SARMAŞIK KAPAK 

Bu ülkede yaşamak

 

“Sarmaşık bu ülkede yaşamaya dair hissettiğim şeyler üzerinedir.”[1]

Tolga Karaçelik

 

 

 

“Gemi gitmiyorsa biz ona gemi diyemeyiz, deniz artık bitmiştir orada. Peki kaptanla ne yapacağız? İşlevini, otoritesini kaybetmiş bir hiyerarşi, gücünü devam ettirmek için neler yapar? Ülkemde ve birçok siyasi sistemde gördüğüm tıkanmışlıktan beslendim yazarken.”[2]

Gücün ve iktidarın bireyi nasıl değiştirdiğini çarpıcı bir şekilde gösteren Yönetmen Tolga Karaçelik, son filmi Sarmaşık ile “İşlevini kaybetmiş bir otorite, hiyerarşiyi yani statükoyu devam ettirmek için neleri göze alır?” diyerek iktidar aygıtları ve hiyerarşi kavramlarını yoğun ve akıcı diyaloglara döküyor ve izleyiciyle paylaşıyor.

Bazen insanlar arkalarında bıraktıkları hayatın ve yaşamakta oldukları sürecin, -karakter özelliklerinin de katkısıyla- bünyelerinde meydana getirdiği zehri dışarı atarlar…

Bir geminin içinde kalmak zorunda olan ve yaklaşık 2 ay geçiren 6 erkeğin hayatta da ne kadar kapana kısılmış olduğunu ve hayattan elde edemedikleri egemenliklerini, bir geminin içinde arayış hikayelerini izliyoruz Sarmaşık’ta…

Bu öyle bir sıkışmışlık hali ki bağımlılıklarının tutsak edici zincirlerinin her adımda bir kat daha sıkılaşarak delirtici aşamaya gelişinin, sınıfsız, imtiyazsız bir tayfaya dönüşümünün öyküsü Sarmaşık…

SARMAŞIK AFİŞ

Türk sineması, son dönemde inatla sürdürdüğü berbat yolculuğuna devam ederken ve “Bu kadar kötü film nereden çıkıyor?” derken “Sarmaşık” bizim gibi penceresini bağımsız Avrupa sinemasına açanların yüreğine su serpti. İranlı yönetmen Asghar Farhadi, bir evlilik/boşanma hikayesi üzerine çektiği “Bir Ayrılık” filmde, iki insanın ayrılığından ziyade derinlerde bambaşka bir yaraya dokunuyordu. Filmden ne İran gibi bir katı ve kapalı bir ülke rahatsız oldu, ne de film Farhadi’nin önünü kapattı. Aksine film Farhadi’ye Oscar yolunu açtı. Zeki Demirkubuz’un dediği gibi: “Bir mesele anlatmak isteyen adam ne yapar yapar bunun yolunu bulur”[3]

Sarmaşık da bu yönüyle benzerlik gösteriyor. Gemide geçen hiyerarşi mücadelesi, ülkeye dair bambaşka tartışmaları da beraberinde getirdi. Sarmaşık da “Bir Ayrılık” gibi tüm dertleri içinde barındırıyor ama öyle bir dil kullanıyor ki evrensel olmayı başarıyor. Seyrettiğim akşamdan beri kafamın içinde dönüp duran, izleyen arkadaşlarımla bir araya geldiğimde üzerine sürekli konuştuğumuz bir şaheser diyebilirim…

52. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nden “En İyi Film”, “En İyi Yönetmen”, “En İyi Senaryo” ve “En İyi Erkek Oyuncu (Nadir Sarıbacak)” ödülleriyle dönen ‘Sarmaşık’, Tolga Karaçelik’in “Gişe Memuru” ndan sonra çektiği ikinci uzun metrajlı filmi... Bağımsız sinemaya henüz kapılarını tam anlamıyla aralayamamış bir ülke olmamıza rağmen Sarmaşık, daha vizyona girmeden özgün konusu ile dikkat çekmeyi başardı; gösterime girdikten sonra da hak ettiği övgüleri haklı olarak topladı.

PORTAKAL

Olay örgüsü, işleniş biçimi, sinematografisi ve sinema dili çok başarılı olan filmde sinema koltuğuna çakılmanıza yol açan tek çekimli dar mekan aktarımlarının (kamarot koridorları gibi) yanı sıra filmde aşağıda detaylıca değineceğimiz heyecan verici metaforlar da yer alıyor. Müthiş bir karakter çalışması yürütülmüş olan filmde oyuncuklar çok yerinde ve başarılı... Sarmaşık’ın oyuncu kadrosunda ise Nadir Sarıbacak (Cenk), Kadir Çermik (İsmail), Hakan Karsak (Nadir), Osman Alkaş (Beybaba), Özgür Emre Yıldırım (Alper) ve Seyithan Özdemir (Kürt) yer alıyor...

Yönetmen Tolga Karaçelik, filmde sadece erkek oyuncuların yer alması ve bundan ötürü de hiyerarşi ve güç savaşının aktörlerinin erkek olduğu eleştirisini de “Ben karakterleri erkekler değil, insanlar diye yarattım” sözleriyle kesin bir dille reddediyor. Kaldı ki nihayetinde hikayemiz gemide geçiyor ve gemi çalışanları (tayfa) genellikle erkek olurlar. Yönetmenin kabul etmediği bir diğer husus ise Nadir Sarıbacak’ın en iyi performansı sergilediği söylemi. En güçlü karakter olan Cenk’i canlandıran Nadir Sarıbacak, tek başına filmi sırtlamış ve oyunculuğu filmin önüne geçmiş gibi görünse de Yönetmene göre başta İsmail karakteri olmak üzere her oyuncu çok iyi performans sergiliyor; Sadece Cenk karakterinin öne çıkması izleyici üzerinde böyle bir algı yaratıyor.

Tolga Karaçelik, sürekli akan bir senaryoya rağmen filmi 3 bölüme ayırmış ve her bölümünün başına, eserlerinin çoğunu uyuşturucu aldıktan sonra gördüğü halisünasyonların etkisinde yazan İngiliz Şair Samuel Taylor Coleridge'in, kendi deyimiyle yine bir gün “afyonun etkisiyle daldığı bir rüyada” kaleme aldığı Yaşlı Gemici şiirinden dizelerle ayırmış. Bu arada Coleridge'in şiir, filmin bazı sahnelerinde de karşılık buluyor.

“Direkler eğik, burnumuz batmış suya

İnsan düşmanının sillesinden kaçar ya

Soluğunu ensesinde duya duya

Ve koşar başını hiç kaldırmadan

Gemi öyle koştu, rüzgâr öyle coştu

Kaçtık güneye hiç durmadan”[4]

 

Önce karakterlerimizi tanıyalım:

 

Beybaba; Otorite sahibi olan armatürün sesi, nefesi, temsili de olsa küçük otoritemiz, kaptanımız. Otoriter kişiliği, acımasızlığı, agresif tavırları, bağırmaları, çağırmaları ile bir anlamda iktidar.

 

İsmail; Korkuyu diğer karakterler üzerinde yaşatan ve en fazla da kendisi yaşayan, içkisi, kumarı olmayan bir dini bütün; iktidarın peşinde koşmaya hazır, biat etme kültürüne sahip, otoriteyi sorgulamayan, dindar yapısıyla 'hayatta kalma içgüdüsüne' ve salt olarak 'öfke'ye maruz kalıyor. Hiyerarşi savaşına girişi bir nebze doğru bir yorum olarak kabul edilse de yaptıkları emirlere itaatten öteye gidemiyor. Alttan aniden yükselişi ya da yükselmiş görünme halleri, kısıtlı sayıdaki mürettebatta “kraldan çok kralcı” ve “iktidarın sopası” görüntüsünden başka bir izlenim bırakmıyor. Üzerine yüklenen “kulak olma” sorumluluğunu derhal kabul ediyor ve sonuna kadar da görevine en iyi şekilde itaat ediyor. Beybaba’nın kendisini sattığı zamanlarda da kaderine boyun eğmekten geri durmuyor. Mevcut otoritenin sorgulanarak değiştirilmesi fikrinden hoşlanmıyor. Bir nevi “sistemin gönüllü askeri”... Hiyerarşi kavgasında inançları bile onu rahatlatamıyor; zira korkudan altına bile kaçırıyor. İsmail elbette Gemi=Türkiye üst metaforunda tam manasıyla dindar kesimi temsil etmiyor ama geniş toplumun bazı özelliklerine sahip. Otoritenin gözüne girebilmek için mağdur ve mazlumken zalime dönüşen İsmail karakteri, bizim için sadece bir kurgu değil, yaşadığımız ülkenin de bir gerçeği...

 

SOHBET

 

Cenk; Gemide iktidarla olan gerilimin sembolü... Onu Adana Demirspor formasıyla da görüyoruz. Boşa değil! Var olan sistemi değiştirmeye çalışan ya da “yanlış bir şey var; bunu devam ettirmeyelim” diyen ilk adam; yani bir anlamda çatışmanın tetikleyicisi… Yaşamın zevklerine karşı en bağımlı olan o…

 

ADS

 

Cenk, ‘takılan’ bi’ insan evladı... Gemideki duruma da kendi hayatına müdahale edildiği noktada çıldırıyor zaten. Cenk, geri dönerse polisle başı belaya gireceğinden değil -geri dönerse de onlardan kaçmanın bir yolunu bulacaktır- sadece çok uzun sürmeyeceğini tahmin ettiği bir süreçte rahat rahat takılıp, kendi tabiriyle “yat aşağı al paranı” halinden orada bulunmayı tercih ediyor. Ancak tahmin ettiği gibi olmuyor, süre uzuyor ve İsmail’le sıkıntı yaşıyor. Artık kafayı kırmaya ihtiyacı var ve malzemesi! Bitiyor. Üstüne Beybaba’sal hallerden ötürü rahat da bırakılmıyor. Aslında biz filmin başında, Cenk’in fikirlerini almaya gerek görmediği kişilerden, geminin uzun süre bağlı kalabileceğini öğreniyoruz. Cenk zaten hiyerarşiyi ele geçirme ya da ona yeni yön verme arzusundan değil, salt gitmek istediğinden konuyu hayat memat haline getiriyor ve düzenli arıza veriyor. Yoksunluk çekmediği yada üzerine gelinmediği zamanlarda rahat yapısıyla gerçekken, birleşen bütün yoksunluklarından ötürü kurulup kurulup aynı noktaya farklı zamanlarda arıza verme potansiyeli ile de gerçek. Salt bu arıza verme sürecinin kontrolsüzlüğünden ötürü insanları da örgütleyemiyor. (Kürt’ün yokluğunda, yani sayıları beşe düştüğünde sürece karşı duranlar olarak çoğunluğu elde ediyorlar aslında, fakat cenk birlikte hareket etmekten ziyade kendinden yana ve bu da çoğu zaman herkese karşı olduğu anlamına geliyor.) Yani kendisiyle aynı fikirdeki insanlarla bile bir birlik oluşturamıyor; çünkü hepsini bir şekilde ve sürekli kızdırıyor. Gemiden kaynaklanmayan bu ruh haliyle Cenk karada aynı zorlamaya maruz kalsa da yine aynı reaksiyonu verecek. Durmadan söyleniyor. Beybaba’nın kapıya gidip kapısında, onun üzerine alınabileceği şekilde yapmıyor ama bunu, aşağıdan küfrediyor: Beybaba’nın görmezden gelebileceği, “kuyruğu dik tutucu” hallerine yardımcı olacak taktiksel bir tavır izliyor.

Her fırsatta tüttürüyor.

Cenk’in ayna karşısında saçları için yaptıkları bize “You talkin' to me” diyen taksici Robert De Niro’yu hatırlatıyor.

Cenk… Kısaca “muhalif ses”

KAVGA

Nadir; Filmin giriş bölümünde gecekondu direnişinde yer alma arzusuyla -zayıf bir bağlantı da olsa- "sol eğilimli" bir karakter çağrışımı yapıyor. Devletin yıkması sebebiyle geriye sığınacak bir “evi” kalmayan, silik ve sinik Sulukule’li Nadir, evlerinin yıkılması ihtimaline karşı bir direnişe geçme haline ahlaken meyilli iken gidemeyişi üzerine gönülsüz rızayı da oluşturabiliyor.

 

Nadir: “Sulukule Evleri’ni de yıkıyorlar Beybaba. Bunlar her yeri yıkacaklar. Evimizi de yıkacaklar diye korkuyorum.”

 

Nadir’in içinde bulunduğu bu duruma “şartlar” diyebiliriz. Neticede paraya ihtiyacı vardı, zaten parasını uzun zamandır alamamaktaydı ve Beybaba’nın ona “senin paranı yatırsın, diyeyim de…” söylemi vardı. Beybaba’nın baskıcı hallerini onaylamasa Nadir’in ona saygıda kusur etmediğini de görmek lazım.

İsmail’in aksine “kulağım sensin” i garipsemiş; milleti dinleyip Beybaba’ya olanları anlatmak yerine, Beybaba’yı dinleyip diğerlerine onun konuştuklarını aktarmayı tercih etmiştir.

Nadir’in rahatsızlık duyan ama ne yapacağına dair bir fikri olmayan/yöntem bilmeyen kesimin iyi bir tasviri olduğunu söyleyebiliriz. İnsanların içinde bulundukları umutsuzluk anları ile ilgili kendilerince çözümleri vardır. Nadir’in kendisine zarar verme halleri de onun kendince bir çözümü... Film boyunca o da tıpkı İsmail gibi hayatta kalma içgüdüsü ile “geminin vicdanını” simgeliyor. Gittikçe tükenen bir toplumda nihayetinde intihara meylediyor. Gecekondu yıkımında sıra ailesine geleceği için işinden vazgeçmeyi göze alacak kadar solcu; ancak intihara meyledecek kadar da zayıf… Açlık ve cinayet karşısında ise pasif ve korkak… İktidarın ve kıstırılmanın, zincirlenmenin birey üzerindeki psikolojik etkilerini en çok İsmail ve Nadir’de görüyoruz.

 

İSMAİL

 

Alper; Zirzop, toy ve yoldan çıkmaya müsait... Gemideki delirme hallerinin en sonunda bile en aklı başında, kafasını koruyan karakter. Çünkü sinsi... Kötü değil ama ufak tefek çıkarlar haricinde kendi hayatıyla ilgili küçük bir hesapçı demek mümkün. Gemideki ilk yemeklerinde Cenk’in uyumsuzluğu aşikar iken Alper, ‘yukarıdan’ gelen talebe “abi” çekerek yanıt vererek, ‘saygılı bir çocuk’ izlenimini uyandırıyor. Cenk’le olan ilişkilerinde de ilk sigara süreci başladığında Cenk’e “abi” çekilirken, Cenk Alper nezdinde giderek daha samimi olunan ama öyle “Abi” de çekilmeyen, abi çekilmesine gerek olmayan kişi seviyesine iniyor. Hiçbir şeyi umursamayan kişi olmamakla birlikte Cenk’in hiçbir şeyi umursamaz halinin arkasında duran kişidir. Bunun cefasını da Alper değil Cenk çekecektir. Alper’e sıra gelmeyecektir. Beybaba, Kürt ve sucukla ilgili geride kalan kuş kadar mürettebata fırça kayarken, sadece Alper’in gerçek anlamda herhangi bir kızgınlığa hedef olmadığı görülüyor. Alper sadece genel gerginlikten nasibini alıyor, özelden bir sataşmaya maruz kalmıyor.

 

Kürt; Cüsse olarak en büyük olmasına rağmen, suskun ve 'direnişe' katılmayan karakter olarak filmde yer ediyor. İri cüssesine rağmen, en büyük acıyı, yok oluşu, cinayeti tadan ve çaresizlik karşısında ekmeğinin peşinde sindirilmiş iri bir sessiz… Adı olmayan Kürtün film boyunca konuşması da yok. Adı da yok, dili de! Filmde “Adın ne?” sorusuna verdiği yanıt da "Kürt". İri cüssesiyle, varlığıyla, delip geçen bakışlarıyla, “istediğiniz kadar görmezden gelin, ama ben buradayım işte” diyen sessiz çığlığıyla orada…  Kürt, genelde olaylara uzak, zaten ses çıkarmıyor, yüzünden ne düşündüğünü anlamak neredeyse imkânsız, çoğunlukla sert. Konuşmuyor. Sadece kendisine verilen işleri yapıyor ancak Cenk ve Alper’in yardım isteğine, onlarınki daha ziyade bir kaytarmak hali olduğundan, yanıt vermiyor. Bir tartışma esnasında ise güçlü olan Beybaba’yı koruyor. Bunu onu desteklemek için değil, zarar görmesini engellemek için yapıyor. Çünkü gerçek hayatında da hakiki bir bodyguard. Gerçek hayatta da parası olan bodyguard tutabildiğinden parası olanı ve kendisini tutanı korumuş bir kişilik. Cenk’in “yahu bu hiç konuşmuyor, açılım mı yapsak?” zevzeklikleri ve onun sessizliğine dair sataşmalarına hep duyarsız. En büyük etkisi ise kaybolması ile karakterler üzerinde yarattığı etki oluyor. Bir şekilde ortadan kayboluyor ve onun gücü de o oluyor.

Bu arada Yaşlı Gemici’nin Albatros’u öldürmesiyle Cenk’in Kürt’ü öldürmesi birbiriyle bağdaşıyor. Gemiyi saran lanet ise o an başlıyor.[5]

Hatırlatalım; muhalif olan Cenk ne yaparsa yapsın Kürt ile samimiyeti kuramıyor.

O dev cüsseye tezat olan sessizliği ve itaatkarlığı ne kadar da anlamlı bir metafor olmuş desek hata mı etmiş oluruz!

Buyurun size Türkiye…

Sarmaşık gemisi yük aldıktan sonra bir tahliye limanına gidecektir. Sefer devam ederken gemi sahibi armatör iflasını açıklar ve ortadan kaybolur. Gemi, Mısır’a geldiğinde armatörün liman parasını ödemediği anlaşılır ve geminin üstünde de haciz vardır. Zira deniz hukuku gereği gemide kalmak zorundadırlar ve hiçbir yere kıpırdayamazlar. Liman yetkilileri gemiyi kimsenin uğramadığı demirleme alanına çeker. Mürettebat gemide mahsur kalır. Konu mürettebata açıklanır ve kalmak isteyenler kalır. Mürettebattan gemiyi olası tehlikelere karşı hareket ettirebilecek sayıda kişinin kalması gerektiğini belirtirler. Böylece gemide bir uyuşturucu bağımlısı (gemici Cenk), kentsel dönüşüm sebebiyle evi yıkılacak olan bir roman genci (mutfak işleri için kamarot olarak Nadir), makineci olarak bir işçi (Kürt), onları kontrol edecek bir dindar (usta gemici olarak reis İsmail), gemici Alper ve onların başında kendi çıkarları için çalışan, sadece biat isteyen, yeri geldiğinde şiddetten kaçınmayan bencil, otoriter bir kaptan (Beybaba) kalırlar…

 

KÜRT

 

Hepsinin kalmayı seçişindeki hikâye bambaşkadır.

Başlarda her şey iyi gider. Yeterli miktarda erzak ve iş yapmadan, yatarak para kazanacak olmanın verdiği mutlulukla gemi konforlu bir tercih olarak görülür. Fakat bu ilelebet devam etmeyecektir. Bir süre sonra başlayan erzak sıkıntısı ve ne olacağını bilmemenin verdiği rahatsızlık bir anlamda hiyerarşik by-pass’lara dönüşür.

Gemideki hiyerarşi bozulmuştur artık… Deniz yoktur ve yürümeyen gemide hiyerarşi bir şekilde korunması gerekmektedir. Kontrolü kaybetmemesi gereken Beybaba, gemideki farklı kişilere iktidarın yanında olduğuna dair sözler verip, bir taraftan da çatışma ortamı yaratıp, bu ortam içerisinde gücünü pekiştirmeye çalışır.

Tayfaya gelince geride kalanlar, gemiyi çok sevdikleri için mi kalıyorlar? Asla. Hiçbirinin kalmak için sebebi yok belki ama gidememek için en az bir sebepleri var. Biz gidenlere değil de kalanlara bakalım o zaman.

Gelecekleriyle ilgili kaygılandıran gelişmelere maruz kaldıktan sonra Beybaba’da, otorite ve güç açlığı ile gemideki yönetim halini yeniden inşa etme arzusu oluşuyor. Çünkü işlerin eskiden yürüdüğü gibi yürümesi, sorgulanmaması, yani tam itaat hali bir tek ona lazım. Bu sebeple Beybaba armatör ile görüşmeleri mürettebattan saklıyor.

Birbirlerine dokunmayan sınırlar çizen, görmezden gelen, yukarıdakinin dediklerini harfi harfine uygulayan ve böylece sonsuza dek mutlu yaşayacağını sanan bu altı kişilik mürettebat; zaman geçtikçe ve belirsizlik koşulları arttıkça, erzak azaldıkça ve dışarıdan haber alamadıkça, belki de ve aslında kimsenin onları umursamadığını fark ettikçe birbirlerine dokunmaya başlıyorlar. Bu dokunuşlar daha sonrasında sert çarpışmalara dönüşüyor. Sınırlar yıkılıyor, günlerdir içerilerde bir yerlerde biriktirilenler kusuluyor. Fırsatını bulan diğerine dişini geçirmeye çalışıyor. Ve güç savaşı başlıyor. Bir süre sonra, bu kaos ortamını sessizce besleyen ve hiçbir şekilde müdahale etmeyen kaptanımız bile artık konuşamıyor. Ve iktidarın varlığı ve kendini sürdürme biçimi tayfa arasında sorgulanmaya başlıyor.

Cenk’in fitilini ateşlediği (aslında Beybaba’nın yönetmek için alttan alttan ısıttığı) gerginliğin kıvılcımları yukarı doğru önce İsmail’e ve sonrasında da Beybaba’ya sıçrıyor.

 

BEYBABA

 

Her birinin önünde, gemiden önce beraberlerinde getirdikleri sorunlu ve zorunlu sebepleri, azalan yiyecek stoğu sorunu da ekleniyor; hali hazırda paralarını almamış olanlar alamamaya devam ediyorlar kaldı ki yapacak iş de yok!

(Öyle ki İsmail'in namaz kıldığı sahnede İsmail namaz sonunda önce sağına sonra soluna selam verirken bir anda irkiliyor ve selamı yarıda kalıyor.)

Konuşuyor, tartışıyor ve düşmanı belirliyorlar. Bir yerde düşmanken bir yerde birlik olma zorunluluğu, şartların acizliğini anımsatıyor bizlere.

Mahsur kalma hali içerisinde iktidarı sürdürme ile sökme arasındaki çatışmanın gerilimini iliklerimizde hissediyoruz o an. Zaten klostrofobik olan bir ortama sahip olan gemide sıkışmışlık iyiden iyiye kendisini gösteriyor.

Hayaletlerin, hayallerin ve kabusların üzerine fantastik bir dünya örülüyor ve köşeye sıkışmış isyan arzularının büründüğü delirme halleri kendini gösteriyor.

Bundan sonra, filmin başında bir iki tane olan salyangozlar, gerçekliğin yitirilmesine paralel olarak artış gösteriyor; sarmaşık ise sıkışık bir labirente dönüşmüş olan tüm gemiyi sarıyor. 

SALYANGOZ

O andan sonra Cenk hiç susmuyor ve artık kelimelerini İsmail’in ve hatta Beybaba’nın duyabileceği şekilde haykırıyor. Korku, İsmail’i taşıp Beybaba’ya vardığında ise İsmail çoktan ringdeki yerini almış oluyor.

Cenk: “Böyledir bu amk çocukları. Tanımak istiyorsan güç vercen bunlara!”

 

İSYAN

 

Gemideki dörtlünün toplanıp konuşmaya çalıştıkları sahnede psikoloji tavan yapıyor ve uzun zamandır gemide olan ve hiçbiri kendinde olmayan dört ayrı karakter, açlık ve sigarasızlığın beyne vurmuş haliyle tartışıyor; herkes bir şey anlatıyor ama kimse kimseyi duyamıyor bile...

Beybabanın tüm personeli karşısına alıp dakikalarca ağızlarına sıçtığı! sahne ise tek kelimeyle muhteşem. Tek planda çekilmiş olan sahnede sahne kesilmiyor. Beybaba’nın arkasından atılan demiri alıp döndüğü sahnede ise gerginliği damarlarına kadar hissediyor izleyici. Beybaba, tayfayı hizaya getirmeye kararlıdır. Hatta bir an sırıtan Cenk’in yüzüne indirir tokadı. O an yediği sert tokatla sarsılan Cenk’in hareketsizliğinden hizaya gelecek sanırsınız ama hayır! Beybaba daha sırtını döner dönmez arkasından fırlattığı bir demirle tehdidini gösterir Cenk.    

Beybaba: “ast-üst kalmadı lan bu gemide. Ne gülüyon lan puşt..! 

 

 

DEMİR

 

Beybaba: “Duvarda bir silah gözüküyorsa o silah patlar.”

 

O sahnede demirin Cenk'in kafasına inmesini bir silahın patlaması gibi bekledim ama inmedi. “Al bunu yerine koy” dedi ve demiri verdi Beybaba... Peki gerilim bitti mi? Asla... Bu sefer Cenk'ten ikinci bir hamle bekledim. Ama o da bir tepki vermedi. Usul usul götürdü demiri ve bıraktı malzeme çantasına... İyi ki bıraktı yoksa gerilim sonlanacaktı!

Bu arada filmin bir sahnesinde geçen “gemicik” teriminin de tesadüf olduğunu sanmıyorum.

 

KAYBOLUŞ

 

Sarmaşık’ta gerginliği sorgulamıyor, sadece yaşıyorsunuz. Kocaman bir Kürt, gemide kayboluyor. Ölümün ve lanetin tüm gemiyi sarması gibi, sarmaşık da gemiyi ele geçiriyor. Ya usta gemici İsmail'in geminin devasa ambarında elinde fenerle “Küürt Küürt” diye yankılanarak Kürt’ü arama sahnelerine ne demeli? Bu sahne sinema tarihimizin en çarpıcı sahnelerinden birisi olarak yerini almayacak mı sanıyorsunuz?

Rahmetli Cem Karaca’nın 'Deniz Üstü Köpürür' türküsünü Cenk'in söylediği sahne ise tadından yenmez.

Göze/kulağa takılan birkaç hususu da belirtmeden olmaz. Sarmaşık’ı izlerken, önce içine hapsoluyorsunuz, bir gerilimin peşinden sürüklenirken bir anda sarmaşık ve salyangoz metaforlarıyla halüsinasyonlar görmeye başlıyorsunuz. Sarmaşıklar, öfkenin insanı sarması gibi kaplıyor her yanınızı. Ya ‘açılım’ vurgusunun yer aldığı “Kürt” metaforuna ve aklı zorlayan o siyasi okumaya ne demeli! Tüm bunlara kafa yorarken Cenk kadar şanslı olup bir anda bir salyangoz orkestrası yönetebilirsiniz!

Yönetmen, nedendir bilinmez her ne kadar kabul etmese de gemi kullanılarak yaratılan “Türkiye” benzetmesi ile bir tartışma yaratmışa benziyor. Yönetmen bu okumanın tercihini belli ki izleyiciye bırakıyor. Çünkü gemilerde Kürt çalışan pek olmaz. Gemiciler genelde Samsun’lu, Giresun’lu Trabzon’lu Ordu’lu, hadi bilemediniz Adanalı oluyorlar(mış) ama en çok da Karadenizli... Ama bir anlamda Türkiye portresi gemilerde şu yönüyle zaten mevcut: Alkolik, kumarbaz, esrarkeş, dindar vs vs… Zaten Cenk de filmde “Kürt gemici görmedim” diyor…

 

NADİR

 

Sarmaşık’ta çatışmayı yaratan ana unsur yukarıda ulaşılamayan, Beybaba adında bir güç olması... Onun istekleri ile alttakilerin birbirleri arasında yaşadığı mücadeleler gerilimi doğuruyor. Devlet otoritesine benzer bir güç Beybaba ve onu koruyan hiçbir unsur kalmadığında dahi gücünden birşey kaybetmeksizin gemidekileri hizaya sokması çok güzel betimlenmiş. Alt tarafta ise dindar, itaatkar İsmail ile kopuk, bir anlamda seküler olan Cenk çok güçlü bir çatışma yaratıyorlar. Tolga Karaçelik’in gemi mürettebatı üzerinden bir “hiyerarşi mücadelesi” nden ziyade liderliğin korunmasını mutlak kılma hali üstüne bir Türkiye görüntüsü sunmaya çalıştığını söylemek çok da yanlış olmaz. Röportajında da belirttiği gibi:

 

“İktidar işlevini kaybettiği zaman hiyerarşiyi ve o statükoyu devam ettirmek için neler yapar? gemi gitmiyorsa gemi değildir. o zaman kaptanla ne yapacağız? benim için esas sorun buydu.”[6]

 

Tolga Karaçelik, bir söyleşisinde şöyle diyor: “Buradan alıp eve götürebileceğiniz bir sinema yapmak istiyorum. Başkasının kafasındaki filmi öldürmek istemiyorum.” Ben de filmi izlediğim günden beri filmin bende bıraktıklarını dönüp dönüp dolaştırıyorum kafamda... Karaçelik, kafamızda eve götürebildiğimiz ve kolay kolay unutamayacağımız bir film yapmış.

 

Zaten Nadir Sarıbacak’ın 52. Antalya Altın Portakal Film festivalindeki konuşması da aslında filmin baş temasını tanımlar nitelikte değil mi?

 

“AYNI GEMİDEYİZ AMA SAHİBİ BAŞKA!”

 

Krizde bir toplumun, mikro modelini oluşturan Sarmaşık için “son zamanlarda izlediğim en iyi yerli yapımdı” sözlerini daha çok duyacak gibiyiz.

Denizlere açılıp karaya çıkamayanların karadan kaçamadıkları filmde finalin ucunun açık olması ise her şeyin devam ettiğine bir işaret değil mi?

Damarlarımızdan akan kana kadar karışmış otoriteye ancak erzağımız bitince mi başkaldıracağız? Sistem sizsiniz. Sistem içinizde ve belki de “insanoğlunu biraz delirmek kurtaracak”

 

SARIBACAK

Yazarın twitter adresi: @AlpZekiHeper


[1] Tolga Karaçelik ile Röportaj, Röp: Gülcan Bağırkan, Zaman Gazetesi, 3.12.2015).

[2] Tolga Karaçelik ile Röportaj, Röp: Doğukan Güvercin, Bant Mag. Sayı:45 (7.12.2015).

[3] “Acı çekmek, bir sevme halidir.” Bkz. İran Sineması hk. Bölüm. Volkan Durmaz, 30 Ağustos 2012, Mağara Dergisi. http://www.magaradergisi.com/sanat/399-qaci-cekmek-bir-sevme-halidirq

[4] Samuel Taylor Coleridge’e ait The Rime of the Ancient Mariner, Türkçe adıyla Yaşlı Gemici adlı şiir kitabının ilk kısmındaki dizelerle başlıyor film.

[5] “‘Tanrı kurtarsın seni, yaşlı Gemici! Nen var! Ne titretiyor her yanını?’ ‘Kaptım oklu tüfeği, çektim hemen tetiği,

Aldım Albatros’un canını.’” s.47 “Yaşlı Gemici / Samuel Taylor Coleridge” http://imgeleminen.com/yasli-gemici-samuel-taylor-coleridge.html

[6] Tolga Karaçelik Röprtajı, Gülcan Bağırkan, Zaman (3.12.2015). http://www.zaman.com.tr/kultur_filmimizi-televizyonda-bile-gosteremiyoruz_2330670.html