"Ankara'yı bilirsiniz, sıkıcı bir şehirdir."



"İnsanları ruhsuz, sıkıcı, soğuk, korkak, bedavacı, memur ve öğrencidir. Öğrenciler devlete sırtını dayamış asalak grubu, memurlar ise başka ne işe yarar ki bu insanlardır." Yeraltı filmini izledikten sonra aklıma ilk gelen cümleler bunlar oldu. Bu film böyle bir cümleyle başlamalı diye düşündüm.

 

Aslında Zeki Demirkubuz, neden Ankara'yı tercih etti, bu konuyu hiç düşünmedim. Filmin başkentte çekileceğini ilk duyduğumuzda sevinmiş, hatta denk gelir miyiz acaba diye eşimle beraber küçük de olsa bir umut beslemiştik. Filmin bitiminde neden Ankara'nın tercih edildiğini daha iyi anladım. Bu ülkede ancak Ankara yeraltından notlar yazdırabilirdi insana. Nasıl Dostoyevski'nin kahramanı sevmese de (başkent olan) Petersburg'da yaşıyorsa, Demirkubuz'un kahramanı da (istemese de başkent olan) Ankara'da yaşayabilirdi. Yalnız, Dosto'nun kahramanı için şehir de önemliyken Demirkubuz'un kahramanında şehir baskın bir faktör gibi durmuyor. Nitekim Yeraltından Notlar'ın sahibi için, Petersburg'un Batılılaşma taraftarı, aydınlanmayı zorunlu gören, istatistiklere inanan, bilime tapan, "çare yok, Avrupalılaşmalıyız" diyen entelektüellerinin kendi insanına gösterdiği kibirli tavrı, açıkça ve net bir şekilde bir insanlık problemine dönüşürken Demirkubuz'un kahramanı için mesele biraz daha bireysel bir düzlemde seyrediyor. Ankara kendine has bir aydın sınıfı oluşturamayıp, İstanbul'un artıklarıyla beslendiği için bu durumu normal karşılamamız gerekiyor sanırım. Fakat tekrar etmekte fayda var; Ancak Ankara gibi insanı da kendisi de hiçbir orijinal kimliğe sahip olamamış, sıkıcı bir şehirde bu film çekilebilirdi, çok doğru bir tercih olmuş.


 


Filmi seyrederken Yeraltından Notlar'ı üç kez okumuş biri olmanın bütün dezavantajlarını yaşamadım değil, hatta yetinmeyip filme gitmeden önce Demirkubuz'un "insanlığın el kitabı" dediği kitabı yeniden okumaya başladım ama bitiremeden filmi seyrettim.

 

Öncelikle çok kolay bir apartmanın bodrum ya da bahçe katı tercih edilebilecekken neden üst katların mekan seçildiğin, merdiven sahnelerini gördükten sonra biraz anlar gibi oldum. Yine de penceresi günün ancak kısıtlı zamanlarında, o da çok az güneş gören bir ev olabilirdi. Bunun için İncesu ya da Mahmut Esat Bozkurt gibi caddelerden birinde, şehre yakın güneşe uzak bir bodrum ya da bahçe katı pekala bulunabilirdi. Onu geçin, öğrencilik yıllarımızda Bahçeli 2. cadde'de V Kuaför yazan binanın yan tarafındaki apartmanın bodrum katında, güneş görmeyen bir evde oturup, kendimizi (Bahçeli'de oturduğumuz için) iyi hissettiğimizi hatırlıyorum da, güneşimiz yoktu ama moderndik. Hangisi daha önemli acaba?     

Boşuna dememişler: "Ankara Ankara Güzel Ankara / Seni görmek ister her bahtı kara"



 

Ne yalan söyleyeyim, iç sesi daha çok bekliyordum, çünkü iç dünyası dış dünyasından çok daha problemli (ve zengin) bir kahramanın ruh halini sadece olaylar üzerinden veremeyeceğini yönetmen kadar ben de tahmin edebiliyordum. Biraz yetersiz olmuş gibi, Muharrem'in bazen neden öyle yaptığını anlamakta zorlanıyoruz. (Hoş, Muharrem de bilmiyor ya, hayat bu yüzden güzel işte. Saçmalamak gibi bir özgürlüğümüz var). 


Sonra ister istemez bir dayak yemenin hazzını yaşama isteği neden yoktu diye sormadan edemiyor insan. Bilemiyoruz, yeraltı adamının subayla arasındaki tek taraflı psikolojik mücadelesi acaba Sırrı Süreyya Önder'in çıkarılmış sahnelerinde vardı belki de. Tam da yakışacaktı, kendini beğenmiş bir Ankara bürokratı ile Kuğulu Park'ta ilginç bir karşılaşma, bürokratımız tipik eğitimli (bu yüzden kompleksli) bir Ankara bürokratı gibi burun kıvırıp kahramanımız gibilerinin bu şehre hiç alınmaması gerektiğini veya alınsa bile en fazla kapıcı yapılmasının modern cumhuriyetimiz için son derece gerekli olduğunu suratıyla ifade edebilir ve sıradan memurumuz Muharrem'le üst düzey bürokratımız arasında büyük bir insanlık mücadelesi başlayabilirdi. (Ne de olsa bu şehrin koyun tabiatlı korkak insanları Nevzat Tandoğan'dan bu yana bu muameleye alışıktır). Bu konuyu şu yüzden önemsiyorum; yeraltına çekilmek sadece bireysel bir tavır değil aynı zamanda toplumsal bir tepkidir Dostoyevski'nin eserinde. Dostoyevski'nin bütün külliyatında şahit olacağımız temel bir isyandır bu; Batılılaşmaya değil, onun gerekliliğine ve haklılığına isyan. Yeraltı adamının subayla problemi sadece kişisel değil, aynı zamanda toplumsal bir yaraya da parmak basmaktadır. Zaten romanın ilk kısmında bu sorular açıkça soruluyor: "Beni bir sıçan gibi görmeye ne hakkın var? Senin gibi değilim diye beni küçümseme, dışlama, ötekileştirme hakkını sana kim veriyor? Niçin Batılılaşmak zorundaymışım? Neden Tanrı'ya değil de bilime tapmak zorundayım? Neden bir insan gibi değil de bir vida gibi hareket etmeliyim? İstatistiklerle ifade edilmenin iyi olduğunu kim söylemiş? Modern ve aydınlanmacı aydın tipinin en gerekli, en haklı ve en faydalı insan örneği olduğunu kim söylüyor? İki kere ikinin dört ettiğini ne adına kabul etmeliyim? Etmesem ne olur? Dostoyevski'nin en temel isyanı bunadır: Batılılaşmaya değil, onun haklılığına ve gerekliliğine karşıdır. Yeraltı adamı da en başta buna itiraz etmektedir. Durun size bir örnek anlatayım:



Birçok devlet kurumunda olduğu gibi, benim çalıştığım kurumda da, Ağustos, Eylül ayları memurlarımızın tatilini hangi Akdeniz ya da Ege şehrinde, hangi tatil beldesinde ve hangi özelliklere sahip otellerde geçirdiklerine dair muhabbetlerle geçer. Yine böyle bir sohbet esnasında mürekkep yalamış, doktoralı, yaşlı bir bayan personelimiz Antalya'da gittiği oteli ballandıra ballandıra anlatırken, ortamdaki genç (ve talihsiz henüz Avrupa görme saadetine erememiş) bayanlardan birisi, kendilerinin de Alanya'da bir otele tatile gittiklerini söyleyince, eğitimli, gün görmüş (yani Avrupalı standartlarda) yaşlı bayan personelimiz "Öyle mi? Resort müydü oteliniz?" siye sorunca genç bayan "Resort mü?" deyivermiş, "Resort ne demek bilmiyorum." Vay efendim, resort'ün ne anlama geldiğini nasıl bilmezmiş. Genç bayan arkadaş, resort kelimesinin anlamını bilmediği (modern hayata ayak uyduramadığı) için komplekse girdi mi? "Ben resort kelimesinin anlamını bilmiyorsam bu suç mu?" derken halini görmeliydiniz.

Yeraltı adamı da, modern bilime, matematik kurallarına, insanların eğitildiği takdirde çıkarlarına uygun davranabileceğine dair sosyolojik kuramlara alabildiğine meydan okurken aslında Avrupalılaşmaktan başka çaresi kalmadığının ısrarla söylenmesine öfke duymaktadır. Aynı şeyi Muharrem'den de bekledim ama Demirkubuz, meselenin o tarafını es geçmiş anlaşılan. Üstat için sahicilik, Batılılaşma ve yabancılaşma probleminden önce geliyor.                           


 

Sinemada seyredince daha iyi anladım ki, Ankara'nın merkezi sayılan Kızılay'ın nevi şahsına münhasır hiçbir özelliği yok. En hafifinden küçük bir Avrupa şehrinde bile rastlayabileceğimiz, herhangi bir Hollywood film yapım şirketinin bir ayda kurabileceği bir şehir merkezinde yaşadığımı beyazperdede bir kez daha anlamış oldum. Muharrem de bunu bildiğinden koskoca başkentin en işlek caddelerinde bile kendine bir hayat kuramayıp yalnızlığına sığınıyor. En büyük problemi ise; sahicilik. Yemek sahnesinde bu konu kabataslak geçmiş sanki, hele Muharrem'in durup dururken Ormancı'yı söylemeye başlaması içsel bir çatışmadan ziyade çocuksu ve masum bir sarhoşluktan öteye gidemiyor. Dostoyevski'nin yeraltı adamı arkadaşlarına onları ne kadar umursamadığını göstermek için şarkı söylemeyi geçiriyor içinden ama söylemiyor. Demirkubuz'un kahramanı içinden geçeni yapıyor ama bu sefer "ne alaka?" diye bir soru geçiyor zihninizden. Çünkü sıradan insanların kaypak, yalaka ve gösterişçi tavırlarını gösteremediği için topluma ayak uyduramayan bir insanın kendini kendine ispat etme çabasıdır bu.


 

Muharrem için arkadaşlarının onun varlığını hiçe sayması, istenmeyen kişi durumuna düşmek, hepimizde olduğu gibi onda da kişisel bir buhrana yol açıyor ve onun bu onur kırıcı durumdan kurtulmak istemesi, her şeyden önce kendine karşı saygısının bir gereğidir. Üstelik bunu yaparken hepimiz gibi Muharrem de aynı duyguyla yaklaşıyor haksızlığa: Sen kimsin ki benim varlığımı hiçe sayıyorsun? Demirkubuz'la Dostoyevski'nin ortak yanlarından birisi bu bence: Hayatın dışına itilmiş, haksızlığa uğramış, başarısız olmuş kişilere kendilerini daha yakın hissetmeleri. Masumiyet, Yazgı, 3. Sayfa, Kader, İtiraf, Kıskanmak ve Yeraltı filmlerinin ana karakterlerini düşünün. Hepsi, hayatın içine girememiş, (herkes gibi en önce ben diyemedikleri, bencil ve egoist olamadıkları, yalan bir hayata inanıp devam edemedikleri için) herkesin sahip olduğu en sıradan mutluluklara erişememiş, kaderle ve Tanrıyla problemi olan çünkü sordukları soruların cevapları gündelik hayatın içinde bulunamayan kişilerdir. Muharrem'in yemekteki sahicilik, dürüstlük ve içtenlik üzerine söylevi de bu isyanın bir nevi dışavurumudur. Dürüst ve sahici olmak, kendin olmak başarılı olmaktan daha önemlidir. 



 

Hadi itiraf edelim, bunları söylerken bütün bu olumsuz sıfatların hiçbiri sanki bizde yokmuş gibi davranmaya bayılırız. Halbuki bal gibi biliriz; hepimiz yalan söylemeyi severiz, hatta dürüstlük üzerine nutuk atsak bile yalan söylemeden dünyada yaşamanın zorluğuna hepimiz şahit olmuşuzdur. Asla göründüğümüz gibi değilizdir. Geçmişimizi gizleriz, çünkü ondan utanırız, aşağılık bir insan olduğumuzu bize hatırlattığı için (kurtulma şansımız olmadığını ve bir gün mutlaka karışımıza çıkacağını bile bile) ondan kaçmaktan başka çaremiz yoktur. Ah, en çok sevdiğimiz şey de kendimize yalan söylemek değil midir?


 

Ancak Muharrem bunu yapmıyor. Hiç değilse kendisini bütün pisliğiyle kabul ediyor. Tipik bekar evi sahnesi olan sehpada yumurta yeme ve sofrada sigara söndürme geleneğinin devam ettiğini görmek beni çok sevindirdi doğrusu. Yıkanmak zoruna gittiği için sadece koltuk altlarını ayna karşısında sabunlamak, kokladıktan sonra kendi omzunu öpmek, apartman boşluğunun kahredici sessizliğine katlanarak her gün yanı merdivenlerden inip çıkmak, her akşam tekrarlanan boş eve girerken duyulan isteksizlik, bir arkadaşla sohbet etme özlemi, bir sohbet ortamında kabul görme arzusu, evin bakımsızlığı, eşyaların düzensizliği, can sıkıntısından belgesel izlemek, hayvanların çiftleşmesine bakarak kendi cinselliğimizi hatırlamak, her ne şekilde olursa olsun çiftleşme ihtiyacımızı giderme isteği, olmadı kendi kendine tatmin olmanın acıyla karışık dayanılmaz zevki, aynı yemeği tencerenin dibi tutuncaya kadar günlerce ısıtıp yemek, koltukta yığılıp uyuyakalmak, dışarıda herkes mutlu bir hayat yaşıyor da bir sen yalnızmışsın gibi hissedip üzülmek, bütün bunlar bizim gerçekliğimiz, Muharrem de böyle bir hayat yaşıyor. Acı çekmekten zevk alıyor (çünkü acıda hazların en tatlısı gizlidir) ve bunu inkâr etmiyor. Her şeyden önce kendine, vicdanına karşı bir sorumluluk duyuyor.     

            

Arkadaşlarından hırsını çıkaramayınca soluğu yanında aldığı fahişeyle arasındaki diyalogda da Muharrem Demirkubuz'a özel bir tuhaflık sergiliyor. Ölüme dair diyalog muhteşem ama Muharrem'in tuhaf sesler çıkararak fahişeyi korkutma ve aşağılama isteği, melankolik olmaktan çok patolojik gibi duruyor. Ben yeraltı adamını, duygu durum açısından Lars Von Trier'in Melancholia filmindeki Justine'e daha çok benzetiyorum. Muharrem, bu sahnede sinir sistemi dağılmış, depresif bir görüntü arz ediyor. Yine aynı fahişe Muharrem'in evine geldiğinde "İyi olamıyorum... İzin vermiyorlar" itirafı da biraz yavan duruyor, yazının başında iç sesin daha çok kullanılması gerektiğini söylerken kastettiğim sahnelerden biri de buydu.


 

Doğrusu, görüp görebileceğimiz en zor roman karakterlerinden birisi olan yeraltı adamının ruh halini yansıtmanın zorluğunu (kendimden yola çıkarak) tahmin edebildiğimden, Engin Günaydın'ın başarılı oyunculuğuna toz kondurmak istemiyorum. Dostoyevski'yi, Yeraltından Notlar'ı ve Zeki Demirkubuz filmlerini bilen herkesin aklında hemen aynı fikir oluştu bu filmde ve ben de buna katılıyorum: Yeraltı filminde ancak Engin Günaydın oynayabilirdi ve o da başarıyla bu karakteri canlandırdı. Hatta yeraltı adamının, doğruyu yapmak yerine saçma olanı tercih edişini Engin Günaydın'ın yüzünde çok iyi okuyabiliyorsunuz ki, bu ciddî bir başarıdır.



 

Romandan yola çıkarak oluşturulan bir senaryo üzerine konuşuyorsak, romanda olup filmde olmayan konular üzerine konuşmak ayıptır. Yine de bunu yapmaktan zevk aldığımı inkâr etmiyorum. Ne de olsa kırkından fazla yaşamak da ayıptır ama hepimiz yaşıyoruz. 

 

Demirkubuz'un Türk sinemasına bir klasik hediye ettiğini söyleyerek bitirmek istiyorum.


 

NOT: Patates konusuna girmemi beklemiyordunuz herhalde:))