  "dünyaya fırlatılmışlık"  şeklinde kavramlaştırdığı bu varlık sancısı, hepimizin ömür boyu cevap aradığı bir soru aslında. 

 

Özgürlük mü, Huzur mu?

 

"Neden hayatını bir sürgünde gibi yaşar insan?" diye soran Alexandre, haklı bir soru soruyor. Bu, herkesin sevgisini kazanan ama gerçek aşkını (Anna'yı) yıllar önce kaybetmiş, bir daha o sevgiyi bulamamış meşhur bir yazarın annesine yaptığı (sorudan çok) bir itiraftır aslında. İtiraftır, çünkü sürgünde gibi yaşayan kendisidir ve neden bu sürgünü yaşamak zorunda olduğuna henüz cevap bulamamıştır. Büyük bir hastalığa yakalanmıştır, yarın belki de son günüdür Alexandre'nin. Ölüm düşüncesi baş göstermiş, bu hali yaşayan herkes gibi o da hayatını bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçirmekte, her şair gibi yaşayamadıklarına, yaşamayı bilemediklerine, üzülmektedir. "Neden hiçbir şey beklendiği gibi olmaz?" diye sorarken aslında yaşamında hep varolan bir eksiklik duygusuna atıfta bulunmaktadır. Bu soru, sahip olduklarının kıymetini bilemeyip, bilse de hakkını veremeyen, hep daha fazlasının peşinde koşan, aramakla bulunmayanı  arayan insanın haksız itirazıdır. Neden? Eğer hayatımı kendi istediğim gibi yönlendireceğim diyorsanız, bu özgürlüğe talipseniz karşılığını ödemek zorundasınız. Hem özgürlük hem huzur, hayatın kaldıramayacağı bir istek. Hem iyi bir yazar, hem iyi bir eş, hem iyi bir baba, hem de iyi bir evlat olunmuyor maalesef. Herhangi bir alanda iyi olmaksa dileğimiz, diğerlerinde zayıf olmak kaçınılmaz. Soru şu? Yarın öleceğimizi anladığımız ve son günümüzü yaşadığımızı hissettiğimizde, dönüp geriye bakacağız. Koca bir ömür geride kalmış. En çok şunu yaşamak isterdim dediğimiz şeye bugünden neden yatırım yapamayız? "Neden insan bilmez nasıl sevileceğini?" diye sorar kahramanımız. Eğer bunu soracaksan, en fazla önemi sevdiğine göstereceksin. Tabi ki, insanın bugünden bunu kestirmesi biraz zor. Ne istediğini bilen kaç kişi var ki dünyada? Rüzgârın önüne savrulmuş yapraklar gibi mutlu, mesut yaşamak dururken!...


 

Bugünü bana ver!

Filmin yönetmeni Theo Angelopulos, Alexandre'nin şahsında insanın kader karşısındaki acziyetine vurgu yapsa da, açıklanması gereken bir nokta var. Alexandre iyi bir yazar olmak için sürekli yurt dışına çıkan, bu yüzden sevgilisi ve çocuğunun annesi Anna'yı ihmal eden bir karakterdir. Sokrates'in "Hayattan uzaklaştıkça hakikkate yaklaşırız" dediği gibi, Alexandre, sıradan hayatın gereklerini ihmal ederek daha üstün bir şeyin (hakikatin) peşinde koştuğu için, hayatın dışına çıkarak hayatı idare etmeye çalışmakla özellikle Anna'ya gereken özeni gösterememiştir. "Biliyorum, bir gün gideceksin" diyen bir kadındır Anna. Israrla yaşamak, yanında tutmak istediği adam, sürekli gitmektedir ve Anna için bu durum öğrenilmiş bir çaresizliktir. Şu sözlere kulak verelim: "Kumlarda çırılçıplak yürüdüm. Rüzgar esti. Bir tekne geçti. Sen uyandıramayacağım kadar uzaktaydın. Üzerimde hâlâ sıcaklığını hissediyordum. Beni hayal ettiğini hayal etmeye cesaret edemiyorum. Ah alexandre! Bir inanabilsem buna koca bir çığlık oluverirdim sadece." 


 

Madem böyledir, Anna'yı (bu benzersiz sevgiyi) ihmal etme pahasına iyi bir yazar olunmuştur, o halde ihmal edilen, sürekli bırakıp gidilen Anna'nın yokluğuna duyulan bu özlem niye? diye sormak geliyor insanın aklına. Dürüst olmak gerekirse, elindekinin kıymetini bilmeyip, kaybettiğinde onu aramak, insanın en doğal, aynı zamanda en nankör yanıdır. Zaten bu dünyada mutluluğu yakalayanlar elindekiyle yetinebilen, elindeyken kıymetini bilen, "Daha ne isterim ki" diyebilenler değil midir? Alexandre, ölüme hazırlandığı bir günde tabi ki eski günleri, Anna'yı, onun hediyesi olan kızını, annesini, ada gezintilerini, az da olsa mutluluğu yakaladığı anıları hatırlamak isteyecektir. Fakat, burada bir haksızlık söz konusu. Alexandre, yalnızlığa kapı açan tercihleri kendi yapmamış mıdır? Anna'ya kulak veriyoruz: "İki kitap arasında seni çalmaya çalışıyorum. Hayatın yakınlarımızda geçiyor, kızınla benim yakınımızda, ama asla "bizimle" değil... Biliyorum bir gün gideceksin. Gözlerinde uzak rüzgarlar esiyor. Ama bugün, bu günü bana ver, sanki son günmüş gibi. Bugünü bana ver." Yalnız bırakılan kadın, elbet birgün yalnız bırakır.

 

Yarın Ne Kadar Sürecek?

 

"Ben böyle olmasını istemezdim" deme hakkı var mıdır insanın? Elimizi vicdanımıza koyup, şöyle ciddî bir muhasebe yaptığımızda, tam da bu sonuçları doğuracak tercihler yaptığımızı söyleyemez miyiz? Böyle olmasını biz istediğimiz için böyle değil mi? Evet, kader olmadık işlerle çıkar karşımıza. Ama hayat rastlantılarla izah edilecek kadar basit midir? Başımıza gelen olayları seçemeyebiliriz, ama onlara karşı belirleyeceğimiz tavırda da mı seçme hakkına sahip değiliz? Bizi özgür kılan da bu değil mi zaten?

 

"Yarın ne kadar sürecek?" diye sorar Alezandre, "Sonsuzluk ya da bir gün" diye cevaplar Anna. Yaşamaya değer bir hayat varken karşımızda, kendimizi sürekli geciktirerek, yapıp etmek istediklerimizi erteleyerek harcadığımız bu hayatın sonu elbet bir vicdan muhasebesi ile son bulacaktır. Doya doya yapmak istediklerimizi küçük hesaplar, gereksiz korkular, basit ön yargılar nedeniyle iptal edebiliriz, ama bunu yaptığımız takdirde "Neden huzursuzum?" sorusunu sormaya hakkımız var mı? İşte o soruya geliyoruz: Pişman olmayacağımız, sahipleneceğimiz, savunacağımız, beklentilerimize cevap bulacağımız bir yaşamı sürmek mümkün mü? Yönetmen (Theo Angelopulos) Alewxandre'nin yaşadıklarını önümüze koyarak "Evet" cevabını veriyor. "Umut her zaman var." Peki filmin önerdiği çözüm nedir? Kendinizi ertelemeyin. Söylemek, paylaşmak, dağıtmak, almak, vermek istediklerinizi geciktirmeyin. "Hayat narindir"      

 

 

Bir sürgün, bir şair: Argadini!

 

Tabi ki insanın en zoruna giden şey, boşluk duygusu. Belki de insan için en tehlikelisi. Yalnızlığın en ağır şekli. "Acıyla ihtiras arasında sessizce parçalanarak çürüyüp giden insanın" bunu farkettiği an. Ölümün eşiğine gelmiş, yıllardır üzerinde çalıştığı bir şiiri tamamlamamış bir şair için en doğal fikir; hayatın ne kadar boş olduğudur. Acı çekmekten başka maharetimiz var mı ki! Bütün sevdiklerin terk etmiş, hiçbir isteğin beklediğin gibi sonuçlanmamış, adeta değirmende öğütülen un gibi, sen de hayatın sana sunduğu kadar yaşamayı öğrenmişsindir. Aslında öğrendiğin şey; ömür dediğin şeyin göz açıp kapayıncaya kadar geçmiş olduğu ve ne de çabuk geçtiğidir. Geriye kalan şey; Alexandre'nin dediği gibi "kalıntı"dır. Elbette insan "Yaşamaya değer olan hayat hangisidir?" sorusuna kendi hayatıyla cevap vermek zorundadır. Yaşarken bu soruyla uğraşmak zordur ama ömrünün son demlerini yaşayan bir insan için kaçınılmazdır. Yarın son günü olan Alexandre, ölmüş eşi Anna'nın 30 yıl önce yazdığı bir mektubu okur ve bütün geçmişini, bir gün içine yaşadığı bütün güzellikleri sığdırarak tekrar hissetmeye çalışır. Bu arada Arnavutluk'tan kaçak yolla Yunanistan'a girmiş ve "Kırmızı Işık Çocukları" denilen çocuklardan biriyle tesadüfen karşılaşır ve bir günlüğüne de olsa küçük bir dostluk gelişir aralarında. Dünya hayatı bu kadar acıyla doluyken, insan kuşatılmışlıktan, sürgünden, sevgisizlikten yakınırken üstüne bir de bu sınırları koymanın gereksizliğine işaret eden ve bunu mafyanın esir ettiği masum çocuklar üzerinden gösteren yönetmene hak vermemek mümkün değil. Burada tam da yeri olan bir soruyu soralım: Eğer dünyayı yaratmak bizim elimizde olsaydı nasıl bir dünya yaratırdık? Herkesin kalkmasını istediği ama herkesin durmasına bir şekilde katkıda bulunduğu sınırların gereksizliğine dikkat çeken Alexandre ile Arnavut çocuğun dostluğu dünyayı cennete çevirme isteğiyle hümanist ve de biraz ütopik bir yaklaşım sergilemektedir. Yine de, filmde çocuğun adının olmayışı (Minik sürgün kuş ve mutsuz olarak tanımlanan) bir çocuğun trajedisinden ziyade bir insanlık sorununa dikkat çekmeyi başarıyor. Hele ki bu minik sürgün kuşumuz, o dondurucu kar altında Arnavutluk sınırından Yunanistan'a nasıl kaçtıklarını bir anlatıyor ki, insanın dinlemeye bile yüreği dayanmıyor. Yunanistan'a kaçmasına yardım eden arkadaşı Selim'in ölümü üzerine o minik yürekleriyle mülteci çocuklar bir küçük ayin düzenliyorlar. Filmin müziklerini yapan Eleni Karaindrou'nun enfes müziğiyle bu bölümün, sinema tarihinin unutulmaz sahnelerinden biri olmayı başaracağına inanıyorum.


Bütün yaşamı boyunca (hayattan uzaklaşma pahasına) inatla kaleminin peşinden giden bir şairin bu durumda eksiklik duyabileceği şey; belki daha fazla şiir için kelime satın almak olabilir, hayıflanmak değil. "Hâlâ kayıp kelimeleri bulabilecek ya da sessizliğin içinden unutulmuş kelimeleri çıkarabilecekken, neden sadece ve sadece kendi ayak seslerimi duydum evin içinde?" diyen bir şaire ancak şu söylenebilir: "Argadini!"  

NOT: Yazarımızın bu yazısı Hece Dergisi Kasım 2009 sayısında yayınlanmıştır.